7 Kasım 2024 Perşembe

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?

 

 

Bu sözleri genelde belli bir yaşın üzerindeki insanların dini bayramlarla ilgili geçmişe özlemleri olarak sıklıkla duyabilirsiniz de…

Benim asıl anlatmak istediğim ulusal bayramlar.

Hani bir zamanlar ulusal bayramlar, devletin düzenlediği etkinliklerle yapılırdı.

Bu etkinliklerde…

Ordu yürüyüş yapar…

Tankları toplarıyla yürür…

Okullar stadyumlarda çeşitli etkinliklerde bulunur…

Halk da bu etkinlikleri izlerken…

Devletin ve gençliğin emin ellerde olduğunu…

Cumhuriyete karşı yapılabilecek çeşitli saldırılara karşı ordunun ve gençliğin hazır, aktif bilinçle beklediğini görür ve bununla gurur duyardı.

Doğrusunu isterseniz…

Tüm dünya ülkelerinde ulusal gün ya da bayramlar bu şekilde kutlanılmaktadır.

Çünkü

Ülkeler ulusal bütünlüklerini sağlamanın farkında olarak bunun hangi bedellerle sağlanabildiğinin bilinciyle…

Bu tür ordu ve gençliğiyle çok büyük gövde gösterileri yaparak dost ve düşman ülkelere ve içeride de kendilerini gizlemiş olan ulusal bütünlük karşıtı örgüt ve kurumlara da gözdağı vermiş olurlar ki...

Bu türden bir girişimde bulunabilecekler, karşılarında ne bulabileceklerini…

Hangi güçlerle karşılaşabileceklerini daha baştan bilerek böyle bir işe kalkışılamasın.

Bu, tüm dünya ülkelerinde böyle olurken…

Ne yazık ki bizde…

Çok uzun yıllardır ulusal bayramlar tamamen resmi tören düzeyine indirgenmiş ve çelenk koyma etkinliğinden daha ötesine geçilmemiştir.

Peki, ulusal gün ve bayramların çok basit olarak sadece resmi tören düzeyine indirgenmesinde…

Mevcut iktidarın ulus devlet karşıtı olması ve bu nedenle de ulus devletin karşı olması gereken tehdit ve tehlikeleri yok saymasının…

Dahası

Ulus karşıtı…

Ve öncesi yapılanmaların iktidara taşınmasının, çok önemli bir payı yok mu?

Pekala var.

Bunu sıklıkla ülke yöneticilerinin pek çoğunun ağzından çeşitli gerekçelerle duymanız da mümkün.

Hani zaman zaman…

Gündeme getirilen Ulus kimliğimizin adı olan Türk sözcüğü yerine Türkiyelilik önerileri işte tam da bunun göstergesidir.

Yine

Pek çok kişinin açıklamasından duyduğunuz anayasanın ilk dört maddesinin ve 66 maddenin değiştirilmesinin gündeme getirilmesi de bu işin bir parçasıdır.

Ayrıca yıllar öncesinde yapılan…

“Devlet kendi vatandaşına düşman olmaz.” Söylemiyle ulus devleti içten yıkmak…

Parçalamak isteyen ulus öncesi ve karşıtı emperyalizm destekli etnik kimlik temelli  örgütlerle tarikat ve cemaatlere yol verilerek…

Normalde ulus devlette olması gereken dernek, sendika, meslek odası gibi demokratik kitle örgütlerinin zayıflatılarak meydanın tamamen onlara bırakılması da bu işin bir parçası olup, ulus devleti etnik ve dinsel parçalara ayırmak gibi bir amaç taşımıyor mu?

Demek istediğim bugün ülkeyi yöneten anlayışa göre…

Ülkeyi işgal eden düşmana karşı tek kurşun bile atmayıp…

Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında emperyalist destekli 30 civarında ayaklanma gerçekleştirip…

Bugün hala çeşitli adlar altında devam ederek… 

O günkü ayaklanmaların lider kadrolarına anma törenleri düzenlenmesinin…

Heykellerinin dikilmesinin de hiç bir anlamı yok.

Çünkü devleti yöneten siyasi anlayışa göre Cumhuriyet diye bir değer olmadığı gibi Cumhuriyete düşman olunabileceği şeklinde bir tehdit algısı da bulunmuyor.

Hani zaman zaman çeşitli törenlerde, gelecekte Cumhuriyeti gençliğin koruyacağı türünden sözler falan duyuyoruz ya…

Sahi; kime karşı korunacak?

Gençlere Şeyh Sait’i…

Seyit Rıza’yı…

Derviş Mehmet’i…

İngiliz muhipleri cemiyetini…

Teali İslam…

Teali Kürt ve benzer örgütlerin amaçlarını, arkalarında hangi emperyalist ülkelerin olduğunu ve bugün hala aynı tehditlerin devam edip etmediğini öğretmeden…

Cumhuriyet korunabilir mi?

Mümkün mü?

 

 

07-11-2024

Nusret KEBAPÇI

 

27 Ekim 2024 Pazar

TUZ KOKARSA…

 

TUZ KOKARSA…

 

 

Hemen herkesin bildiği bir söz var…

Denir ki : “Et kokarsa tuzlanır ya tuz kokarsa?”

Elbette burada sözün gerçekte etle falan ilgisi yok, burada anlatılmak istenilen toplumda ortaya çıkan hemen herkesin rahatsız olduğu sorunlara…

Çözüm olması…

Bulması gereken devletin; neoliberal bir başıboşlukla, ulusal çıkarların gözetilmesi anlayışından vazgeçerek, devlet aklının ortadan kaldırılıp, liyakat ve kariyerin devre dışı bırakılıp, tamamen kişisel çıkar ilişkilerinin egemen olmasıyla ne hale gelebileceği anlaşılmalıdır.

Aslında doğrusunu isterseniz ülkece yaşadığımız pek çok sorunun uygulanmakta olan neoliberal ekonomik ve siyasi sistemle doğrudan bir ilgisi mutlaka bulunmaktadır.

Bilindiği gibi bu sistemde devlet, günden güne küçültülerek neredeyse gece bekçisi durumuna düşürülecek, hemen pek çok alandan ve denetimden çekilerek…

Bir anlamda hemen her alandaki piyasa, neoliberalizmin ünlü sözü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler .” deki gibi tamamen yabancı ve yerli sermayenin inisiyatifine bırakılacaktır.

Bir anlamda devlet olmanın gereği olan kanun, kural ve ilkelerin hiçe sayılması…

Devlet aklının ortadan kaldırılarak, yerini hemen her alanda laçkalığın alarak liyakat ve kariyerin ortadan kaldırılarak sadece yandaş olmanın tek ölçüt olması…

İşte bu ulusal karşıtı neoliberal politikaların sonucudur.

Bu sistemi tam olarak anlayabilmek için de ülkelerin bir anlamda aynası olan trafikten bakılmaya başlanabilir…

Normalde öncesinde, hemen her şeyin sıkı kurallara bağlı olduğu trafik kurallarına göre, önceliği olan araçlar yasayla belirlenmişti.

Peki şimdi…

Yasa gereği önceliği olan araçların bile zorbalıkla yol vermesini sağlayan, kimin altında olduğu bile bilinmeyen çakar lambalı araçlar, bunun göstergesi olmuyor mu?

Ya son günlerde sadece bebek ölümleriyle de değil…

Gereksiz yoğun bakımlara yatırılarak…

Ameliyat edilerek…

Tahliller yaptırılarak…

Emar, ultrason çektirilerek…

Gereksiz pek çok ilaç yazılarak devletin ve halkın soyulmasına yol açan çeşitli örgütlenmeler yine bu kuralsızlığın ve denetimsizliğin sonucu değil mi?

Ancak hepsi bu kadar değil…

Dahası var…

Geçmişte sınav sorularını çalarak çeşitli okullara yerleştirilenleri, oralardan mezun olanların en önemli mesleklere atandıklarını öğrenmiştik ama…

Çeşitli üniversitelerde örgütlenen birilerinin, hiç okul yüzü görmeden para verenlere diploma dağıttıklarına tanık olmamıştık ki…

Şimdi; hiç sınava girmeden ehliyet alanların da olabildiğini ne yazık ki öğrenebiliyoruz…

Aslında bu…

Yani kontrol ve denetim yokluğu sadece bahsettiğim alanlarda değil hemen her alanda kendini göstermektedir.

Buna yiyecek, içecek ve gıda alanları da dahil.

Orada da işleyiş aynı.

Ya bir ihbar sonucunda denetim yapılıyor ya da şikâyet olduğunda…

Hem zaten sürekli denetim yapabilecek…

İşyerlerinin sınıf ve sayısıyla orantılı bir denetim mekanizması falan da yok…

Şimdi diyebilirsiniz ki ya okullar…

Onlar gerçek anlamda denetlenebiliyor mu?

Ne gezer…

Eğitimde de…

Yabancı ve yerli sermaye ile hemen her türden tarikat ve cemaatin okullarının olduğu…

Hemen hepsinin kafalarına göre eğitim yaptığı da göz önünde bulundurulursa…

Bilinmeli ki…

Ülkedeki hemen her alan, kendi haline terk edilmiş ve tamamen kontrol ve denetim dışı bırakılmıştır…

Ve ne yazık ki bu anlayış…

Son TUSAŞ’a düzenlenen terör saldırında da ortaya çıkmaktadır.

Normalde başka bir ülkede olsa…

Küçük bir birlikle, devletin resmi ordusuyla korunması gereken göz bebeğimiz TUSAŞ’ın sadece iki güvenliğe bırakılması da işte bu anlayışın ifadesidir…

Ve biz!

Bu siyasetin Türkiye’yi koruyacağına, kalkındıracağına inanıyoruz…

 

27-10-2024

Nusret KEBAPÇI

 

14 Ekim 2024 Pazartesi

İSRAİL TÜRKİYE’YE SALDIRIR MI?

 

İSRAİL TÜRKİYE’YE SALDIRIR MI?

 Hani son günlerde en yetkili ağızlardan sıklıkla dile getiriliyor ya o yüzden sordum…

Sahi bu soruyu ciddiye alan olur mu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bir devlet en kötü zamanında bile desteğini gördüğü bir devlete…

O ülke yöneticileri eğer aklını kaçırmış değillerse ne demeye saldırsınlar ki…

Üstelik başında Yahudi cesaret madalyası almış bir liderleri varken…

Doğrusunu isterseniz…

Ülke yöneticilerimizin İsrail karşıtı söylemleri de tamamen iç politikaya yönelik olup İsrail’e yaptırım anlamında hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Değilse…

Kimse İsrail’e tepki koyup gerçekte Gazze’nin yanında falan değil.

Geçtiğimiz günlerde hatırlayacağınız üzere ülkemize bir siber saldırı olmuş ve tüm vatandaşlarımızın kimlik…

Ehliyet…

Pasaport bilgileri, çeşitli sosyal mecralarda satılır hale gelivermişti.

Şimdi öğreniyoruz ki…

Devletin tüm kurumlarının en özel, hatta askeri bilgilerinin bile siber güvenlik korumasını biz bir İsrail şirketine verivermişiz.

Yani adamlar devletimizin en gizli özel olması gereken bilgilerimize bile sahip.

Sizce de bu durumda girerler mi?

Müdahale ederler mi gibi bir soruyu sormanın herhangi bir mantığı var mı?

Adamlar çoktan içimizdeymişler de sadece haberimiz yokmuş.

Tabi bu bizdeki İsrail aşkının ilk göstergesi değil…

Dahası da var.

Hatırlarsınız bir zamanlar güney sınırımızda mayınlar temizlenecek ve biz de bu temizleme karşılığında bu İsrail şirketine o araziyi 49 yıllığına tarım yapması için kiraya verecektik…

Yani biraz direnişle karşılaşmamış olsaydı…

Bugün biz İsrail’le sınır komsusu oluverecektik.

Şu anda bile

Azerbaycan petrolünün bizim üzerimizden İsrail’e gittiği, onların tank, top ve Gazze halkının bombalayan uçaklarının yakıtının bizim tarafımızdan sağlandığı…

Ayrıca

Kürecikte bulunan radar istasyonuyla da İsrail’e bilgi akışının Türkiye üzerinden sağlandığı düşünülünce…

Kimin tarafında olduğumuz, üstelik BOP’ la ilgili görevlerimizin devam ettiği, çok açık değil mi?

Hafızaları tazelemek adına soruyorum…

Sahi bu BOP neydi?

Hatırlayanlar bilir…

Açık adı Büyük Ortadoğu Projesi olan bu ABD projesine göre İsrail çevre ülkeleri işgal ederek büyüyecek ve bölgenin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olarak emperyal bir güç haline gelecek…

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 Müslüman ülke de ekonomik ve sosyal olarak istikrarsızlaştırılırken

İsrail’in hegemonyasına boyun eğecek şekilde yapısına göre etnik ve mezhepsel farklılıkları ön plana çıkarılarak parçalanacaktı…

Burada da öncelikli hedef…

Bölgede İsrail’in karşısında tutarlı, net, ulusal tutum gösteren

Irak…

Suriye ve Libya’ydı.

Eğer bugün İsrail bölgede istediği gibi hiç bir engelle karşılaşmadan at oynatabiliyor…

Dilediği ülkeyi…

ABD ve AB’ye dayanarak vurabiliyorsa…

Bunda bizim bu ülkelerin parçalanmasındaki payımız asla yadsınamaz…

Yadsınamamalı da…

Tabi bunu düşünürken bir zamanların ekonomik siyasi ve askeri anlamda güçlü ve tüm bölge ülkelerine örnek olabilen Ülkemizin, ekonomik sosyal ve askeri olarak zayıflatılıp milyonlarca yabancının içeriye doldurularak istikrarsızlaştırılmasını da unutmadan…

Aslında emperyalizme karşı tavır her ülke için mihenk taşıdır…

Kendi ülkenizle birlikte diğer ülkelerin de ulusal bütünlüğünü savunursanız emperyalizmin karşısında…

Ulus kimliğinizi yok sayarak etnik ve mezhepsel kimlikçilik yapıyorsunuz da hizmetinde olursunuz …

 

14-10-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

7 Ekim 2024 Pazartesi

YUNAN DATÇA’YA ÇIKABİLİYORSA…

 

YUNAN DATÇA’YA ÇIKABİLİYORSA…

 

 

Diyelim ki iktidarda bulunan siyasi parti, ulus devleti ve ulus kimliğimizi yok etmek isterse, ne ya da neler yapar?

Bence buna biraz kafa yormak, hatta biraz da değil çok yormak gerekiyor.

Gerekiyor ki yapılmak istenen anlaşılsın ve cumhuriyet, ulus devlet sonsuza kadar yaşayabilsin.

Değilse çok uzun olmayan bir süreçte yok olması kaçınılmaz gibi görünmektedir.

Hani bir zamanlar komşularla sıfır sorun gibisinden bir dış politikamız vardı ya…

Bazıları bu politika tanımını duyunca sandılar ki komşularla sorun yaşanmayacak, her şey karşılıklı dostluk içinde çözülecek ama ne yazık ki işin aslı öyle değildi.

Tabi bu politikadan itibaren biz BOP kapsamında birilerinin taşeronu olarak pek çok ülkeye müdahale ettik…

Üstelik tamamı ABD’nin hedefinde olup BOP kapsamında parçalanmak istenen Müslüman ülkelere…

Onların bugünkü parçalanmış hallerinde,  bundan dolayı da İsrail’in bölgede rahatça at oynatmasında…

Ülkelerinde tam bir egemenlik sağlayamamalarında çok önemli bir payımız var ama konu bu da değil.

Buraya neden geldik

Geçtiğimiz günlerde Muğla’nın güzel ilçelerinden Datça’ya Yunan sahil güvenlik botu geldi üstelik izinsiz…

Ve kimsenin haberi olmadan.

Ayrıca iki kez.

Siz bu konuda ülkemizi yönetenlerden herhangi bir tepki…

Kınama…

Protesto falan duydunuz mu?

Elbette duymadınız.

Bu tepki konusuna tekrar geleceğiz ama…

İşin doğrusu…

Kara sınırlarımızın yolgeçen hanı olduğunu, ülkemize kaçak giren değil, bilinçli olarak sokulan, milyonlarca Suriyeli ve Afganlıyı gördük görmesine ancak…

Görüyoruz ki deniz sınırlarımız da ondan çok farklı değilmiş.

Normalde bu Yunan sahil güvenlik botu olayının kara sularımıza girildiği anda çözülmesi gerekiyordu ama…

Ne yazık ki adamlar kıyılarımıza ayak basabildikleri gibi hiç kimse fark etmeden de geri dönebildiler…

İşin garibi Türkiye olarak bunu bir amatör kameradan öğreniyoruz.

Aslında şaşırmamak gerekiyor…

Devletin o kadar istihbaratı, ordusu falan olduğu halde, 15 Temmuz darbesini bile enişteden öğrenmemiş miydik?

Neyse, devam edelim…

Bu komşularla sıfır sorun konusunun  “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibisinden komşularla iyi geçinip karşılıklı anlayışla sorunların çözüleceğiyle hiçbir alakası yoktu…

Neyle alakası vardı biliyor musunuz?

O ülkeler her ne yaparsa yapsın hatta Ege’deki adalarımızı işgal altında bulundurup Ülkemiz üzerindeki hedeflerini açıkça dile getirmiş olsalar bile…

Hiçbir şekilde bu konunun ülke gündemine getirilmemesi, toplumun bu konuda net, doğru bilgi sahibi olmaması gerekiyordu ki, yıllardır adım adım yok etmeye, hafızalardan silmeye çalıştıkları Türk Ulus kimliği tekrar uyanıp canlanmasın.

Bu yüzden adalarımızın işgaline tepki konulmuyor…

Hiçbir taviz vermedikleri halde o ülkeler ziyaret ediliyor…

Yunan askeri botu görmezden geliniyor…

Biliyorlar ki o sorunlarla ilgili en küçük bir açıklama, halkta tepki uyandıracak, milli duygular yoğunlaşıp ayağa kalkılacak…

Ve 20 küsur yıldır haşlanmış kurbağa misali adım adım yok etmeye çalıştıkları,

Milli kimliği unutturma çabaları da boşa gidecektir…

Böyle olunca da Türk ulus devletini yok ederek çok kimlikli bir federasyon hayalleri de haliyle sona erecektir.

Aslına bakarsanız Türk ulus devletini savunmakla, ulusal çıkarları korumak ve bağımsızlık arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Ya ulus devletten yana olarak ulusal çıkarlarınızı savunup, ülkenizin her alanda bağımsızlığından yana olacaksınız…

Ya da ulus devleti yok etmek adına bugün olduğu gibi ulusal çıkarları ve bağımsızlığı görmezden geleceksiniz…

Ortası yok. 

 

 

07-10-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

30 Eylül 2024 Pazartesi

AH ŞU OKULLAR OLMASA…

 

AH ŞU OKULLAR OLMASA…

 

 

Son günlerde okulların durumuyla ilgili çok fazla haber çıktı. Hal böyle olunca yaraya biraz tuz basmak ister istemez zorunlu oluyor.

Hep söyleyegeldiğim bir şey var…

Öyle her derde deva, kadiri mutlak bir eğitim falan yok, öncelikle bunun bilinmesi gerekiyor.

Bu sadece bizde değil dünyada da yok.

Dünyanın hiç bir yerinde, ideolojiden, ülkenin ekonomik hedeflerinden bağımsız bir eğitim sistemi bulunmuyor.

Dolayısıyla önce ülkeyi yöneten ideolojiye, ekonomik hedeflerine bakılacak, sonrasında bunun nereye varabileceği konusunda bilgi sahibi olunacak.

Değilse…

Eğitim üzerine günlerce de tartışılsa, aylarca da konuşulsa, sonuç değişmiyor.

Bu yüzden olayları…

Sadece eğitimde değil, ülkenin hemen her konusuyla ilgili, olup biteni kavrayabilmek amacıyla mevcut siyasetin ideolojisini anlamak son derece önemli.

Eğer bu anlaşılmazsa…

Sadece eğitim ve okullar değil…

Hemen her türden konu, bugün siyaset sahnesinde yaşandığı gibi kayıkçı kavgasına dönüşür ve hiç bir şekilde sonuca da ulaştırılamaz dolayısıyla konuyu ideolojik olarak çözümlemek son derece anlamlı.

Burada hemen herkesin anlaması gerekiyor ki bu ideolojinin öncelikle ulus devlete karşı olup, ülkemizi Osmanlının son dönemlerindeki gibi etnik ve dinsel eyaletlerden oluşan bir federasyona dönüştürmek gibi bir hedefi bulunmaktadır. Bu da gizli bir şey olmayıp zaten son zamanlarda ittifakın küçük ortağı tarafından da pek çok kez ifade edilmektedir.

O yüzden de…

Türk ulus kimliği hemen her yerden silinip yok edilmeye çalışılırken sözde diğer kimliklerin rahatça ortaya çıkabilmesine de zemin hazırlanmaktadır.

Tabi olayın bir başka yönü de…

Bu ideolojinin devleti küçültmek gibi bir amacının da bulunması.

Bunu zaten iyi bir gözlemciyseniz kendiniz de pekala anlayabilirsiniz de…

İsterseniz okullardan başlayalım...

Şimdi şöyle bir düşünün…

Bir parti…

Hem ulus devlete karşı olup…

Hem de Ülkeyi etnik ve dinsel eyaletler federasyonuna dönüştürmek isterse…

Aynı zamanda devleti küçültmek gibi bir hedefi de bulunuyorsa.

Nasıl bir ekonomik model ister?

Devletin ekonomideki varlığını adım adım azaltırken, ülke pazarının tamamen küresel sermayeye teslim edilmesini değil mi?

İşte bugün, aynısı eğitimde de yapılmaktadır.

Devlet eğitimden adım adım çekilirken meydanı hemen her türden tarikat ve cemaatle…

Çeşitli özel şirketler ve pek çok yabancı devletin ülkemizde açtığı okullara bırakmaktadır ki…

Özellikle yabancı devlet okullarında karşılıklılık ilkesi olması devlet olmanın gereği iken…

Onda bile ne yazık ki tek taraflı olarak o okulların açılıp kendi eğitimlerini yapabilmelerine bile izin verilebilmiştir.

Zaten bugün ki eğitim sisteminde topluma ortak duygu ve düşünce kazandıracak Türk ulus bilincinin verildiği ulusal bir eğitim sistemi bulunmuyor…

Böyle olup öğrenciler ulus yerine, ümmet bilinciyle eğitilmeye çalışıldıklarından dolayı da yetişen öğrencilerimiz ulus kavramından habersiz oldukları gibi…

Tam bağımsızlık…

Ulusal egemenlik…

Cumhuriyeti koruma duygu ve düşüncesinden de yoksun bırakılmaktadırlar.

Diyebilirsiniz ki ya devlet okullarındaki ücretli, işin uzmanı olmayan öğretmenlerle…

Okullarda olması gereken, yardımcı personelin azlığı ya da yokluğu yanında devlet okullarının temiz olamaması, bununla ilintili olabilir mi?

Elbette…

Herkese eşit, kaliteli, temiz, bakımlı, ulaşılabilir bir devlet okul sistemi olsa, yerli ve yabancı özel okullar talep bulabilir mi?

İşte devletin eğitimden çekilerek, okullarının pek çok şeyden yoksun bırakılmasının amacı, tam olarak da budur.

Bilinmeli ki devletin herkese eşit, kaliteli eğitimi devlete bağlılık ve millete borçluluk duygusu uyandırırken…

Yerli ve yabancı özel okullar da…

O okullar hangi şirket, devlet ya da tarikat ve cemaatinse ona karşı bağlılık ve borçluluk duygusu uyandıracaktır.

Demek istediğim…

Devletin kaliteli ulusal eğitimi, ulus devlet ve ulusal kimliği korumayı…

Eğitimin tarikat ve cemaatlerle yerli ve yabancı sermayeye bırakılması da, ulus yapısının parçalanması ve çok kimlikliliği amaçlamaktadır…

 

30-09-2024

Nusret KEBAPÇI

22 Eylül 2024 Pazar

AHMAĞA ANLATIR GİBİ…

 

AHMAĞA ANLATIR GİBİ…

 

 

Geçtiğimiz günlerde bir parti genel başkanı açıklama yaparak üstüne basa basa Anayasanın 4. Maddesinin kaldırılmasını istediklerini…

Üstelik “Ahmağa anlatır gibi tekrar ediyorum.” diyerek açıkladı.

Şimdi burada ilginç olan şey Ahmaklık konusu.

Evet, burada kim ahmak?

Ya da özellikle cumhuriyetçi ve laik kesimden birileri neden bu kavramı üzerlerine aldılar?

Doğrusu ilginç.

Aslına bakarsanız bu bana geçmişte Aziz Nesin’in “Toplumun yüzde 60’ının aptal olduğunu” açıkladığı konuşmasını hatırlattı.

Çünkü orada da kendilerini o aptal oranının içinde gören birileri, hemen karşı atağa geçtiler…

Yanıt vermeye çalıştılar.

Hatta o konuşma üzerine davalar bile açıldı.

Davalar açıp çok sert tepki gösterenler, kendilerini o yüzde 60’ın temsilcileri olarak görmekteydiler.

Değilse ne demeye tepki gösterilsin, değil mi?

Gelelim Ahmaklık konusuna…

Aslına bakarsanız burada da aynı mantık geçerli…

Şimdi şöyle bir düşünün…

Bu partinin eyalet sistemi istediğini…

Anadilde eğitim talebi olduğunu…

Tarihte de ülkeyi işgal eden işgalcilerle hiçbir sorunlarının olmadığı gibi sadece genç Türkiye Cumhuriyetine karşı savaştıklarını da biliyoruz…

Tabi aynı zamanda…

Türk Ulus kimliğine düşman olup çok kimliklilikten çok kültürlülükten yana olduklarını da…

Şimdi söyleyin…

Tüm bunları bilerek siyasi ve ideolojik olarak tavır koyup mücadele ederek Ülkenin bölünmez bütünlüğünü kararlı bir şekilde savunanlar mı? Ahmak durumuna konuluyor…

Yoksa

Bu partinin Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirerek Türk ulus devlet yapısına son vermeyi amaçlayıp…

Ülkeyi etnik ve dinsel eyaletlere ayıracaklarını anlamayanlar mı?

Tabi bu arada hazır konu açılmışken şu anayasa değişikliği konusuna değinmemek olmaz.

Ne diyorlar?

Darbe anayasası.

Üstelik Anayasanın neredeyse yüzde 90’ı değiştiği halde…

Aslında yapılmak istenen, Türk ulus devletine son vermek ama olsun…

Biz devam edelim.

Sizce bir ülkede meclis çoğunluğunu elde eden partinin her aklına geldiği…

Ya da canı her istediği zaman…

Veya bazı maddeleri beğenmediğinde, anayasa değiştirilebilir mi?

Bence hayır.

Ya tamamıyla baştan sona yeni bir anayasa yapmak…

Kanımca o hiç mümkün değil.

Anayasalar tüm dünyada, ya bir darbe olduğunda…

Ya da savaştan çıkıldığında kurucu meclis seçilerek yapılır, öyle herkesin kafasına estiği zaman değil…

Bu işin bir yanı.

Peki, şu anda mecliste bulunan tüm partilere mensup milletvekilleri, seçildiklerinde, bu mevcut anayasaya uyacaklarına ilişkin namus ve şerefleri üzerine yemin etmediler mi?

Bu durumda meclisteyken bağlı kalmaları gereken anayasayı yok sayarak yeni anayasa yapılması, mevcut anayasaya darbe anlamına gelmez mi?

Öyle ya…

Silahla değiştirilince darbe oluyorsa…

Çoğunluk oyuyla değiştirilince neden olmasın?

Ama bilinmeli ki gerek ilk dört maddenin değiştirilmesi, gerekse yeni bir anayasa…

Yeni bir rejim demektir aynı zamanda.

Yani  

Türk ulus devleti yok edilirken, çok kimlikli, çok kültürlü federasyona gidiyoruz…

Hem de koşar adım.

 

19-09-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

16 Eylül 2024 Pazartesi

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

Bir kaç gün önce 12 Eylül 1980 darbesinin 44. Yıl dönümüydü.

Ülkemiz tarihi açısından gerek siyasi…

Gerek ideolojik…

Gerekse de ekonomik anlamda çok büyük, hatta keskin bir dönüş sayılabilecek bu darbe aklınıza geldiğinde, gözünüzün önüne neler geliyor?

Bence biraz düşünelim ama isterseniz her darbe gibi bu darbeyi de oluşturan koşulları aklımızdan çıkarmadan…

Zaten bilinmeli ki…

Dünyanın neresinde olursa olsun, darbeyi planlayanlar bu darbeye ihtiyaç oluşturacak koşulları da inanın çok öncesinden planlamışlardır.

Peki, 12 Eylül darbesine ihtiyaç oluşturacak koşullar neydi ki darbe toplumda genel olarak kabul gördü.

Belki bunu söylediğim zaman, yaşı 60’ın altında olanlar çok hatırlayamaz ama…

Darbe için öyle koşullar yaratılmıştı ki gerçekten korkunç.

Ülke deyim yerindeyse ikiye bölünmüştü.

Özellikle gençliğin bir araya gelip tartışarak düşünce üretmesi gibi bir ortam tamamıyla yok edilip, hemen her günün haber bültenlerini gençlik çatışmalarıyla ölenlerin haberleri dolduruyor…

Okullarda öğrenciler birbirlerini okullara sokmayıp karşı görüşten öğrencilerin okumalarını engelliyorlardı.

Memleket o haldeydi ki…

Mahalleler siyasi gruplar arasında bölünmüş…

Okullar kimin bölgesinde kalmışsa onun egemenliğine girmiş…

İnsanlar sabah okula gönderdiği çocuğunun eve salimen dönüp dönemeyeceğini haber bültenlerinden öğrenir hale gelmişti…

Derken darbe oldu.

Burada en ilginç olan…

Daha bir gün öncesinde bile çatışmalar tüm yoğunluğuyla sürüp…

Okullar bombalanıyorken

Sadece darbenin televizyondan bir bildiriyle açıklanmasıyla; tek bir kurşun bile atılmadan memleketin tamamıyla sükûnete kavuşması…

Sizce de ilginç değil mi?

Ama o ana kadar olanlarla darbeye zemin hazırlanmıştı ya önemli olan oydu…

Sonrasını o yılları yaşayanlar bilir…

Sürgünler…

Cezaevleri…

Ölümler…

Kaybedilen insanlar,  hep o dönemin topluma yaşattıklarıydı.

Bu darbeler konusu gündeme gelince…

Sanıyorum olayların şiddetinden olsa gerek çok akla gelmeyen ama zaten yapılış amacını da kapsayan…

Toplumda ekonomik ve sosyal yapının değiştirilmesi konusu çok düşünülmez.

Ancak…

Darbelerin gerçekteki amacı:

Toplumda şok etkisi yaratılarak

Ulusal ekonomilerin yıkıma uğratılıp, ülkenin uluslararası sermayenin talanına açılması yanında…

Toplumsal yapının da buna uygun bir şekilde ulusal ve sınıf kimliğine düşman ulus öncesi örgütlere yani tarikat ve cemaatlere bırakılmasıdır.

Yani bugün devam eden ulusal ekonomimizin yok edilip ulusal kimliğimizin ortadan kaldırılması sürecinin başlangıcı 12 Eylül’dür…

İsterseniz tam burada 12 Eylül’le doğrudan ilişkili AET üyesi ülkelerle yapılan bir anlaşmadan bahsedelim ki oldukça önemli…

Yıl 1963

Bugünün AB üyesi o zamanın AET üyesi ülkelerle bir antlaşma imzalanıyor, adı da Ankara Antlaşması.

Antlaşmaya göre Türkiye 20 yıllık süre içinde belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek…

Süre bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye koşulsuzca açacaktır.

1963 yılında imzalanan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman dersiniz?

1983

Tesadüf mü?

Elbette hayır.

Yani 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme, yabancı sermayeye karşı olan ne kadar sendika…

Meslek odası

Dernek varsa kapatılmış…

Baskı altına alınmış…

Ülke yabancı sermaye açısından tam anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Demek istediğim…

Sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin asıl amacı, Ulusal ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip, baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyerek

Ülkeleri emperyalist yağmaya açık hale getirmektir.

Adı ve söylemdeki amaçları ne olursa olsun amaç budur.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

16-09-2024

Nusret KEBAPÇI