Atatürk İlke ve Devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk İlke ve Devrimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2023 Pazartesi

DİSNEY

 

DİSNEY

 

Son günlerde bir Atatürkçülük furyasıdır gidiyor. Bakıyorsunuz hemen herkes sosyal medyada konu ile ilgili paylaşımlarda bulunuyor.

İçlerinde kınayanlar mı dersiniz…

Hakaret edenler mi?

Herkes bir şekilde tepki de bulunuyor da…

Konuyu anlayınca insan şaşırmadan kendini alamıyor…

Nedenini söyleyim…

Daha doğrusu işin gerçeğini…

Bildiğiniz gibi siyasal İslam’ın yönettiği ülkemizde Türk kültürünü anlatan…

Topluma benimseten, okullarda öğreten, bir kültür politikamız ne yazık ki yok.

Olmuyor…

Böyle olunca iş ne yazık ki Emperyalizmin kültür politikasına bırakılıveriyor.

Çünkü öbür türlü uğraşmak, halka…

Öğrencilere bunu benimsetmek…

Epeyce emek…

Bir o kadar, hatta çok daha fazla para ve zaman da gerektiriyor.

Hem zaten amaç Türk kültürünü adım adım yok ederek, ülkenin dört bir yanını tarikat ve cemaatlerle, emperyalist kültür politikalarına terk etmek değil mi?

Hal böyle olunca neden bir şeyler yapılsın ki

Aslına bakarsanız bu iş, yani kültür konusu da…

Eğitim konusu da, ülkede uygulanan ekonomik modelle doğrudan bağlantılıdır.

Anlamı:

Nasıl ki ekonomi tamamen ulusal olmaktan çıkarılıp hemen tüm sanayimiz…

Tarımımız…

Hayvancılığımız…

Ticaretimiz, küresel çok uluslu şirketlere bırakılmışsa, inanın kültür de aynı.

O da ne yazık ki tarikat ve cemaatlere ,yabancı çok uluslu şirketlere, onların kültür politikalarına tamamen terk edilmiş durumda…

Neyse şimdi sadede gelelim…

Yani asıl konumuza…

Küresel bir yayın platformu olan DİSNEY; Atatürk’le ilgili bir dizi hazırlıyor ama Ermeni lobisinin baskı ve tepkisi yüzünden yayından kaldırılıyor.

Bu nedenle, Atatürkçü olan da…

Olmayan da kendince bir tepki gösteriyor da…

Asıl benim merak ettiğim…

O dizide Atatürk’ün nasıl yer aldığı?

Hangi özelliklerine yer verildiği

Tüm dünya uluslarına…

Üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak anılan, yenilmez kabul edilen…

Zamanın, aynı zamanda günümüzün de en büyük emperyalistleri olan devletlerin, Atatürk’ün önderlik ettiği Kurtuluş savaşıyla nasıl yenilip, yurdumuzdan kovulduklarına yer verilip verilmediği…

Bunun yanı sıra…

Büyük Önderin bir ulus devlet kurmak adına yaptığı tüm Devrimlerin…

Getirdiği İlkelerin nasıl yer aldığı da çok önemli de…

Bence…

Kendimize sormamız gereken soru asla bu değil…

Olmamalı da.

Neden mi?

Bakın şimdi…

Bu ülkede…

Osmanlı’yla Selçuklu’yla ilgili film ve diziler pek çok kanalda yer alıyor mu?

Alıyor.

Alıyor ama iş yakın tarihe, Türkiye’nin son yüzyılına gelince, orada akan sular duruluyor.

Neden olabilir?

Çünkü çok önemli…

Öyle ki…

Birinci dünya Savaşı yılları ve Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet…

Bu uğurda verilen mücadeleler ortaya çıktığında…

Öncelikle Birinci dünya savası sonucunda imzalanan Mondros ve Sevr’in taraftarlarının kimler olduğunu…

ABD ve İngiliz mandacılarını…

Hatta

Kimin ya da kimlerin…

Fetvalarla halkı, emperyalizmin desteğiyle Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı yapanlara karşı ayaklandırdığı ortaya çıkacak…

O kadar ki madenler, fabrikalar yabancılara peşkeş çekilirken…

Cahil halkı kandırmak için uydurulan Lozan’ın gizli maddeleri saçmalığı da son bulacak ama…

Her ne kadar mızrak çuvala sığmasa da şimdilik bu konuyu görmezden gelmeyi tercih ediyorlar…

Biliyorlar ki

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın, Atatürk İlke ve Devrimlerinin öğrenilmesi demek, iktidarın yıllardır silmeye çalıştığı Türk Ulus kimliğinin tekrar ayağa kalkması, Cumhuriyetin yeniden hayat bulması, ulus bilincinin ve vatan sevgisinin tekrar canlanması anlamına da gelmektedir aynı zamanda…

Ama asıl konu, bu da değil…

Bu ülkede Atatürkçü olduğunu iddia eden partiler var mı?

Ya da Atatürk’ten yana olduğunu söyleyen dernekler…

Spor kulüpleri…

Atatürk’ü çok güzel anlatan, yazan, yazarlar var mı?

Var.

Hatta Atatürkçü pek çok iş adamının olduğu da bilinmektedir.

Peki, durum böyle olunca, güçlerimizi birleştirerek, Atatürk İlke ve Devrimlerini halka anlatan…

Atatürk’e yapılan saldırılara yanıt veren…

Diziler ve filmler yapmak çok mu zor?

Biz bu ülkede…

Cumhuriyetten 100 yıl sonra bile, hala; Atatürk’ü, emperyalizmin film platformlarından mı öğrenmek durumundayız?

 

07-08-2023

Nusret KEBAPÇI

27 Temmuz 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

NEOLİBERALİZM DEYİNCE…

 

Belki zaman zaman, çeşitli yerlerde yazılan neoliberalizm kavramını görünce, içinizden bu zaten yabancı bir sözcük bizi ilgilendirmez diye düşünebilirsiniz ama emin olun öyle değil…

Nasıl mı?

Şöyle; neoliberalizm çalışanları, tüm emekçileri hatta emeklileri de yoksulluk sınırında ücrete mahkûm ederken, emperyalist ülkelerin, onların küresel şirketlerinin ülkemizdeki sınırsızca hemen her alanda özgürlüğü anlamına gelmektedir…

Peki, yabancı sermaye bir ülkeden ne ister? İlk olarak O ülkeye para girişinin ve istediği anda çıkarabilmesinin serbest olmasını değil mi?

Başka 

Emperyalizm siz bunu küresel şirketler olarak da anlayabilirsiniz, hiçbir şekilde o ülkede bağımsız, kendi pazarlarını daraltan kamu işletmesi falan da istemezler, bunların kapattırılması, değilse özelleştirme tezgâhıyla kendilerine teslim edilmesi onlar açısından çok önemlidir.

Hem böylece ilgili ülkeye ekonomik olarak egemen olunurken…

Ekonomik kaynaklardan uzaklaştırılmış devleti de her dilediklerini yaptıracak kadar zayıflatırlar.

Tabi burada devleti kontrol altına alarak, onun sanayileşmeye, tarıma…

Ülke kalkınmasına ayırabileceği birikimi engellemek de son derece önemlidir.

Bu anlamda, geçmediğimiz yola, köprüye…

Uçmadığımız hava alanına, yatmadığımız hastanelere ödenen korkunç miktarlardaki paraların da esbabı mucibesi budur.

Ayrıca

Sermaye, işçi ücretlerinin olabildiğince düşürülmesini ister ki bunun bir alt sınırı yok…

Bu açlık sınırına kadar gidebilir.

Yani kısacası yıllardır sözde; devlet küçülsün, ekonomiden elini çeksin diyen neoliberal anlayış, çalışanlar açlığa ve sefalete mahkûm edilirlerken sessiz kalırken…

İş kendilerine gelince pekala...

Her türden teşvik verilmesini, borçlarının ertelenmesini,  hatta tek taraflı geri ödemesiz krediler açılmasını çok kolay olarak isteyebilmektedirler.

Bu türden yerli yandaş ve yabancı şirketlere destekte o kadar ileri gidilir ki…

Neredeyse bedavaya devraldıkları veya kiraladıkları devlet şirketlerinden müthiş paralar kazandıkları halde vergi vermez, kira ödemez…

Öderlerse de bu borçları 10-20 yıl çok kolay bir şekilde ertelenebilir ki çok yakın tarihte örnekleri var.

Belki içinizden ya vergi…

Bunlar vergi vermiyor mu sorusunu sorduğunuzu duyar gibi oldum bu nedenle söyleyim…

Yabancı şirketler eğer bizim ülkemizde bir batılı ülkenin şubesi gibi faaliyet gösterirlerse emin olun…

Karları da, vergileri de o kendi merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödenmektedir…

Bazıları hani zaman zaman sermayenin vatanı yok falan gibi laflar ediyorlar ya kesinlikle doğru değil.

Bu türden şirketler, vergilerini şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere ödemektedirler.

Diyebilirsiniz ki vergi vermeleri ya da karlarını bırakmaları konusunda biz bu şirketlere baskı yapıp hesap falan sorsak olmaz mı? Gibi bir düşünce aklınıza gelirse…

Bizim de kabul ettiğimiz Uluslararası tahkim yasalarına göre inanın yabancı şirketler üzerinde çok fazla bir hakkınız ne yazık ki bulunmuyor.

Tabi hepsi bununla sınırlı değil…

Dahası da var…

Diyelim ki yabancı şirket ülkemize sigara fabrikası kurdu.

Ya da bir ilaç…

Veya bir gıda katkı maddesi…

Sonra o işletmenin bulunduğu ülke diyelim ki sigarayı…

Veya ilgili ilacı veya o katkı maddesini yasakladı.

Böyle bir durumda ne oluyor biliyor musunuz?

Bu şirketler her ne üretiyorlarsa hükümetin aldığı karar yüzünden zarar ettiklerini öne sürerek uluslararası yaptırım için başvurabilir ve ülke bu nedenle çok ciddi parasal bir zarara uğratılabilir.

Eskiden ilgili şirketin merkezinin bulunduğu devletler bu işte müdahil olurlarken son yıllarda pek çok ülke tarafından onaylanan ve kısaltması ISDS olarak anılan bir anlaşmaya göre ilgili şirketler de devletlere karşı uluslararası tahkim mahkemelerine dava açabilmektedirler.

Tam burada diyebilirsiniz ki tamam, da; bu konunun bizim yoksullaşmamızla az maaş almamızla…

Veya emeklilere çok düşük maaş verilmesiyle ilgisi var mı?

Elbette var, olmaz mı?

Öncelikle belirtmeliyim ki bu şirketler ürettikleri ürünleri ülke içinde değil, öncelikle yurt dışına satmak istemektedirler ve ülkemiz bu anlamda onların ucuz işgücü kullandığı atölyeleri konumundadır.

Bu nedenle dünya çapında pazarı ellerinde tutmak için maliyeti alabildiğince geri çekmek durumundadırlar…

Bunda da en önemli etken, ucuz işgücüdür.

Onu ne kadar aşağı çekebilirlerse uluslararası piyasada rekabet edebilme şansları o kadar yüksek olabilecektir.

İşte işçi ücretlerinin düşük tutulmasındaki…

Asgari ücrette günlerce yapılan havanda su dövme toplantılarındaki

Emeklileri açığa mahkûm etme politikalarının ardında yatan en önemli neden budur.

Onu ne kadar aşağı çekerlerse kar oranlarını bir o kadar yükseltme söz konusu olacaktır.

Ama bununla birlikte o ülkede yaşayan halkın da yabancı sermayeye alıştırılması ve bunu emperyalizmin ekonomik işgali falan gibi değil de, küreselleşen bir dünyada sözde işbölümü gibi görebilmeleri anlamında ulusçu düşüncelerden de uzaklaştırılması gereklidir ki, çok uluslu şirketlerin gelecekteki ulusçu bir uyanışla ülkeden kovulmak gibi bir tedirginliği olmasın. 

Tam da bu gerekçeyle 2011 yılında MEB Teşkilat Yasasında değişiklik yapılarak eğitimin amaçları…

Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, Vatan sevgisi taşıyan öğrenci yetiştirmekten, bir anda “küreselleşmenin ihtiyacı olan işgücünü yetiştirmek.” gerekçesiyle her türden emperyalizme kayıtsız kalacak, kimliksiz kişiliksiz, vatansız öğrenci yetiştirmeye değiştiriliverdi ama bununla da yetinilmedi…

Ardından 2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden de bir madde çıkarılıverdi…

Aklınıza hangi madde geldi?

Yanılmadınız.

MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliğinden “öğrencilere vatan sevgisi kazandırır” maddesi tamamen çıkarılıverdi…

Onlar da biliyorlardı ki ulus bilinciyle, vatan sevgisiyle bu milletin çocuklarını küresel şirketlere hizmet ettirmek gerçekten zor işti…

Ama bununla da yetinilemezdi…

Amaçlarına ulaşılabilmesi için tüm okulların aynı zamanda mutlaka imam hatip yapılması da gerekiyordu ki öğrenciler, ulus bilinciyle, bağımsızlık ruhuyla, Atatürk ilkeleriyle değil de kavram olarak bile emperyalizmin olmadığı, ulus bilincinin yok farz edildiği, ümmet bilinciyle eğitilebilsin.

Belki tüm bunları okuduktan sonra bu açmazdan kurtulabilir miyiz yeniden Atatürk İlke ve Devrimleri yolunda Bağımsız bir Cumhuriyete tekrar kavuşabilir miyiz?

Tüm halkı ulus kimliğimiz etrafında birleştirebilir miyiz?

Eskiden olduğu gibi halkımızın refah düzeyini yükselterek kendi kendimizi besleyen ülkeler arasına girebilir miyiz?

Tekrar dağımıza, ormanımıza, denizimize, gölümüze sahip çıkıp koruyabilir miyiz? Gibisinden aklınıza çeşitli sorular gelirse şu kadarını söyleyim.

Hayatta hemen her şeyde olduğu gibi bunda da iki seçenek bulunmaktadır…

Ya Ulusçu bir seçenek oluşturup…

Ülkenin dışarıya aktarılan parasının ülke içinde kalmasını sağlayıp, tarımı…

Sanayiyi yani kısacası…

Ekonomi ve eğitim de içinde olmak üzere hemen her şeyi tekrar ulusal hale getirerek ülke yeniden ayağa kaldırılır…

Ya da uyguladığı neoliberal politikalarla ülkeyi yağmalatan, ulus devlet düşmanı siyasal İslamcı partileri seçerek, küresel pazar olmaya devam…

Tercih sizin.

 

27-07-2023

Nusret KEBAPÇI

16 Temmuz 2023 Pazar

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

Doğrusunu isterseniz tarikat, cemaat denilince insanın aklına ilk gelen şey bunların esas olarak Osmanlı döneminde tekke ve zaviyelerde faaliyet gösterip…

Vergi…

Askerlik gibi yükümlülüklerinin bulunmadığı…

Ancak bundan çok daha önemlisi bu tarikat ve cemaatler Birinci Dünya Savaşı sonucunda ülkemizin dört bir bucağı, zamanın emperyalistlerince işgal edilirken,  hiç tepki gösterip mücadele etmedikleri gibi…

Ne zaman ki halk; Atatürk önderliğinde Milli Mücadeleye başlıyor…

İşte o zaman milli kuvvetlere karşı saldırıya geçip ayaklanmalar çıkarmaya başlıyorlar. Öyle ki aralarında aylarca süreni bile var.

Yani anlayacağınız Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yılları içinde sadece dış işgalcilere karşı değil 30 civarında ayaklanma yapan İngiliz işbirlikçileriyle de savaşıldı.

Aslına bakarsanız bu türden örgütlerin bugünkü konumları da bundan çok farklı değil…

Günümüzde de ulus öncesi örgütlenmelerin tamamı; bir anlamda emperyalizmin ulus devletleri çökertme…

Yok etme…

Ülkeleri etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırma planlarının bir parçasıdırlar aynı zamanda...

Peki neden?

Ya da nasıl oluyor bu iş derseniz, öncelikle belirtmeliyim ki, ulus öncesi örgütlenmelerin tamamı ümmetçidir…

Yani genel bir İslam kardeşliğidir anladıkları…

Bundan dolayı da bu tür örgütlenmelerde; ulusçuluk gibi bir toprağı vatan ilan edip onu geliştirmek…

Üzerinde yaşayan halkı ulus haline getirmek için ulus esasına göre devlet kurmak, ortak bir kimlik,  tarih, dil, bayrak gibi ulusal kimliği pekiştiren kavramlar herhangi bir anlam taşımadığı gibi… 

Vatan.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Sanayileşme.

Tarımı geliştirmek gibi kavramlar da hiç bir şey ifade etmemektedir.

Duyabileceğiniz belki sadece İslam’a yönelik saldırılarda biraz tepki olabilir, onun da ne kadar ciddi olduğunu İsveç’in NATO’ya kabul edilmesi konusundaki tutumlarda yaşadık…

Hazır konuya ulus devlet açısından giriş yapmışken öyle devam edelim ne dersiniz?

Çünkü bu tarikat ve cemaatler bugün; Atatürk tarafından kapatılıp mal varlıklarına el konulduğu hallerinden çok daha güçlüler…

Nedenine gelmeden, öncelikle konuya emperyalizmin bakış açısını anlamaya çalışarak bakmaya çalışalım ki konu biraz da olsa aydınlansın…

Bilinmeli ki emperyalizm, kendine yeterli…

Ekonomik ve siyasi sınırlarını koruyan, bağımsız, güçlü, ulusal birlikteliklerini sağlayan devletleri sevmez.

Bu tür ulus devletler, emperyalizmin karşısında her zaman çelik çekirdek gibidirler…

Kolay lokma değillerdir

Bu nedenle emperyalizm hedef aldığı ülkeyi her zaman olduğu gibi önce demokrasi karşıtı falan diye ilan eder…

Hedef ülkelerden oluşan listeler yayınlar…

Sonra da ilgili ülkelerde sözde demokrasi gerekçesiyle etnik ve dinsel kimlikleri canlandırmak yani ilgili ülkeyi parçalamak adına ne gerekiyorsa onu yapar…

Kısacası olayın emperyalizm açısından anlamı bu…

Peki, o zaman…

Bir ulus devlet, neden etnik ve dinsel kimliklerin örgütlenmesine, organize olmasına karşı çıkar?

Görmezden gelir, yok sayar…

Öncelikle bilinmeli ki ulus devlet; egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olması anlamına gelmektedir…

Ulus’ta bu egemenliğini sağlamak için parlamento kurar, partiler oluşturur…

Yasa yapar…

Değiştirir…

Demek istediğim bugün kullandığımız kadın haklarından, sendika hatta düşünce özgürlüğüne kadar tüm yasal haklarımızı biz ulus devlete borçluyuz…

İşte bu; yani egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olması

Parlamentonun oluşturulup, partilerin kurularak tartışılması…

Yasa yapılması…

Gerektiğinde yenilenmesi…

Değiştirilmesi…

Tarikat ve cemaatlere göre en büyük suç olup, tanrıya şirk koşmak olarak kabul edilmektedir.

Çünkü onlara göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” değildir.

Bu nedenle insan yasa yapamaz…

Değiştiremez…

Olsa olsa var olan ilahi yasalara uyar ki…

Hiçbir ulus devlet,  kendi varlığını sorgulayan…

Dahası, onu düşman, yani darül harp olarak kabul ederek, yok etmeye çalışan hiçbir anlayışa izin vermez…

Veremez…

Biz hariç!

İşin bir başka yönü de…

Ulus devlet insanı sadece birey olarak kabul ettiğinden, kendi otoritesini sorgulayacak…

Karşı çıkabilecek…

Tüm kurum ve kuruluşlarda, din adına ayrı, paralel bir otorite veya hiyerarşiye de izin vermez…

Veremez…

İşte bu yüzden Atatürk, bu tarikat ve cemaatleri kapatıp tüm mal ve mülklerine el koyarak ulus devleti pekiştirmek…

Her kesimden halkı, sadece ulus yani Türk kimliği etrafında birleştirmeyi hedeflemişti.

Zaten dikkatle baktığınızda tüm yapılan Devrimlerin ve İlkelerin amacının da bu olduğu anlaşılacaktır.

Ancak ne yazık ki aradan 100 yıl sonra birileri akıllarınca Atatürk’ü itibarsızlaştırıp…

Ulus kimliği yani Türk adını gözden düşürüp…

Toplumu yoksullaştırıp…

Ülkeyi tekrar Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmayı amaçlamaktadırlar…

Elbette bunu başarıp başaramamaları, toplumun ulus bilincine, Atatürk’e ne derece sahip çıkıp çıkamayacağına doğrudan bağlıdır…

Ama aslında mihenk taşıdır…

Her kim ulus aidiyetine yani Türk kimliğine sahip çıkıp…

Bağımsızlıktan, Cumhuriyetten…

Laiklikten…

Sanayileşmekten…

Ülkemizi kalkındırmaktan yanaysa…

Ulus devletten…

Ancak yine her kim ki…

Üretmeyi…

Sanayileşmeyi…

Tarımı geliştirmeyi ağzına almayıp.  

Ulus yerine, Ümmetten…

Türk kimliği yerine tarikat ve cemaatlerden…

Ulusal bağımsızlıktan değil de…

ABD ve batı ile karşılıklı çıkar ilişkilerinden söz ediyorsa…

Bilin ki onlar da… 

Emperyalizmden yanadırlar, başka bir şeyden değil.

 

16-07-2023

Nusret KEBAPÇI

26 Ekim 2022 Çarşamba

NEREDE KALMIŞTIK?

 

NEREDE KALMIŞTIK?

 

Belki bazı okurlarım merak etmiş olabilir.

                 Olur ya…

                 Neredeyse 10 yıl gerek kendi blok sayfasında, gerekse çeşitli günlük gazetelerde köşe yazısı yazan…

                 Çeşitli konulardaki fikirlerini en az haftanın birkaç günü ifade eden bir yazar, neden 2015 yılından sonra gazetelerde…

                2018 yılından sonra da kendi blok sayfasında bile yazmayı bıraksın.

                Yazmasın!

Sahi bir yazarı üstelik yazmayı çok seven birini ne alıkoyabilir?

İşte bu konuyu…

Yani yazmaya tekrar yeniden başlamayı düşünürken ara verme nedenini de siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.

Belki yazılarımı okuyan pek çok kişi yazdığım yıllarda benim halen devlet okulunda görev yapan bir öğretmen…

Hatta bir okul müdürü olduğumu bilmez.

Evet, ben 1979 yılında başladığım öğretmenliğim sırasında 2000 yılında açılan okul müdürlüğü sınavına katılarak o görevi kazandık kazanmasına da…

Ne yazık ki göreve başlamamız 2004 yılına kadar bekletildi…

Başladıktan sonra da

Başkent’imizin çeşitli okullarında okul müdürü olarak görev yaptım…

Amacım: her türden olanaksızlığa karşın, her ne olurda olsun, Atatürk ilke ve Devrimlerini kavrayan, ulus bilincine sahip, ulusal değerleri benimseyen öğrenciler yetiştirmekti ki…

Yaşadığım süreç ve geçirdiğim sayısız soruşturmalar zaten doğru yol üzerinde olduğumun birer kanıtıdır…

Biliyorsunuz Milli Eğitim yönetici yetiştirme konusunu bir türlü düzene koyamadı.

Hem zaten hemen her yıl yönetici seçilmesi konusundaki yönetmelik değişiklikleri de bunun göstergesi değil mi?

Görev yaptığım süre içinde açılan birbirinden rezil soruşturmalar dan bir şey çıkmayınca ki…

O dönemdeki yönetmelikte

Okul müdürünün yeniden değerlendirilmesi gibi abuk bir değişiklik yürürlükteydi…

Pek çoğunuzun bilmediği yönetmeliğin ilgili maddelerine göre öğrenci, veli ve okul öğretmenlerinden seçilen öğretmenler size puan verecek 70 ve üzeri alırsanız başarılı sayılacaktınız…

Ama burada işin en ilginç yönü…

Okul öğrenci veliler ve öğretmenlerin yani paydaşların verdiği puan en fazla yüz üzerinden 40 olabilecekken…

Sizi neredeyse hiç tanımayan ve genelde “ Bir ”sendika üyesi yöneticilerin verdiği puan 60 üzerinden değerlendirilecekti.

Yukarıda ve tamamı “aynı sendikaya üye olan insanlardan oluşan yöneticiler eğer sizi beğenmiyorlarsa hiçbir gerekçe sunmadan tamamen keyfi olarak çok komik puanlar vererek sizi görevden alabiliyorlardı ve neticesinde o yapıldı.

Böyle olunca yeni atandığım ve 2014 yılında yaklaşık 6-7 ay görev yapabildiğim okulumdaki müdürlükten ayrılmak zorunda kaldım.

Elbette tepkisiz kalamazdık, hemen bu işlemin durması için yargıya başvuruldu ve sonuçta haklı olduğum kanısına vararak 2016 yılında yürütmeyi durdurma kararı verildi verilmesine ama kimin umurunda…

Sizin de Tahmin ettiğiniz gibi uygulanmadı…

2017 yılında karar bu kez kesinleşti ancak her ne nedense sonuç değişmedi yani uygulanmadı.

Arada müdürlük kadrosu dolu olan okula verildiğimden bahsetmek bile istemiyorum…

Haliyle başka çare kalmayınca ister istemez yöneticilerimizin yargı kararını uygulamayıp, görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle çareyi Cumhuriyet Savcılığında aradık…

Sonuçta 4 yıl gibi uzun bir aradan sonra savcılık kararıyla görevime döndüm dönmesine ama…

Birileri bundan çok rahatsız oldu ve aynı süreç devam etti uydurma suçlamalar…

Haksız ithamlarla defalarca soruşturma geçirmek durumunda kaldım.

Tabi bu soruşturmalardan hiçbir şey çıkmadı ama bu kez birilerini gözünü iyice karartmış olmalı ki sahte soruşturma raporu düzenlenerek tamamen görev kötüye kullanılarak ceza bile verildi…

Sonuçta hepsinden aklanıldı ancak birileri görevden alınmamı kendilerine görev edinmişlerdi…

Durmadılar, bu sefer de sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek ki hiçbirinde hakaret ve küfür olmamasına hakkımda adli makamlarca hiç bir soruşturma açılmamasına karşın tekrar görevden alınıverdim ve yargı süreci 2 yıldır devam ediyor…

Hani diyorum ki…

Uzun süredir her ne kadar çok okusam ve güncel gelişmeleri izlesem de…

Yazı hayatından biraz koptuk.

Haliyle sormam gerekiyor…

Nerede kalmıştık?

 

 

26-10-2022

Nusret KEBAPÇI

 

21 Şubat 2018 Çarşamba

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…


Bilindiği gibi Cumhuriyet Devrimlerinden birisi olan Tevhidi Tedrisat yani Eğitim Birliği Yasası’nın amaçlarından biri… 
Eğitimin…
Her türden tarikat ve cemaatlerden…
Dini vakıf, dernek ve benzeri örgütlerin elinden alınarak devletleştirilmesi ise…
Diğeri de eğitimin milli olmasıydı.
Çünkü ulus devlet…
Yani Cumhuriyet kurulmuş bu nedenle de…
Tüm toplumda tek millet esasına dayalı…
Toplumda ortak değerleri geliştirmeye yönelik milli bir eğitim sistemi uygulanması bir anlamda zorunluluk haline gelmişti.
Zaten bir toplumda, hem milli, hem de dini eğitimin bir arada bulunmasına imkân bulunmuyor...
Böyle bir durum eşyanın tabiatına da aykırıdır
Düşünebiliyor musunuz?
Eğitimin bir kısmı, egemenliğin sahibini millet olarak görüp, yurttaşlığı ön plana çıkarırken…  
Diğerinde de tanrı adına yönetenlere itaat etmeyi ve tebaa olunması öğretilecek…
Sizce nasıl? Olabilir mi?
Aslına bakarsanız Milli Eğitim, dini eğitimin tam tersine yönetene değil…
Topluma, millete aidiyet…
Vatana bağlılık…
Emperyalizme karşı mücadele…
Tüm toplumun ortak dil ve duygu etrafında birleşmesi gibi kavramlar esasına dayanırken…
Dini eğitimde ise doğası gereği bunların hiç biri bulunmuyor…
Zaten biraz dikkatle İslam ülkelerine baktığınızda da görüleceği üzere neredeyse bu ülkelerin hiç birinde ortak bir Millet anlayışı olmadığı gibi…
Emperyalizme karşı bağımsızlık gibi bir dertleri de bulunmamaktadır…
Bu arada kadın sesinden tahrik olan…
Heykeli put gören bir anlayışın bilimden, sanattan ne kadar haberdar olabileceğini bilmiyorum söylemeye gerek var mı ama…
Bilinen bir şey var.
O da son yıllarda…
Atatürk Devrimleri’nin tersine…
Eğitim Birliği’nin kağıt üzerinde olmasa bile gerçekte son 16 yıl içinde adım adım kaldırıldığıdır.
Nereden mi biliyoruz?
Aslında bunun için çok fazla bir çaba harcamaya falan da gerek yok.
Bakın bir zamanlar geçerli olan
“Meyhanenin yanında olmasın…”
“Dershaneye şu kadar uzak olsun…” türünden kuralların hiçe sayılarak…
Binaların elverişli olup olmadığına, öğrencilerin ihtiyaçlarına yeterli olup olmadığına bakılmaksızın…
Kentlerin ana bulvarlarında…
Ara sokaklarda…
Neredeyse merdiven altı diyebileceğimiz binlerce…
2+1
3+1 türünden her türden tarikat ve cemaatle…
Yabancı misyonlara ait okulların olduğunu göz önünde bulundurursak...
Böyle bir durumun pekala İktidarın gelecekteki hedefleriyle de doğrudan ilişkili olduğunu söylemek mümkün…
Nasıl mı?
Şöyle:
Memleketi yönetenler yıllardır Atatürk ve ulus devlet düşmanlığı yaparak eğitim sistemini de tekçi eğitim diye niteleyip saldırmıyorlar mıydı?
Ne istiyorlardı onun yerine, yeni Osmanlılık; başka bir deyişle de çok kültürlü, çok kimlikli bir devlet…
Bunu söyleyince aklınıza Osmanlıda eğitim nasıldı gibi bir soru gelebilir bu nedenle onu da bu arada söylemiş olayım…
Aynen bugün ki gibi dersek inanın hiç abartı sayılmaz
Yani milli eğitimin olmadığı ya da bugünkü gibi yok sayıldığı hemen her tarikatın her cemaatin hatta yabancı misyonların da okullarının olduğu bir sistem…
Uzun sözün kısası; Eğitim Birliği’nden, eğitim çokluğuna geçerken aynı zamanda…
Tek kültürlülükten çok kültürlülüğe…
Tek Milletten de çok milletliliğe geçiyoruz haberiniz olsun…

21–02–2018

Nusret KEBAPÇI

22 Temmuz 2017 Cumartesi

NEDEN DEĞİŞTİRİLİYOR?

NEDEN DEĞİŞTİRİLİYOR?

Bilindiği gibi birkaç gün önce pek çok dersin müfredatı değişti.
Bir süre önce de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin bazı maddeleri değişmişti.
Ben bunu yazınca belki içinizden…
“Ya bize ne, biz öğrenci miyiz?” gibisinden düşünceler geçebilir ama işin rengi öyle değil…
Doğrusunu isterseniz…
Olay sadece öğrencilerle ilgili olmayıp gelecekte nasıl bir yurttaş istenildiğiyle de doğrudan ilişkili…
İsterseniz lafı dolandırmadan önce değişiklikten bahsedelim ki herkes neler olup bittiğini kolayca anlayabilsin…
Aslına bakarsanız tüm bu yönetmelik ve müfredat değişikliklerinin bir tane amacı bulunmaktadır…
O da; toplumda halen var olan başta Atatürk olmak üzere bizi millet yapan ortak değer ve duyguların adım adım kaldırılıp…
Çok kimlikliliğe izin veren Siyasi İslamcı kimliğin yerleştirilmesi…
Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin değiştirilmesinin nedeni de bu…
Zaten bu durumu anlamak için yapılan değişikliğe birazcık göz atmak bile yeterli…
Bakın ilgili yönetmeliğin kaldırılan 5. maddesindeki Sosyal Etkinliklerin Amacı Maddesi’nde ne diyor…
“Madde 5 — Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.
Tabi yapılan değişiklikte böyle bir madde bulunmuyor.
Hatta şunu söylemek de mümkün…
Müfredat ve yönetmeliklerden millet kavramının silinmesi olayı ilk defa yapılmıyor, öncesi de var…
Yıl 2006, Hükümet MEB Teşkilat Yasasını bir anda değiştiriveriyor…
Hatırlatmakta yarar var bu yasa MEB’in nasıl bir öğrenci yetiştireceğini belirliyor yani bir anlamda da eğitim felsefemizi...
Eski metinde; Atatürk İlke ve Devrimleri’ni benimsetmenin yanında vatanını, milletini, bayrağını seven öğrenci yetiştirmek önem taşırken…
Yapılan değişiklikle “Küreselleşmenin ihtiyacı olan insan gücünü yetiştirmek” ön plana çıkıveriyor…
Şimdi diyeceksiniz ki, bu ne anlama geliyor…
Anlamı şu: Emperyalizm, siz buna isterseniz küreselleşme…
Küresel sermaye falan diyebilirsiniz…
Bir ülkeden ne ister…
İşte bunu anladığınız zaman…
Eğitimde yapılmak istenilen anlayış değişikliğinin ayrıca uygulanan ekonomik politikaların da iç yüzünü anlayacaksınız…
Evet, emperyalizm bir ülkeden ne ister…
Milli hiç bir kurum ve kuruluş bırakılmadan
İlgili ülkenin; Sanayi, ticaret, banka, enerji, haberleşme hatta düşünce kuruluşu demeden tüm her şeyinin yabancı sermayeye açılmasını…
Onların koşulsuz açık pazarı olmamızı ister.
Peki, ekonomide bunu dayatan emperyalizm, sizce eğitimde milliliğe izin verir mi?
Elbette vermiyor…
Bu nedenle eğitimde de 2006’dan itibaren yapılan tüm değişikliklerle hiç bir milli değeri olmayan…
Vatan, bayrak, millet, emperyalizm, bağımsızlık, Atatürk gibi bir anlayışı taşımayan…
 Ülkesi işgal altında bile olsa sadece verilen işi yapmayı düşünen bireyler yetiştirilmesi hedeflenmektedir.
Aslına bakarsanız ülkede uygulanan ekonomik politikalarla eğitim politikaları birbirinin aynısıdır bile denilebilir
Yani amacınız ekonominizi milli yapmak ve bağımsızlığı sağlamaksa eğitiminiz de milli ve bağımsızlıkçı…
Ama değil de…
Milli olan her şeyi tasfiye edip, ekonominizi küresel sermayeye pazar yapmaksa…
Eğitiminiz de millilikten ve bağımsızlıktan uzak olmaz zorundadır
Olan budur…

22–07–2017
Nusret KEBAPÇI