24 Ekim 2010 Pazar

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ


Aslına bakarsanız bu iki kelimenin bir araya gelmemesi gerekir ama bizde ne ilginçtir ki bu tür şeyler sıklıkla yaşanmaktadır.
Şimdi bir şeye dikkat çekelim
Batı ülkeleri yani AB ve ABD bizden hangi özgürlük ve demokrasiyi geliştirmemizi istiyordu.
Bizde bazılarının AB ve ABD ‘den körü körüne beklediği gibi gerçekten demokratik hak ve özgürlükleri değil
Sadece ve sadece etnik ve dinsel kimliklere özgürlüğü…
Şimdi bir açıdan bakarsanız emperyalist ülkeler kendi açılarından haklılardır da.
Çünkü gerek sendikal anlamdaki örgütlenmenin önünün açılması, gerekse köylülerin ortaçağ kalıntısı kurum ve yapılardan kurtulması, özgürleşmekle bağlarından kurtulan kesimi birleştirir ve güçlü kılar.
Tabi böyle olunca da toplumun birleşmesinden en çok rahatsız olan kesim yani emperyalizm, bundan haliyle çok rahatsız olur ve engellemek için elinden geleni yapar.
Hem zaten istediklerini dillendirirken kavramların basına getirdikleri insan hakları, özgürlüğü falan gibi kavramlar da asla ve asla sizi yanıltmamalıdır.
İstedikleri tamamen bizim gibi ulus devletlerin etnik ve dinsel parçalara ayrılmasıdır.
Bakın bu ülkelerin hiç öyle sendikal hakları izleme komitesi, sosyal hakları izleme komitesi türünden örgütleri yok.
Ama…
Dini hakları izleme komitesi türünden örgütleri var ve bunlar arada sırada tüm kamuoyuna açıklamalarda bulunarak ülkeler üzerinde baskı oluştururlar.
Tabi bu hak ve özgürlükleri en çok isteyen kurum ve kişilerin aynı zamanda müthiş bir Atatürk, ulus devlet ve onun değerlerinin de karşıtı olduğunu söylemeye gerek var mı? Bilmiyorum.
Bugün AB, ABD emperyalizmi ve onun ülkedeki kuklalarınca uygulanan yöntem, Atatürk’ün ulus devleti oluştururken uyguladıklarının tam zıddıdır.
Atatürk; çeşitli cemaatlerden oluşan toplumu bir araya getirmek ve bir millet yaratmanın öncelikle, toplumdaki çeşitli farklılıkların giderilmesi ve ortak bir dilden geçtiğinin bilincindeydi.
Onun için önce toplumu birbirinden ayrı tutan çeşitli cemaat ve tarikatları temsil eden giysilerin bırakılması ve ortak bir giyside buluşmamız gerekiyordu.
İşte bunu sağlamak için Kılık Kıyafet Devrimi’ni yaptı.
Şimdi bazıları hatta bazı medyamızın köşelerini kapmış birileri, bunu anlamadıkları için akıllarınca…
Kılık kıyafette devrim mi olurmuş türünden akıllarınca alay etmektedirler.
Ama eğer bir millet oluşturmuş ve bu gün farklılıklarımız değil ortak yönlerimiz ön plandaysa bunu Atatürk’ün büyük bir öngörüyle gerçekleştirdiği devrimlere borçluyuz.
Yine bazıları Şapka Devrimi’ni de aynı çiğlikle eleştiri konusu yapmaya çalışmakta…
Akıllarınca neden bugün memurlar şapka giymiyor? Falan gibi sözler edebilmektedirler.
Bu devrimle şapkayı kimin giymesi isteniyor.
Meclis ve kamuda çalışanların…
Çünkü farklı inanç ve etnik kökeni temsil eden başlıklar giyilmesi kamunun tarafsızlığını ve herkese eşit hizmet verilmesini engeller.
Yani…
Atatürk bir Milet oluşturmaya iki çok önemli noktayla başladı.
Ortak kıyafet ve ortak dil.
Şimdi her ikisi de tartışma konusu yapılıyor.
İlginç değil mi?

07–10–2010
Nusret KEBAPÇI

3 Ekim 2010 Pazar

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.


Referandumun hemen ertesinde yapılan açıklamaları duydunuz mu? Bunu şunun için söylüyorum. Ülkemizin en büyük siyasi partileri, referandum sonucunda yaptıkları açıklamalarda AB ile ilgili bir dizi sizler söylediler.
İktidar partisi reform sürecinin devam ettiğini söylerken, onun karsısındaki parti de AB’ye en iyi onların gireceklerini açıklamadı mı?
Hatta bununla da yetinmeyip iş basındaki partiyi Brüksel’e şikâyet edeceğini bile söylemedi mi?
Şimdi burada biraz durup bakmak gerekiyor…
Bu gün içinde bulunduğumuz durum neyin nesi.
Yani biz bu anayasa referandumunda neyi oyladık, hani belki siz söylemek istemeyebilirsiniz ama ben söyleyim…
AB reformlarını değil mi?
Evet, aynen öyle…
Biz referandumda AB’nin yıllardır ülkemize dayattığı ve sonucunda ülkemizin üniter yapımızın tamamen sona erdirileceği reformları oyladık.
Onun için kimse demokrasi, özgürlük hayalleri görmesin…
Bu reformlar neyi içeriyordu?
Kaldı ki adamlar ülkemizden hangi konuda neler istediklerini önce KOB’ de (Katılım Ortaklığı Belgesi) açıkça belirtiyorlar, sonra bu plan dahilinde ülkedeki hükümet hemen bir ULUSAL PROGRAM hazırlıyor tabi bunun sadece adı ulusal, yoksa kendisi tamamen uluslar arası tekellerin istekleri doğrultusunda hazırlanmaktadır.
Bunun ardından da uygulamada nelerin yapılıp yapılamadığının değerlendirilmesi yapılıyor.
İşte buna da İlerleme Raporu deniliyor.
Buradan devam edelim bu AB reformları neyin nesi bizden ne istiyor…
En başta özelleştirme istiyorlar…
Zaten kendileri hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde taleplerini açıkça belirtiyorlar.
Ne diyorlar: Ziraat bankası, Halk bank, Vakıfbank 2013 yılına kadar tamamen özeleştirilecek.
Başka…
İçme suyu, Şeker fabrikaları, Enerji, Şans Oyunları…
Bir kısmı değil hepsi elden çıkarılacak.
Yani açıkçası küresel sermaye tüm ülkeleri tek Pazar yapmaya çalışıyor. Bunun için de önlerine engel olarak çıkan ne varsa…
İşte tüm bunları saf dışı bırakmaya çalışıyor bu konuda önüne hangi engel gelirse onu yok etmek için elinden geleni de yapıyor.
Bunu da öyle açıkça yapmıyorlar…
Adamlar bunu öyle yapıyor ki, tereyağından kıl çekercesine…
İncitmeden…
“Demokratik”
İşte, ülkelerin kendi pazarları haline gelebilmesi için engellerin kaldırılması gerekiyor.
Peki, nedir o engeller…
Başta ulusal ekonomi…
Ordu…
Cumhuriyet yargısı…
Ve Ulusal bilinç…
Ulusal ekonomi zaten yıllardır süren bir operasyonla saf dışı bırakıldı.
Ordu ve yargı ise bu gün hedef tahtasında…
Burada en önemlisi zaten ulusal bilincin yok edilmesidir.
Bu bilinç yerine ılımlı İslam denilen küreselleşmenin ideolojisi geçmelidir ki…
Artık beyinlerde ulus devlet, vatan, toprak, bağımsızlık gibi kavramlar asla yer almasın…
İşte yapılan operasyon ulus devlet tarafındakilerin bertaraf edilmesidir.
Onlar bertaraf edilmelidir ki ülke emperyalizme tam pazar olabilsin…

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

REFERANDUM SONUÇLARI…

REFERANDUM SONUÇLARI…


Referandum sonuçlarında yüzde 58 evet çıkması, ülkemizin bazı aydınlarında karamsarlık hatta bir yılgınlık oluşturdu.
Bu aydınlar:
“Öldük…”
“Bittik…”
“Biz adam olmayız” türünden söylemlerini üstelik yüksek sesle de söyleyerek ne yazık ki topluma da bulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Aslına bakarsanız sonuçlar özellikle hayır açısından çok parlak değilse de çok da kötü değildir.
Değildir ama…
Burada esas önemli olan şey…
İnsanların bu kadarla bile morallerinin alt üst olmasıdır.
Bence kolay bir başarı beklemek zaten hayaldir.
Onun için, tarihimizdeki çok güçlü düşmana karsı verilmiş bir Kurtuluş Savaşımız kanımca her türlü mücadelemize örnek olmalıdır.
İşte içinde bulunduğumuz durumumuzu kıyaslarken bir an için Kurtuluş Savası öncesi ya da o savaş sırasındaki durumu göz önünde bulundurmakta yarar bulunmaktadır.
Sonra isterseniz istediğiniz kadar dövünüp, ağlayabilirsiniz.
Kurtuluş Savaşı henüz başlamamıştı.
Mondros Ateşkes anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından İstanbul’a emperyalist ülkelerin gemileri demir atmaya başlamıştı.
Hem de nereye mi?
Saltanatın tamı merkezine, yani Dolmabahçe Sarayı’nın karşısına…
Bu durumda bile Mustafa Kemal: “eyvah”, ” bittik”, “artık bizden bir şey olmaz.”
Hatta…
“Saray bile teslim olduktan sonra elimizden hiçbir şey gelmez.” gibi sözler söyledi mi?
Yok hayır’
Bunların hiç birini hiç bir zaman söylemedi.
Henüz ortada bir mücadele yokken bile ne demişti hatırlıyor muyuz?
Hatırlıyor muyuz diye şunun için soruyorum, emperyalizme teslim olalı o kadar uzun yıllar oldu ki…
Hani ola ki hatırlamayabilirsiniz işte onun için tekrar hatırlatalım istedim.
Atatürk ne demişti:
“Geldikleri gibi giderler”
Atatürk bu sözü söylediğinde ne bir örgütü vardı…
Ne de ordusu…
En yakınındakiler bile ülkenin bir mücadele ille kurtulacağına inanmıyor, çareyi emperyalist devletlerin mandasına girmekte buluyorlardı.
Elbette sadece Dolmabahçe’nin önüne demir atmakla kalmadılar o güzelim İstanbul’u kelimenin tam anlamıyla işgal ettiler.
Bu işgal sırasında, o güne kadar kardeşçe huzur içinde yaşayan yabancı azıklıklar işgal kuvvetlerini sevinç içinde karşıladılar.
Sonuçta, işgal sadece İstanbul’la kalmadı…
Ülkemin dört bir tarafı…
İngilizler…
Fransızlar…
Yunanlılar…
İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Demem o ki, biz tarih içinde bu ve bundan çok daha ağır birçok durumla karşılaştık.
Ama hiç birinde “cevahiri” hiç karartmadık
Ne demişti en umutsuz anlar için bile, Atatürk “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Eylül 2010 Cumartesi

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…


12 Eylül yaklaşırken toplumda bir heyecandır gidiyor.
Acaba referandumun sonucu nasıl çıkacak?
Sandıktan evet mi çıkacak? Yoksa hayır mı? Evet ya da hayır’ın çıkması toplumu nasıl etkileyecek?
Çıkacak sonuç bundan sonra nasıl bir gelişmenin habercisi olacak?
İşte hemen herkesin kafasında bu ve buna benzer bir sürü soru.
Ama bu arada unutulmadan sorulması gereken ilk soru bu anayasa değişikliğini kim istiyor olmalıdır.
Neden mi?
Çünkü ülkemiz dört seneye yakın bir süredir bir anayasa konusuna odaklanmaktadır.
Önceleri başlı basına bir anayasa taslağı olarak toplumun önüne getirilen konu, bugün sadece bir değişiklik olarak getirilmiştir.
Hatta daha önce anayasa değişikliği paketinin tartışıldığı sıralarda en çok toplumun önüne getirilen ve…
En çok tartışılması istenilen, anayasanın ilk üç temel maddesi iken bu maddeler her nedense değişiklik paketinde yer almamaktadır.
Acaba neden bu anayasacılar birden bire ulus devletin temeli olan anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesinden vazgeçtiler. Neden bu değişiklik paketinde bu maddelerle ilgili bir değişiklik yok…
Aslına bakarsanız değişen hiçbir şey yoktur.
Değişen sadece bazı adımların ikinci aşamaya bırakılmasıdır ki vazgeçilmesi falan gibi bir şey söz konusu da değildir.
Hele bir evet cıksın siz esas değişikliği o zaman göreceksiniz.
Burada duralım ve sorumuzu tekrar soralım…
Bu anayasa değişikliğini en fazla kim istiyor?
Hiç lafı uzatmadan yanıtlayım AB ve ABD.
Bazılarınız bu sözler üzerine hemen atlayacak yine mi AB-ABD, bunların dışında başka bir şey yok mu diyecekler ama…
Üzülerek söylemek zorundayım ki yok.
Hani bana inanmıyorlarsa zahmet edip biraz AB ve ABD’nin belgelerine baksınlar diyeceğim olmayacak, ama bu arada…
Değişikliğin aslında iki yönü bulunmaktadır.
Birincisi küresel sermaye, ülkemizi üretim yapmaktan alıkoyup tam pazar haline getirirken…
Yani ülkemizin topraklarına…
Bankalarına…
Enerjisine el koyarken…
Daha önce birçok kez yaşadıkları Anayasa mahkemesi ve Danıştay iptalleriyle artık karşı karsıya kalmak istemiyorlar.
Çünkü bu kaynaklar ağızlarının suyunu öyle bir akıtmaktadır ki artık bunları ele geçirmelerinin önünde hiçbir engelin kalmamasını istemektedirler.
İkicisi ise buradan yola çıkarsak çok daha vahim…
Kaynakları bu şekilde satılarak yoksullaştırılan ülkenin zaten ulus devlet olarak kalması çok mümkün değil ama onlar öncelikle tüm olumsuz koşullara rağmen
Kurtuluş savasında yedikleri tekmenin, denize dökülmenin acısını asla unutmamaktadırlar.
Biliyorlar ki Türk Milleti her zorda kaldığında küllerinden yeniden doğacak karakterdedir.
Böyle olunca bu devletin tekrar doğrulup güçlenmemesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
İşte açılım adı verilen etnik boğazlaşma projesinin asıl amacı budur.
Bu ülke öyle küçük parçalara ayrılmalıdır ki, bir daha asla birleşemesin…
Bunun için öncelikle anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu maddeler değiştirilmelidir ki istedikleri bölünüp parçalanma süreci rahatlıkla gerçekleşebilsin
Ve milletin ve dilin tekliği kaldırılıp, toplum; millet yerine etnik kimlik üzerinden tanımlanmaya başlanabilsin.
Ama bunu yapabilmek için önce bu konuda ayak bağı olacak yargıdan ve ordudan kurtulunması gerekir.
İşte birinci aşama bunun için…
İkinci aşama mı?
Hele bir evet çıksın, gerisi ondan sonra…
Bilmem anlatabildim mi?

25–08–2010
Nusret KEBAPÇI

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.


Bu gün bayramın üçüncü günü, her bayramda olduğu gibi bu bayramda da siyasilerimiz çeşitli kitle örgütleri açıklamalar yaparak halkın bayramını kutladılar ve her zaman olduğu gibi barış, kardeşlik mesajları verdiler.
Elbette bayramların geleneklerimiz arasındaki yeri çok önemlidir ve gerçekten de bayramlarda küsler barışır falan da…
Ya dışarıdan kurgulanan düşmanlıklar, onu çözmeye yeter mi?
İşte orası biraz şüpheli…
Ve yarın referandum.
İşte bu Referandumun sonuçları ülkemizin bundan sonrası için bir yol gösterici olacaktır.
Ya bağımsız, özgür bir ülke olma yoluna gireceğiz…
Ya da
BOP doğrultusunda bir federasyon…
Dikkat ediyor musunuz çok kısa bir süre önce gündemi oldukça meşgul eden “Ben görüşmedim, devlet görüşmüş olabilir.” türünden tartışmaların hepsi sona erdi.
Gerçi yaşanan süreci anlama açısından böyle bir tartışmaya da ihtiyac yoktu ama, sonuçta bir süre oyalandık.
Tabi bu arada bir zamanlar üzerinde titrediğimiz, “bir karışını bile vermeyiz.” türünden yaptığımız söylemlerin hepsi buhar olup uçtu.
Adamlar bize bırakın toprağı, “bir kedilerini” bile vermezken…
Dikkat edin bu gün açıkça federalizmi…
Demokratik özekliği…
Hatta bağımsızlığı bile tartışır hale geldik.
Ne dersiniz sizce de garip değil mi?
Bu gün açıkça ülkemizin bir parçasının nasıl ayrılacağının tartışılması yapılmaktadır.
Bu tartışmaları izleyen hiç kimse de sanıyorum farklı düşünmez
Herkes te sanır ki
Artık ülkenin bölünmesine karar verilmiş de sadece türüne karar verilememiş…
iş artık o noktaya kadar gelmiştir ki
Bu noktada artık nasıl bir ülke…
Hangi tür bir federatif devlet olacağımız?
Alman modeli mi?
İtalya’ mı?
Belçika’mı olacağımız a kadar gelip dayanmıştır.
Bu arada hatırlatmakta yarar var, bu özerklik tartışmasına konu edilen ülkelerin neredeyse tamamı…
Bizde oluşturulması düşünülen bağımsız üniter bir devletin parçalanması yoluyla değil…
Farklı etnik köken, din ve dilden oluşan küçük devletçiklerin birleştirilmesi yoluyla gerçekleşmiştir.
Hem zaten gerçek anlamda böyle bir sürece girilmesi, doğal olarak da bir çok sorunu beraberinde getirecektir.
Bunların başında da…
En başta sınırın nereden çizileceği olacaktır ki, bu sınır konusunun demokratik tartışmalarla çizildiği ülke hemen hemen yok gibidir.
Kurulacak devletin adı her ne olursa olsun, sınırlar tüm dünyada kan ve savaşla çizilir.
Neyse…
Konuyu tartışmayı bayram sonuna bırakarak tüm Türk Milleti’nin bayramını kutlar…
Bayramınızın hayırlı geçmesini dilerim.

09–09–2010
Nusret KEBAPÇI

EVET, DEMEDEN ÖNCE…

EVET, DEMEDEN ÖNCE…


Anayasa değişikliği paketine toptan evet açıklamaları yapan kişileri, adına STK denilen örgütleri ve partileri görünce insan haliyle merak ediyor.
Bu anayasa değişikliği paketinin neresini beğeniyorsunuz?
Aslına bakarsanız sizi birazcık da olsa anlayabiliyorum. Siz genelde milli bir düşünceye mensup olmayıp beraberinde ulus devlet, vatan gibi kavramları da anlamaktan bi habersiniz.
Biraz etrafınıza baksanız…
Evet, oyu çıkması için sizle beraber çaba gösteren çok uluslu şirketleri fark ederdiniz.
Onlar da…
Onların temsilcisi, batılı devletler ve ABD ‘de sizinle beraber anayasa mahkemesinin ve tüm yargının yapısının değiştirilmesi ve yetkilerinin kısıtlanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Biliyoruz ki
Onların bu işten çok büyük çıkarları var…
Çünkü ülke kaynaklarının talan edilmesinin karşısında duran tek örgütlü güç ne yazık ki yargıdır.
Bu gün için yargı dışında bu çok uluslu şirketleri önleyebilecek herhangi bir güç de görünmüyor.
Hatta görülmediği gibi
O STK denilen dernek ve sendikaların önemli bir kısmı da ne yazık ki hala gaflet uykusuyla mışıl mışıl uyumaktadırlar.
Belki, bunun üzerine diyebilirler ki biz diğer maddeleri...
Yani diğer değişiklik maddelerini benimsedik.
Hani paket olduğu için de ayıramadık, onun için evet diyoruz falan gibi sözler de edebilirlerse, biz de o zaman açıkça sorarız.
Hangi maddeleri?
Çocukları yaşlıları engellileri korumakla ilgili 1. maddeyi mi?
Bu güne kadar çocukları, yaşlıları, engellileri korumakla ilgili yasal düzenlemeler yapıldı da, bu anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır diye kaç dava açıldı örneği var mı?
Hadi bırakın tüm bunları…
Çocuklar, yaşlılar, engelliler öyle lafla falan korunmaz.
8 yılda Kaç yetiştirme yurdu açıldı, kaç huzur evi hizmete girdi, kaç engelliyi işe soktunuz.
Kaç çocuk sokaktan kurtuldu.
Yine madde 2, “Herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.”
Yahu el insaf!
Yaklaşık son dört yıldır bırakın kişisel verilerin korunmasını….
Ortalığa saçılmasını izlemiyor muyuz?
Bugün bir sürü insan, sadece bu tür bilgi ve belgeler nedeniyle yıllardır yargılanmayı beklemiyor mu?
Veriler Korunacakmış…

Bırakın korumayı
Bu gün yasadışı olarak dinlenmeyen kaç kişi var.
Kaç kişi dinlenmediğinden emin.
Bırakın dinlendiklerini…
Bu bilgiler üstelik ulu orta ortaya dökülmüyor mu?
Peki, tüm bunlar ulu orta yapılırken
Sizce özel hayatın gizliliği falan gibi kavramlardan soz edilebilir mi?
İşte durum böyle olunca, bu değişikliğin hepsinin hikâye olduğu ayniyle vakidir.

09–09–2010
Nusret KEBAPÇI

9 Ağustos 2010 Pazartesi

SEVR MUHİPLERİ CEMİYETİ Başlığı görünce bazılarınız hemen söylenecek. Tarihte böyle bir cemiyet yoktu ki, bu da nereden çıktı.Aslına bakarsanız gerçek anlamda resmen kurulmuş böyle bir cemiyet yok ama dincisiyle bölücüsüyle Sevr’i benimseyen, onu savunan o kadar kişi olunca…Bari onları tek bir ad altında toplayabilelim istedim.Farkında mısınız son günlerde Sevr konusu ne çok tartışılır oldu, işte benim bu Sevr muhipleri dediğim kesim…Gün geçtikçe Sevr’in yeni yeni faziletlerini akılları sıra bulup ortaya koymaya çalışmaktadırlar.Hatta bazıları son günlerde çıkan yazılarında diyor ki “Sevr bir barış anlaşmasıdır.”Günaydın!İki ya da daha fazla ülkenin karıştığı savaşların sonucunda imzalanan anlaşmalara her zaman barış anlaşması denilmez mi?Siz şimdiye kadar savaş anlaşması adı verilen herhangi bir anlaşma falan duydunuz mu?Böyle bir garabet olabilir mi?Zaten savaş anlaşması falan olmaz, savaş anlaşmayla falan da olmaz. Savaş ilan edilir.Kaldı ki savaş sonunda imzalanan tüm anlaşmalar barış anlaşmasıdır da…Sadece farkı…Kuralları yenen taraf koyar…Mondros’da ateşkes anlaşmasıydı ama bizim teslim olmamızı içermiyor muydu?İşte aynen öyle.Sevr’de bir barış anlaşmasıdır ama kuralları yenen taraf yani o zamanki adıyla itilaf devletleri denilen ülkeler koymuştur.Ve dahası bu anlaşma ülkemizin barış içerisinde parçalanmasını içeren birçok maddeyle de doludur.İşin en ilginç yanı da, o günün Sevr anlaşması ile çizilmek istenilen haritayla bu gün BOP adı altında oluşturulmak istenilen harita, ülkemizin doğu ve güneydoğusu dikkate alındığında birbirine oldukça benzemektedir.Tek farkı, O günün galipleri İngiltere, Fransa, İtalya iken bu günün görünürdeki galibi ABD’dir.Hani bu gün BDP’li belediyelerce de dillendirilen demokratik özerklik, etnik nüfus sayımı gibi öneriler de esas olarak kaynağını Sevr’den almaktadır.Ayrıca…Sevr’in Kürt konusuna yer veren esas olarak 62 ve 64.maddelerine biraz göz atmak kanımca bu günü anlayabilmek için oldukça büyük bir önem taşımaktadır.Ne diyor 62.madde” Fırat’ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve (…) Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul’da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır.”Ya 64. madde o ne diyor: ”İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye’ye salık verirse, Türkiye, bu öğütlemeye [tavsiyeye] uymağı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeği, şimdiden yükümlenir… …Bu vazgeçme gerçekleşirse (…) Kürdistan’ın şimdiye dek Musul İlinde kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, Başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.Sizce de başka bir yoruma ihtiyaç var mı? 22—07–2010Nusret KEBAPÇI