14 Ekim 2024 Pazartesi

İSRAİL TÜRKİYE’YE SALDIRIR MI?

 

İSRAİL TÜRKİYE’YE SALDIRIR MI?

 Hani son günlerde en yetkili ağızlardan sıklıkla dile getiriliyor ya o yüzden sordum…

Sahi bu soruyu ciddiye alan olur mu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bir devlet en kötü zamanında bile desteğini gördüğü bir devlete…

O ülke yöneticileri eğer aklını kaçırmış değillerse ne demeye saldırsınlar ki…

Üstelik başında Yahudi cesaret madalyası almış bir liderleri varken…

Doğrusunu isterseniz…

Ülke yöneticilerimizin İsrail karşıtı söylemleri de tamamen iç politikaya yönelik olup İsrail’e yaptırım anlamında hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Değilse…

Kimse İsrail’e tepki koyup gerçekte Gazze’nin yanında falan değil.

Geçtiğimiz günlerde hatırlayacağınız üzere ülkemize bir siber saldırı olmuş ve tüm vatandaşlarımızın kimlik…

Ehliyet…

Pasaport bilgileri, çeşitli sosyal mecralarda satılır hale gelivermişti.

Şimdi öğreniyoruz ki…

Devletin tüm kurumlarının en özel, hatta askeri bilgilerinin bile siber güvenlik korumasını biz bir İsrail şirketine verivermişiz.

Yani adamlar devletimizin en gizli özel olması gereken bilgilerimize bile sahip.

Sizce de bu durumda girerler mi?

Müdahale ederler mi gibi bir soruyu sormanın herhangi bir mantığı var mı?

Adamlar çoktan içimizdeymişler de sadece haberimiz yokmuş.

Tabi bu bizdeki İsrail aşkının ilk göstergesi değil…

Dahası da var.

Hatırlarsınız bir zamanlar güney sınırımızda mayınlar temizlenecek ve biz de bu temizleme karşılığında bu İsrail şirketine o araziyi 49 yıllığına tarım yapması için kiraya verecektik…

Yani biraz direnişle karşılaşmamış olsaydı…

Bugün biz İsrail’le sınır komsusu oluverecektik.

Şu anda bile

Azerbaycan petrolünün bizim üzerimizden İsrail’e gittiği, onların tank, top ve Gazze halkının bombalayan uçaklarının yakıtının bizim tarafımızdan sağlandığı…

Ayrıca

Kürecikte bulunan radar istasyonuyla da İsrail’e bilgi akışının Türkiye üzerinden sağlandığı düşünülünce…

Kimin tarafında olduğumuz, üstelik BOP’ la ilgili görevlerimizin devam ettiği, çok açık değil mi?

Hafızaları tazelemek adına soruyorum…

Sahi bu BOP neydi?

Hatırlayanlar bilir…

Açık adı Büyük Ortadoğu Projesi olan bu ABD projesine göre İsrail çevre ülkeleri işgal ederek büyüyecek ve bölgenin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olarak emperyal bir güç haline gelecek…

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 Müslüman ülke de ekonomik ve sosyal olarak istikrarsızlaştırılırken

İsrail’in hegemonyasına boyun eğecek şekilde yapısına göre etnik ve mezhepsel farklılıkları ön plana çıkarılarak parçalanacaktı…

Burada da öncelikli hedef…

Bölgede İsrail’in karşısında tutarlı, net, ulusal tutum gösteren

Irak…

Suriye ve Libya’ydı.

Eğer bugün İsrail bölgede istediği gibi hiç bir engelle karşılaşmadan at oynatabiliyor…

Dilediği ülkeyi…

ABD ve AB’ye dayanarak vurabiliyorsa…

Bunda bizim bu ülkelerin parçalanmasındaki payımız asla yadsınamaz…

Yadsınamamalı da…

Tabi bunu düşünürken bir zamanların ekonomik siyasi ve askeri anlamda güçlü ve tüm bölge ülkelerine örnek olabilen Ülkemizin, ekonomik sosyal ve askeri olarak zayıflatılıp milyonlarca yabancının içeriye doldurularak istikrarsızlaştırılmasını da unutmadan…

Aslında emperyalizme karşı tavır her ülke için mihenk taşıdır…

Kendi ülkenizle birlikte diğer ülkelerin de ulusal bütünlüğünü savunursanız emperyalizmin karşısında…

Ulus kimliğinizi yok sayarak etnik ve mezhepsel kimlikçilik yapıyorsunuz da hizmetinde olursunuz …

 

14-10-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

7 Ekim 2024 Pazartesi

YUNAN DATÇA’YA ÇIKABİLİYORSA…

 

YUNAN DATÇA’YA ÇIKABİLİYORSA…

 

 

Diyelim ki iktidarda bulunan siyasi parti, ulus devleti ve ulus kimliğimizi yok etmek isterse, ne ya da neler yapar?

Bence buna biraz kafa yormak, hatta biraz da değil çok yormak gerekiyor.

Gerekiyor ki yapılmak istenen anlaşılsın ve cumhuriyet, ulus devlet sonsuza kadar yaşayabilsin.

Değilse çok uzun olmayan bir süreçte yok olması kaçınılmaz gibi görünmektedir.

Hani bir zamanlar komşularla sıfır sorun gibisinden bir dış politikamız vardı ya…

Bazıları bu politika tanımını duyunca sandılar ki komşularla sorun yaşanmayacak, her şey karşılıklı dostluk içinde çözülecek ama ne yazık ki işin aslı öyle değildi.

Tabi bu politikadan itibaren biz BOP kapsamında birilerinin taşeronu olarak pek çok ülkeye müdahale ettik…

Üstelik tamamı ABD’nin hedefinde olup BOP kapsamında parçalanmak istenen Müslüman ülkelere…

Onların bugünkü parçalanmış hallerinde,  bundan dolayı da İsrail’in bölgede rahatça at oynatmasında…

Ülkelerinde tam bir egemenlik sağlayamamalarında çok önemli bir payımız var ama konu bu da değil.

Buraya neden geldik

Geçtiğimiz günlerde Muğla’nın güzel ilçelerinden Datça’ya Yunan sahil güvenlik botu geldi üstelik izinsiz…

Ve kimsenin haberi olmadan.

Ayrıca iki kez.

Siz bu konuda ülkemizi yönetenlerden herhangi bir tepki…

Kınama…

Protesto falan duydunuz mu?

Elbette duymadınız.

Bu tepki konusuna tekrar geleceğiz ama…

İşin doğrusu…

Kara sınırlarımızın yolgeçen hanı olduğunu, ülkemize kaçak giren değil, bilinçli olarak sokulan, milyonlarca Suriyeli ve Afganlıyı gördük görmesine ancak…

Görüyoruz ki deniz sınırlarımız da ondan çok farklı değilmiş.

Normalde bu Yunan sahil güvenlik botu olayının kara sularımıza girildiği anda çözülmesi gerekiyordu ama…

Ne yazık ki adamlar kıyılarımıza ayak basabildikleri gibi hiç kimse fark etmeden de geri dönebildiler…

İşin garibi Türkiye olarak bunu bir amatör kameradan öğreniyoruz.

Aslında şaşırmamak gerekiyor…

Devletin o kadar istihbaratı, ordusu falan olduğu halde, 15 Temmuz darbesini bile enişteden öğrenmemiş miydik?

Neyse, devam edelim…

Bu komşularla sıfır sorun konusunun  “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibisinden komşularla iyi geçinip karşılıklı anlayışla sorunların çözüleceğiyle hiçbir alakası yoktu…

Neyle alakası vardı biliyor musunuz?

O ülkeler her ne yaparsa yapsın hatta Ege’deki adalarımızı işgal altında bulundurup Ülkemiz üzerindeki hedeflerini açıkça dile getirmiş olsalar bile…

Hiçbir şekilde bu konunun ülke gündemine getirilmemesi, toplumun bu konuda net, doğru bilgi sahibi olmaması gerekiyordu ki, yıllardır adım adım yok etmeye, hafızalardan silmeye çalıştıkları Türk Ulus kimliği tekrar uyanıp canlanmasın.

Bu yüzden adalarımızın işgaline tepki konulmuyor…

Hiçbir taviz vermedikleri halde o ülkeler ziyaret ediliyor…

Yunan askeri botu görmezden geliniyor…

Biliyorlar ki o sorunlarla ilgili en küçük bir açıklama, halkta tepki uyandıracak, milli duygular yoğunlaşıp ayağa kalkılacak…

Ve 20 küsur yıldır haşlanmış kurbağa misali adım adım yok etmeye çalıştıkları,

Milli kimliği unutturma çabaları da boşa gidecektir…

Böyle olunca da Türk ulus devletini yok ederek çok kimlikli bir federasyon hayalleri de haliyle sona erecektir.

Aslına bakarsanız Türk ulus devletini savunmakla, ulusal çıkarları korumak ve bağımsızlık arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Ya ulus devletten yana olarak ulusal çıkarlarınızı savunup, ülkenizin her alanda bağımsızlığından yana olacaksınız…

Ya da ulus devleti yok etmek adına bugün olduğu gibi ulusal çıkarları ve bağımsızlığı görmezden geleceksiniz…

Ortası yok. 

 

 

07-10-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

30 Eylül 2024 Pazartesi

AH ŞU OKULLAR OLMASA…

 

AH ŞU OKULLAR OLMASA…

 

 

Son günlerde okulların durumuyla ilgili çok fazla haber çıktı. Hal böyle olunca yaraya biraz tuz basmak ister istemez zorunlu oluyor.

Hep söyleyegeldiğim bir şey var…

Öyle her derde deva, kadiri mutlak bir eğitim falan yok, öncelikle bunun bilinmesi gerekiyor.

Bu sadece bizde değil dünyada da yok.

Dünyanın hiç bir yerinde, ideolojiden, ülkenin ekonomik hedeflerinden bağımsız bir eğitim sistemi bulunmuyor.

Dolayısıyla önce ülkeyi yöneten ideolojiye, ekonomik hedeflerine bakılacak, sonrasında bunun nereye varabileceği konusunda bilgi sahibi olunacak.

Değilse…

Eğitim üzerine günlerce de tartışılsa, aylarca da konuşulsa, sonuç değişmiyor.

Bu yüzden olayları…

Sadece eğitimde değil, ülkenin hemen her konusuyla ilgili, olup biteni kavrayabilmek amacıyla mevcut siyasetin ideolojisini anlamak son derece önemli.

Eğer bu anlaşılmazsa…

Sadece eğitim ve okullar değil…

Hemen her türden konu, bugün siyaset sahnesinde yaşandığı gibi kayıkçı kavgasına dönüşür ve hiç bir şekilde sonuca da ulaştırılamaz dolayısıyla konuyu ideolojik olarak çözümlemek son derece anlamlı.

Burada hemen herkesin anlaması gerekiyor ki bu ideolojinin öncelikle ulus devlete karşı olup, ülkemizi Osmanlının son dönemlerindeki gibi etnik ve dinsel eyaletlerden oluşan bir federasyona dönüştürmek gibi bir hedefi bulunmaktadır. Bu da gizli bir şey olmayıp zaten son zamanlarda ittifakın küçük ortağı tarafından da pek çok kez ifade edilmektedir.

O yüzden de…

Türk ulus kimliği hemen her yerden silinip yok edilmeye çalışılırken sözde diğer kimliklerin rahatça ortaya çıkabilmesine de zemin hazırlanmaktadır.

Tabi olayın bir başka yönü de…

Bu ideolojinin devleti küçültmek gibi bir amacının da bulunması.

Bunu zaten iyi bir gözlemciyseniz kendiniz de pekala anlayabilirsiniz de…

İsterseniz okullardan başlayalım...

Şimdi şöyle bir düşünün…

Bir parti…

Hem ulus devlete karşı olup…

Hem de Ülkeyi etnik ve dinsel eyaletler federasyonuna dönüştürmek isterse…

Aynı zamanda devleti küçültmek gibi bir hedefi de bulunuyorsa.

Nasıl bir ekonomik model ister?

Devletin ekonomideki varlığını adım adım azaltırken, ülke pazarının tamamen küresel sermayeye teslim edilmesini değil mi?

İşte bugün, aynısı eğitimde de yapılmaktadır.

Devlet eğitimden adım adım çekilirken meydanı hemen her türden tarikat ve cemaatle…

Çeşitli özel şirketler ve pek çok yabancı devletin ülkemizde açtığı okullara bırakmaktadır ki…

Özellikle yabancı devlet okullarında karşılıklılık ilkesi olması devlet olmanın gereği iken…

Onda bile ne yazık ki tek taraflı olarak o okulların açılıp kendi eğitimlerini yapabilmelerine bile izin verilebilmiştir.

Zaten bugün ki eğitim sisteminde topluma ortak duygu ve düşünce kazandıracak Türk ulus bilincinin verildiği ulusal bir eğitim sistemi bulunmuyor…

Böyle olup öğrenciler ulus yerine, ümmet bilinciyle eğitilmeye çalışıldıklarından dolayı da yetişen öğrencilerimiz ulus kavramından habersiz oldukları gibi…

Tam bağımsızlık…

Ulusal egemenlik…

Cumhuriyeti koruma duygu ve düşüncesinden de yoksun bırakılmaktadırlar.

Diyebilirsiniz ki ya devlet okullarındaki ücretli, işin uzmanı olmayan öğretmenlerle…

Okullarda olması gereken, yardımcı personelin azlığı ya da yokluğu yanında devlet okullarının temiz olamaması, bununla ilintili olabilir mi?

Elbette…

Herkese eşit, kaliteli, temiz, bakımlı, ulaşılabilir bir devlet okul sistemi olsa, yerli ve yabancı özel okullar talep bulabilir mi?

İşte devletin eğitimden çekilerek, okullarının pek çok şeyden yoksun bırakılmasının amacı, tam olarak da budur.

Bilinmeli ki devletin herkese eşit, kaliteli eğitimi devlete bağlılık ve millete borçluluk duygusu uyandırırken…

Yerli ve yabancı özel okullar da…

O okullar hangi şirket, devlet ya da tarikat ve cemaatinse ona karşı bağlılık ve borçluluk duygusu uyandıracaktır.

Demek istediğim…

Devletin kaliteli ulusal eğitimi, ulus devlet ve ulusal kimliği korumayı…

Eğitimin tarikat ve cemaatlerle yerli ve yabancı sermayeye bırakılması da, ulus yapısının parçalanması ve çok kimlikliliği amaçlamaktadır…

 

30-09-2024

Nusret KEBAPÇI

22 Eylül 2024 Pazar

AHMAĞA ANLATIR GİBİ…

 

AHMAĞA ANLATIR GİBİ…

 

 

Geçtiğimiz günlerde bir parti genel başkanı açıklama yaparak üstüne basa basa Anayasanın 4. Maddesinin kaldırılmasını istediklerini…

Üstelik “Ahmağa anlatır gibi tekrar ediyorum.” diyerek açıkladı.

Şimdi burada ilginç olan şey Ahmaklık konusu.

Evet, burada kim ahmak?

Ya da özellikle cumhuriyetçi ve laik kesimden birileri neden bu kavramı üzerlerine aldılar?

Doğrusu ilginç.

Aslına bakarsanız bu bana geçmişte Aziz Nesin’in “Toplumun yüzde 60’ının aptal olduğunu” açıkladığı konuşmasını hatırlattı.

Çünkü orada da kendilerini o aptal oranının içinde gören birileri, hemen karşı atağa geçtiler…

Yanıt vermeye çalıştılar.

Hatta o konuşma üzerine davalar bile açıldı.

Davalar açıp çok sert tepki gösterenler, kendilerini o yüzde 60’ın temsilcileri olarak görmekteydiler.

Değilse ne demeye tepki gösterilsin, değil mi?

Gelelim Ahmaklık konusuna…

Aslına bakarsanız burada da aynı mantık geçerli…

Şimdi şöyle bir düşünün…

Bu partinin eyalet sistemi istediğini…

Anadilde eğitim talebi olduğunu…

Tarihte de ülkeyi işgal eden işgalcilerle hiçbir sorunlarının olmadığı gibi sadece genç Türkiye Cumhuriyetine karşı savaştıklarını da biliyoruz…

Tabi aynı zamanda…

Türk Ulus kimliğine düşman olup çok kimliklilikten çok kültürlülükten yana olduklarını da…

Şimdi söyleyin…

Tüm bunları bilerek siyasi ve ideolojik olarak tavır koyup mücadele ederek Ülkenin bölünmez bütünlüğünü kararlı bir şekilde savunanlar mı? Ahmak durumuna konuluyor…

Yoksa

Bu partinin Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirerek Türk ulus devlet yapısına son vermeyi amaçlayıp…

Ülkeyi etnik ve dinsel eyaletlere ayıracaklarını anlamayanlar mı?

Tabi bu arada hazır konu açılmışken şu anayasa değişikliği konusuna değinmemek olmaz.

Ne diyorlar?

Darbe anayasası.

Üstelik Anayasanın neredeyse yüzde 90’ı değiştiği halde…

Aslında yapılmak istenen, Türk ulus devletine son vermek ama olsun…

Biz devam edelim.

Sizce bir ülkede meclis çoğunluğunu elde eden partinin her aklına geldiği…

Ya da canı her istediği zaman…

Veya bazı maddeleri beğenmediğinde, anayasa değiştirilebilir mi?

Bence hayır.

Ya tamamıyla baştan sona yeni bir anayasa yapmak…

Kanımca o hiç mümkün değil.

Anayasalar tüm dünyada, ya bir darbe olduğunda…

Ya da savaştan çıkıldığında kurucu meclis seçilerek yapılır, öyle herkesin kafasına estiği zaman değil…

Bu işin bir yanı.

Peki, şu anda mecliste bulunan tüm partilere mensup milletvekilleri, seçildiklerinde, bu mevcut anayasaya uyacaklarına ilişkin namus ve şerefleri üzerine yemin etmediler mi?

Bu durumda meclisteyken bağlı kalmaları gereken anayasayı yok sayarak yeni anayasa yapılması, mevcut anayasaya darbe anlamına gelmez mi?

Öyle ya…

Silahla değiştirilince darbe oluyorsa…

Çoğunluk oyuyla değiştirilince neden olmasın?

Ama bilinmeli ki gerek ilk dört maddenin değiştirilmesi, gerekse yeni bir anayasa…

Yeni bir rejim demektir aynı zamanda.

Yani  

Türk ulus devleti yok edilirken, çok kimlikli, çok kültürlü federasyona gidiyoruz…

Hem de koşar adım.

 

19-09-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

16 Eylül 2024 Pazartesi

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

Bir kaç gün önce 12 Eylül 1980 darbesinin 44. Yıl dönümüydü.

Ülkemiz tarihi açısından gerek siyasi…

Gerek ideolojik…

Gerekse de ekonomik anlamda çok büyük, hatta keskin bir dönüş sayılabilecek bu darbe aklınıza geldiğinde, gözünüzün önüne neler geliyor?

Bence biraz düşünelim ama isterseniz her darbe gibi bu darbeyi de oluşturan koşulları aklımızdan çıkarmadan…

Zaten bilinmeli ki…

Dünyanın neresinde olursa olsun, darbeyi planlayanlar bu darbeye ihtiyaç oluşturacak koşulları da inanın çok öncesinden planlamışlardır.

Peki, 12 Eylül darbesine ihtiyaç oluşturacak koşullar neydi ki darbe toplumda genel olarak kabul gördü.

Belki bunu söylediğim zaman, yaşı 60’ın altında olanlar çok hatırlayamaz ama…

Darbe için öyle koşullar yaratılmıştı ki gerçekten korkunç.

Ülke deyim yerindeyse ikiye bölünmüştü.

Özellikle gençliğin bir araya gelip tartışarak düşünce üretmesi gibi bir ortam tamamıyla yok edilip, hemen her günün haber bültenlerini gençlik çatışmalarıyla ölenlerin haberleri dolduruyor…

Okullarda öğrenciler birbirlerini okullara sokmayıp karşı görüşten öğrencilerin okumalarını engelliyorlardı.

Memleket o haldeydi ki…

Mahalleler siyasi gruplar arasında bölünmüş…

Okullar kimin bölgesinde kalmışsa onun egemenliğine girmiş…

İnsanlar sabah okula gönderdiği çocuğunun eve salimen dönüp dönemeyeceğini haber bültenlerinden öğrenir hale gelmişti…

Derken darbe oldu.

Burada en ilginç olan…

Daha bir gün öncesinde bile çatışmalar tüm yoğunluğuyla sürüp…

Okullar bombalanıyorken

Sadece darbenin televizyondan bir bildiriyle açıklanmasıyla; tek bir kurşun bile atılmadan memleketin tamamıyla sükûnete kavuşması…

Sizce de ilginç değil mi?

Ama o ana kadar olanlarla darbeye zemin hazırlanmıştı ya önemli olan oydu…

Sonrasını o yılları yaşayanlar bilir…

Sürgünler…

Cezaevleri…

Ölümler…

Kaybedilen insanlar,  hep o dönemin topluma yaşattıklarıydı.

Bu darbeler konusu gündeme gelince…

Sanıyorum olayların şiddetinden olsa gerek çok akla gelmeyen ama zaten yapılış amacını da kapsayan…

Toplumda ekonomik ve sosyal yapının değiştirilmesi konusu çok düşünülmez.

Ancak…

Darbelerin gerçekteki amacı:

Toplumda şok etkisi yaratılarak

Ulusal ekonomilerin yıkıma uğratılıp, ülkenin uluslararası sermayenin talanına açılması yanında…

Toplumsal yapının da buna uygun bir şekilde ulusal ve sınıf kimliğine düşman ulus öncesi örgütlere yani tarikat ve cemaatlere bırakılmasıdır.

Yani bugün devam eden ulusal ekonomimizin yok edilip ulusal kimliğimizin ortadan kaldırılması sürecinin başlangıcı 12 Eylül’dür…

İsterseniz tam burada 12 Eylül’le doğrudan ilişkili AET üyesi ülkelerle yapılan bir anlaşmadan bahsedelim ki oldukça önemli…

Yıl 1963

Bugünün AB üyesi o zamanın AET üyesi ülkelerle bir antlaşma imzalanıyor, adı da Ankara Antlaşması.

Antlaşmaya göre Türkiye 20 yıllık süre içinde belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek…

Süre bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye koşulsuzca açacaktır.

1963 yılında imzalanan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman dersiniz?

1983

Tesadüf mü?

Elbette hayır.

Yani 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme, yabancı sermayeye karşı olan ne kadar sendika…

Meslek odası

Dernek varsa kapatılmış…

Baskı altına alınmış…

Ülke yabancı sermaye açısından tam anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Demek istediğim…

Sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin asıl amacı, Ulusal ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip, baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyerek

Ülkeleri emperyalist yağmaya açık hale getirmektir.

Adı ve söylemdeki amaçları ne olursa olsun amaç budur.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

16-09-2024

Nusret KEBAPÇI

9 Eylül 2024 Pazartesi

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

 

Yeni mezun teğmenler yemin töreninde geleneksel olarak kılıç çekmelerinin yanında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını da atınca birileri çok korktu.

O kadar ki bir zaman nasıl bir tepki verebileceklerini bile bilemediler.

Ancak birileri daha çok korkmuş olsa gerek ki…

“Hemen hesap sorulmalı…”

“Soruşturma açılmalı” gibisinden tepkiler vermek yanında bunların ordudan bile atılabileceklerini söyleyenler bile oldu.

Tabi bununla birlikte topluma da bunun siyaset olduğu…

Mustafa Kemal’in askeri olmanın çok ağır bir cezayı gerektirdiği mesajı da verilmiş oldu…

Ne kadar etkili olabilecekler?

Önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz.

Pek çoğunuz hatırlar…

Ergenekon, Balyoz ve sonrasında çeşitli adlarla yapılan operasyonların amacı neydi?

Sözde askeri vesayeti bitirmek gerekçesiyle ordunun ulus çıkarlarını savunması, ulusal konularda bağımsız tavır alabilmesini önleyip

Orduyu tamamen siyasileştirerek siyasi iktidarın güdümüne sokmak…

Birilerinin o dönemde  “ABD ile birlikte Türk Ordusunu kafesledik “ diyebilmelerinin de.

AB ilerleme raporlarında “asker ülke konusunda konuşmamalı sadece sivil otoritenin emri altına girmeli” yazmalarının da tek amacı buydu…

Çünkü o günlerde ordu PKK’ya AB desteği konusunda konuşabiliyor…

ABD’nin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunlar pek çok komutan tarafından dile getirilebiliyor…

Hatta açılıma bile tepki gösterilebiliyordu.

O kadar ki…

ABD’nin hazırladığı 1 Mart tezkeresi bile komutanlardan tepki görebiliyordu.

Ancak birileri ulusal çıkarların savunulmasından fena halde rahatsızdı.

Bu böyle olmamalı…

Her kafadan bir ses çıkmamalı…

Ülkeyi yöneten kişinin tek başına verebileceği karar, hemen her konuda belirleyici olmalıydı…

Gerekirse büyük çıkarlar için meclis bile devre dışı bırakılıp memleket kararnamelerle bile idare edilebilmeliydi…  

Şimdi arkanıza yaslanarak şöyle bir düşünün…

Önceki gibi ordunun ulusal çıkarlarda etkili olup siyasete bulaştırılmadığı koşullar olmuş olsaydı…

BOP ’da etkili olunup ABD’nin aleti olarak Suriye’ye bu kadar kolay müdahale edilebilir miydi?

Ya Libya için ABD’ye destek…

Afganistan’da ortaklık…

Sahi olabilir miydi?

Ya Cumhuriyet’in Devrim Yasalarına rağmen hemen her türden tarikat ve cemaatin holdingleşerek…

Eğitim ve öğretime egemen olabilmeleri…

Okullar yurtlar kurabilmeleri…

Yani cumhuriyet yurttaşı değil de tarikat ve cemaat müridi yetiştirebilmeleri mümkün müydü?

Ya stratejik olarak yaşamsal önemi olan…  

Enerjiden haberleşmeye, gıdadan toprak satışına kadar hemen her şeyin piyasaya bırakılıp üretimin neredeyse tamamen bitirilerek ithalata dayanılması, ülkemizin denize açılan kapısı olan limanların yabancılara satılması…

Askeri açıdan bile çok önemli olan madenlerin çıkartılmasının yabancılara verilebilmesi…

Olabilir miydi?

Peki

Ya ülkemiz demografik yapı yanında ulusal kimliğimizi de yok edecek boyutta…

Ortak çıkar ve kültürümüzün olmadığı ve sırf AB ülkelerinin rahat etmesi karşılığında ülkemize milyonlarca yabancının koşulsuz doldurulması…

İnanın o da olamazdı.

Doğrusunu isterseniz…

Mustafa Kemal’in askeri olup olmamak konusu Ülkenin ulusal çıkarlarını mı? Yoksa küresel sermayenin çıkarlarını mı savunduğunuz anlamda belirleyicidir…

Yani

Ya Cumhuriyeti, laikliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, Ulusal yapınızı savunarak Mustafa Kemal’in askeri olacaksınız…

Ya da Cumhuriyete…

Bağımsızlığa…

Laikliğe…

Ulus yapımıza düşman olup saldırarak, Küresel sermayenin askeri…  

Ortası yok!

 

10-09-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

29 Ağustos 2024 Perşembe

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

23 Ağustos 1925 tarihinde Atatürk, Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı gezilerle Şapka ve Kılık Kıyafet devrimini başlatmış ve bunun ulus devlet oluşmasında ne kadar önemli olduğu konusunda halkı bilgilendirmişti…

Doğrusunu isterseniz…

Ülkemizde pek çok insan anlayamasa da gerek Şapka Devrimi’nin…

Gerekse

Kılık Kıyafet Devrimi’nin Uluslaşma açısından anlamı çok büyüktür.

Belki konu şapka olunca ya da kılık kıyafet…

Bazıları yıllardır olduğu gibi…

“Kılık kıyafette devrîm mi olur?”

“Şapka neden bu kadar önemli.” Gibisinden konuya alaycı yaklaşabilirler.

Veya

“Bazı hocalar şapka takmadığı için asıldı.” Türünden tamamen uydurma hikâyelerle size tepki de koyabilirler ancak tüm bunlara rağmen bilinmesi gerekiyor ki…

Bu iki konudaki devrimler ve bunların yasalaşması, uluslaşma açısından dönüm noktasıdır desek kesinlikle yanlış olmaz.

Şöyle bir düşünün.

Bir ülkede yaşıyorsunuz ve orada özellikle kamuda çalışanlar başlarında toplumsal statülerini…

Dini inançlarını…

Etnik kimliklerini ifade eden çeşitli başlıklar takıyorlar.

Böyle olunca ortaya çok farklı kıyafetleriyle bir anlamda her türden etnik ve dini kimliğin memuru oldukları gibi bir tablo ortaya çıkmaktaydı.

Bu nedenle memur ve milletvekilleri…

Yasadan sonra herhangi bir etnik kimlik, tarikat ve cemaatin değil…

Bu tür farklılıklardan uzak olup sadece ulusun memuru olacaklardı.

Ve giyilecekse de herkeste aynı olacak şekilde sadece şapka giyilecek bunun dışında etnik ve dinsel farklılığı öne çıkaran hiçbir başlık takılamayacaktı.

Yani uzun sözün kısası Şapka Devrimi’nin esbabı mucibesi bu…

Gelelim Kılık Kıyafet Devrimi’ne

Her ne kadar yasası 1934’de çıkmasına karşın, temelleri Kastamonu gezisinde çoktan atılmıştı bile…

Çünkü Atatürk biliyordu ki…

Osmanlı çok kimlikli…

Çok kültürlü…

Hatta çok hukuklu bir devletti.

Bu nedenle tüm milletler bir bir ayrılıp kendi devletlerini kurarlarken…

Türklerin sahipsiz yani devletsiz kalması düşünülemezdi…

Zaten Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Türk Milletinin kurtuluşunun ulus devlet kurarak uluslaşmayla olacağını biliyor ve tüm yaptığı devrimleri bunu temel alarak adım adım gerçekleştiriyordu.

İşte bu kadar farklılığı barındıran…

Yani pek çok Etnik ve dinsel kimliklerden oluşan, ortak duygu ve düşüncesi olmayan bir halktan, bir millet, yani ulus oluşturmak, ancak…

Tüm etnik ve dini kimlikleri alt kimlik kabul edip, Türk ulus kimliğinin ortak kimlik olarak kabullenilmesini sağlamakla yapılabilirdi…

Tabi bunun için de öncelikle görünürdeki farklılıkların ortadan kaldırılması…  

Vatandaşların dini kıyafetle sokakta gezmesinin engellenip   

Her din ve mezhebin sadece yetkili din adamına dini kıyafetle sokağa çıkma izni verilmesi gerekiyordu ki...

Toplum farklılıkları olmadan birbirine rahatça yaklaşıp birleşerek ulus olunabilsin.

Şimdi şöyle bir düşünün…

Aradan yüz yıl geçtikten sonra tekrar çok kimlikliliğe ve çok kültürlülüğe dönülmeye çalışılıp, her tarikat ve cemaatin kendi tekke ve zaviyelerini hatta medreselerini açmaları sağlanıp…

Tarikat ve cemaat kıyafetleriyle farklılıklarını ortaya konulmasına kayıtsız kalınıp…

Ülkeye her türden insanın koşulsuzca doldurulup…

Türk ulus devletinin ekonomik ve siyasi olarak adım adım ortadan kaldırılması…

Sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

 

29-08-2024

Nusret KEBAPÇI