ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2024 Pazartesi

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

 

Yeni mezun teğmenler yemin töreninde geleneksel olarak kılıç çekmelerinin yanında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını da atınca birileri çok korktu.

O kadar ki bir zaman nasıl bir tepki verebileceklerini bile bilemediler.

Ancak birileri daha çok korkmuş olsa gerek ki…

“Hemen hesap sorulmalı…”

“Soruşturma açılmalı” gibisinden tepkiler vermek yanında bunların ordudan bile atılabileceklerini söyleyenler bile oldu.

Tabi bununla birlikte topluma da bunun siyaset olduğu…

Mustafa Kemal’in askeri olmanın çok ağır bir cezayı gerektirdiği mesajı da verilmiş oldu…

Ne kadar etkili olabilecekler?

Önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz.

Pek çoğunuz hatırlar…

Ergenekon, Balyoz ve sonrasında çeşitli adlarla yapılan operasyonların amacı neydi?

Sözde askeri vesayeti bitirmek gerekçesiyle ordunun ulus çıkarlarını savunması, ulusal konularda bağımsız tavır alabilmesini önleyip

Orduyu tamamen siyasileştirerek siyasi iktidarın güdümüne sokmak…

Birilerinin o dönemde  “ABD ile birlikte Türk Ordusunu kafesledik “ diyebilmelerinin de.

AB ilerleme raporlarında “asker ülke konusunda konuşmamalı sadece sivil otoritenin emri altına girmeli” yazmalarının da tek amacı buydu…

Çünkü o günlerde ordu PKK’ya AB desteği konusunda konuşabiliyor…

ABD’nin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunlar pek çok komutan tarafından dile getirilebiliyor…

Hatta açılıma bile tepki gösterilebiliyordu.

O kadar ki…

ABD’nin hazırladığı 1 Mart tezkeresi bile komutanlardan tepki görebiliyordu.

Ancak birileri ulusal çıkarların savunulmasından fena halde rahatsızdı.

Bu böyle olmamalı…

Her kafadan bir ses çıkmamalı…

Ülkeyi yöneten kişinin tek başına verebileceği karar, hemen her konuda belirleyici olmalıydı…

Gerekirse büyük çıkarlar için meclis bile devre dışı bırakılıp memleket kararnamelerle bile idare edilebilmeliydi…  

Şimdi arkanıza yaslanarak şöyle bir düşünün…

Önceki gibi ordunun ulusal çıkarlarda etkili olup siyasete bulaştırılmadığı koşullar olmuş olsaydı…

BOP ’da etkili olunup ABD’nin aleti olarak Suriye’ye bu kadar kolay müdahale edilebilir miydi?

Ya Libya için ABD’ye destek…

Afganistan’da ortaklık…

Sahi olabilir miydi?

Ya Cumhuriyet’in Devrim Yasalarına rağmen hemen her türden tarikat ve cemaatin holdingleşerek…

Eğitim ve öğretime egemen olabilmeleri…

Okullar yurtlar kurabilmeleri…

Yani cumhuriyet yurttaşı değil de tarikat ve cemaat müridi yetiştirebilmeleri mümkün müydü?

Ya stratejik olarak yaşamsal önemi olan…  

Enerjiden haberleşmeye, gıdadan toprak satışına kadar hemen her şeyin piyasaya bırakılıp üretimin neredeyse tamamen bitirilerek ithalata dayanılması, ülkemizin denize açılan kapısı olan limanların yabancılara satılması…

Askeri açıdan bile çok önemli olan madenlerin çıkartılmasının yabancılara verilebilmesi…

Olabilir miydi?

Peki

Ya ülkemiz demografik yapı yanında ulusal kimliğimizi de yok edecek boyutta…

Ortak çıkar ve kültürümüzün olmadığı ve sırf AB ülkelerinin rahat etmesi karşılığında ülkemize milyonlarca yabancının koşulsuz doldurulması…

İnanın o da olamazdı.

Doğrusunu isterseniz…

Mustafa Kemal’in askeri olup olmamak konusu Ülkenin ulusal çıkarlarını mı? Yoksa küresel sermayenin çıkarlarını mı savunduğunuz anlamda belirleyicidir…

Yani

Ya Cumhuriyeti, laikliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, Ulusal yapınızı savunarak Mustafa Kemal’in askeri olacaksınız…

Ya da Cumhuriyete…

Bağımsızlığa…

Laikliğe…

Ulus yapımıza düşman olup saldırarak, Küresel sermayenin askeri…  

Ortası yok!

 

10-09-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

15 Temmuz 2017 Cumartesi

AFİŞLERİN ANLATTIKLARI…

AFİŞLERİN ANLATTIKLARI…


Aslına bakarsanız konu oldukça ilginç…
Çünkü
Birileri çıkıyor son birkaç gündür televizyonlarda yayınlanan…
Hemen tüm kentlerdeki bilbordlara asılan 15 Temmuz afişlerini görünce feryadı basıyor…
Diyorlar ki:
“Madem bu başarı FETÖ’ ye karşı idi, hazırladığınız pankartlarda neden FETÖ’cülerle değil de…
Suçlu sanki göz bebeğimiz askerimiz miş gibi…
Halkımız askerimizle karşı karşıya getirilmiş. Görünüyor...”
“Neden hiç bir afişte FETÖ yok?”
Tabi bunlar söylenirken…
Talepte de bulunuluyor…
“Bu 15 Temmuz’a yakışmıyor.”
“Değiştirilmeli.”
Doğrusunu isterseniz bu yakınma bence hiçbir gerçeği yansıtmıyor
Üstelik tam tersine…
Bu afişler, oradaki resimler tamamen 15 Temmuz’un mantığını sergilemektedir.
Nasıl mı?
Tabi işin burasında bu tepkiyi gösterenlerin afişi hazırlayanların nasıl bir Türkiye istedikleri…
Toplumu ve devleti nasıl şekillendirmek istediklerine yönelik herhangi bir öngörüleri bulunmuyor.
En azından söylemlerinden öyle anlaşılmaktadır.
Söylemek gerekirse…
Neredeyse 2007 yılında başlayan Ergenekon…
Balyoz…
Ve bugün de FETÖ operasyonlarıyla devam eden süreç birbirinden kopuk
İlgisiz değil…
Aksine
Birbirlerini oldukça sistemli bir şekilde takip eden ve birbirini tamamlayan hamlelerdir dersek…
Kanımca yanlış söylememiş oluruz…
Diyeceksiniz ki tamam da, nasıl?
Yani ne amaçlanıyor da bunlar belirli bir düzen içinde gerçekleşmektedir? Bence asıl sorulması gereken soru budur…
Aslında 2007 yılında başlayan birbiri ardına yapılan operasyonların amacı
AB’nin de desteğini alarak…
Askeri vesayeti kaldırıyoruz söylemi altında ordunun ulus devlete…
Yani Cumhuriyete…
Türk milli kimliğine sahip çıkmasını engellemekti…
Biliniyordu ki…
Ordunun ulus devlet…
Cumhuriyet konusundaki duyarlılığı yok edilmeden…
Yani bu konuda ordu etkisiz hale getirilmeden, Cumhuriyeti yıkıp yerine çok kimlikli bir dini düzenin getirilmesi mümkün olamayacaktı…
İşte Ergenekon…
Balyoz gibi operasyonlarla bu esas olarak yapıldı ama…
TSK…
Hala toplum içinde saygındı ve bu durum da onu tüm yıpratmalara karşın dokunulmaz halde tutuyordu…
Bir düşünün türlü Ergenekon ve Balyoz gibi tertiplerle yıpratma çabalarına karşın toplumda hiç kimse, herhangi bir subaya, bir ere…
Saldırıda bulunmaya…
Onu tokatlamaya…
Kemerle dövmeye cesaret edebilir miydi?
Demek istediğim…
İstedikleri düzenin gerçekleştirilebilmesi için ordunun gözden düşürülmesi, sonrasında da KHK’lerle tasfiyesi yapılıp, orduda kendi istedikleri gibi bir yapılanma yapabilmeleri gerekiyordu…
15 Temmuz’la o yapıldı.
Buradan afişlere tekrar dönersek
O afişlerin tamamı; biz ordudan güçlüyüz, askeri vesayeti kırdık...
Ordu artık bizden korkuyor düşüncesinin resim ve fotoğraflarla ifadesinden başka bir şey değildir…
Ama unutulmamalı ki
“Askere düşmanlık, düşmana askerliktir.”
                                    M.Kemal ATATÜRK

15–07–2017
Nusret KEBAPÇI




29 Mart 2017 Çarşamba

AB SEVİCİLİĞİ

AB SEVİCİLİĞİ


Son günlerde köprüleri attığımız ülkelerin sayısı giderek artıyor da şöyle bir haritaya bakıp…
Dost olduğumuz kaç ülke kaldı diye kendi kendimize sorduğumuzda Suudi Arabistan ve Katar’dan başka herhangi bir ülke görünmüyor.
Tabi AB konusunu bunun dışında biraz da farklı düşünmek gerekiyor ama benim burada asıl anlatmak istediğim…
Çakma, tamamen referandum odaklı Hollanda olayı değil, genelde AB politikalarının neyi amaçladığını, hedeflerinin ne olduğu…
Bizim gibi ülkelerden neler istenildiğidir…
Bakın ülkemizle AB arasında ne zaman herhangi bir gerginlik yaşanmış olsa…
Bir kısım AB sever tarafından ki…
Bunların bir kısmı, politikacı yazar, çizer falan da olabildiği gibi.
Büyük gazetelerin köşelerini bile işgal edenleri vardır…
Feryada başlarlar;
“Demokrasiden ayrılmayalım…”
“Batıdan kopmayalım…”
“AB sürecinden vazgeçmeyelim” falan…
Öyle ki
İçlerinde “NATO’ya daha sıkı sarılmamız gerekir” diyen bile çıkıyor…
Zaten onlara göre AB…
Devlet, hatta emperyalist amaçları olan
Pazar peşinde koşan, ülkeleri birçok şekilde ele geçirmek…
Projelerle toplumlarını etkilemek isteyen Avrupa Birleşik Devletleri değil de…
Tamamen insani amaçlarla hareket eden…
Demokrasiden…
Özgürlükten yana olan…
İnsanların sömürülmesinin karşısında olan demokratik kitle örgütü…
Aslına bakarsanız böyle göstermek, pek çok bakımdan işlerine de gelmektedir…
Öyle ya
Bu ülkeleri emperyalist olarak nitelendirip nasıl onlarla proje yapılıp…
Destek, para, hibe falan alınabilir ki…
Ama iş bu kadar basit değil.
AB her ne kadar ABD karşısında etkili olmaya çalışsa da sonuçta pazar peşinde olan emperyalist bir devlet…
Üstelik hedef aldığı ülkelerdeki ulus devletlerin de yıkıcısı…
Çünkü onlar da ABD gibi güçlü ulus devletlerin kendi pazarlarına sahip çıktıklarını bildiklerinden…
Bu türden devletleri sözde demokrasi masalıyla aldatıp, parçalayarak kendileri için etkisiz, zayıf devletler olmaları istenmektedir…
Hani bugünkü iktidar, referandum uğruna sahte bir AB karşıtlığına soyunuyor ya, o da hikayedir.
Çünkü
Gerek iktidarın gerekse AB ve ABD’nin çıkarları ortak olup bunların tamamı Türk ulus devletinin parçalanması konusunda işbirliği içindedirler.
Çünkü amaçları ortaktır…
Baştan beri nasıl bir ülke olmamız hedefleniyordu?
Ulus devletin ekonomik dayanaklarıyla…
Ordusuyla…
Değer ve sembolleriyle falan yok edilip…
Çok kimlikli, çok kültürlü…
Hatta çok hukuklu…
Emperyalizmin koşulsuz pazarı ve padişah tarafından yönetilen bir Türkiye değil mi?
İşte
Tüm ülke kaynaklarının elden çıkarılarak, Ordunun Ergenekon ve Balyoz benzeri operasyonlarla ulus devletten vazgeçirilmesi…
Eğitimden ulus kimlikle ilgili kavramların temizlenmesi…
TC’nin hemen her yerden kaldırılması…
Ve bugün gündeme getirilen başkanlık konusu bile…
AB ve ABD dayatmalarıyla gerçekleştirilmektedir…
Demem o ki…
İşin sırrı tamamen ulus bilincidir…
O varsa ülkenizi kalkındırır, bağımsız, onurlu müreffeh yaşarsınız.
Ama yoksa…
Kendinize hangi unvan ve ismi takarsanız takın…
Varacağınız yer…
Emperyalizmin sömürgesi olmaktan daha farklı bir yer olmayacaktır…

28–03–2017
Nusret KEBAPÇI



29 Nisan 2016 Cuma

ERGENEKON


Yargıtay’ın Ergenekon davasıyla ilgili verdiği karar hepimizi mutlu etti de insan gerçekten merak ediyor…
Böyle bir örgütün gerçekten ortaya çıkacağına inanan var mıydı elbette bunu şu an için çok fazla anlama şansı bulunmuyor ama…
Bu tür olayları…
Operasyonları değerlendirmek için sadece iddianamelere…
Yargılamalara…
Suçlamalara ve sonucuna bakmak kanımca son derece yanıltıcı olacaktır.
Neden mi?
Çünkü bu tür operasyonlar genelde toplumsal yapının değiştirilmesi yani yapısal değişiklik yaratmak amacıyla gerçekleştirilmektedir.
Bu nedenle operasyonlarda yakalanan, yargılanan kişiler
Suçsuz oldukları daha baştan bilinmesine karşın genelde istenilen değişiklik gerçekleşinceye veya değişiklikle ilgili olarak etkisiz bir konuma gelinceye kadar içeride tutulurlar…
Bu durum sadece bizim için değil…
Dünyanın pek çok yerinde yapılan benzer operasyonlar için de geçerlidir…
Çok fazla ayrıntıya takılmadan isterseniz olup biteni biraz sıraya koymaya çalışalım ne dersiniz?
Aslına bakarsanız bu işin başlangıcı olarak zamanın başbakanının oval ofiste ABD başkanıyla görüşmesini alabiliriz…
Peşinden sıraya
Bugün pensilvanya’daki şahsın ulusalcı dalganın durdurulması talimatını vermesini almak mümkün…
Sonrasında zaten
Emniyet genel müdürlüğünce ulusalcılığın terör örgütü olarak kabul edilmesi gelir ki…
Ümraniye’de bir gecekonduda çok sayıda el bombası yakalanması zaten işaret fişeğinin çakılması anlamına gelmektedir.
Sonrasını biliyorsunuz çok sayıda dalga…
Sabaha karşı baskınları…
Topraktan çıkarılan silahlar…
Kemik aramalar…
Bunların tamamı, toplumda ulus devlet ve darbecilik korkusu yaratarak ulus devletin yok edilip “Yeni Türkiye’nin” tohumlarını atabilmek adına gerçekleştiriliyordu…
Nitekim atıldı da…
Tüm Türkiye sözde darbecilikle mücadele adı altında ulus devleti savunan TSK’nin tasfiyesini izlerken…
ABD yetkililerinin açıklamalarını kimse duymuyordu…
Ne diyorlardı ABD yetkilileri…
“İktidar partisiyle Türk ordusunu kafesledik…”
Çünkü Türkiye’nin BOP’a model ülke olabilmesi için ulus devletten ve kimlikten vazgeçip İslami bir devlet olması hedefleniyordu…
Tabi iktidar sözcülerinin “Bu operasyonlar olmasaydı açılımları yapamazdık.” sözlerini de unutmadan…
Anlayacağınız tüm bunların yapılabilmesi için de öncelikle ordunun sivil otoritenin emri altına girmesi ulus devleti savunur konumdan iktidarın ordusu haline gelmesi gerekiyordu.
İşte bunun için TSK darbecilik yapmakla korkutulacak AB’nin de çok önemli desteğiyle sivil otoritenin emri altına girmesi sağlanıverecekti
O hale gelinecekti ki TSK değil Cumhuriyeti korumak memleket yansa bile bir vali ya da kaymakamın izni olmaksızın parmağını bile kımıldatamayacaktı…
Şimdi geldiğimiz yere baktığınızda ne görüyorsunuz?
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kurulan Kürdistan’ları…
Ülkemizin Güneydoğu’sunun PKK’ya teslim edilip tekrar vatan yapılmaya çalışıldığını…
Başkanlık adı altında ulus devletin yok edilmesi çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğünü…
Türk Ulus kimliğin yerine Türkiyelilik adı altında çok kimliliğin konulmaya çalışıldığını…
Türk adının başta devlet olmak üzere pek çok kurumdan kaldırıldığını…
Eğitimin bile çeşitli tarikat ve cemaatlere bırakıldığını değil mi?
Demek istediğim bu tür olayları değerlendirirken…
Suçlamalara, iddianamelere ve yargılama sonucuna değil…
Operasyon öncesinde ve sonrasındaki memleketin haline bakılması daha doğru olacaktır…

29–04–2016

Nusret KEBAPÇI

14 Ağustos 2015 Cuma

ARANAN SAVCI…


2006 yılının 17 Mayısında Danıştay’a saldırı olmuş 2.Daire üyesi Hakim Mustafa Yücel ÖZBİLGİN öldürülmüş…
Aralarında Daire Başkanı Mustafa BİRDEN’in de bulunduğu 4 üye ise yaralanmıştı.
Olayın sonucunda zanlı Alparslan ARSLAN kaçmaya çalışırken yakalanmıştı yakalanmasına ama anlaşılan iş onunla bitmeyecekti…
Çünkü
O dönemin başbakan yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN TBMM’de yaptığı açıklamayla işin bitmediğini…
Tam tersine yeni başladığını…
“Sürprizlere hazır olun” mesajıyla verecekti.
Devamında emniyet ve mit yetkililerinden brifing alan dönemin Başbakan Yardımcısı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurumu Başkanı Abdullah GÜL’ ün  “Bana anlattıklarınızı savcıya da anlatın” demesi üzerine konuya uygun savcı aranmaya başlandı
Birçok savcı üzerinde tartışılacaktı ama en sonunda Zekeriya ÖZ’ de karar kılınacaktı…
Sonrası malum…
Önce 20 Mayıs 2006 tarihinde Kıbrıs Kahramanı Muzaffer TEKİN tutuklanacaktı…
Onun ardından da
12 Haziran 2007 tarihinde Ümraniye’ de bir gecekondu da 27 el bombası ele geçirilecekti…
Düğmeye basılmıştı bir kere ve devamı da gelecekti…
Hem operasyonun adının bile Ergenekon olması, amacın ulus devlete yönelik olduğunun izlerini daha ilk günden vermiyor muydu?
Ve bir biri ardına devam eden dalgaların sonucunda yüzlerce…
Aydın…
Yazar…
Siyasetçi…
İş adamı tutuklandı.
Kimler yoktu ki…
İş adamı ve Ergenekon’un kasası denilen Kuddusi OKKIR’ı mı ararsınız…
İlhan SELÇUK’u mu?
Türkan SAYLAN’ı mı?
Kısacası o günlerde aralarında Şener ERUYGUR ‘da olmak üzere Doğu PERİNÇEK’ten, Hurşit TOLON’a kadar Ülkemizde öne çıkan yüzlerce asker, aydın ve siyasetçi bu çemberden geçirilmişti…
Peki tamam…
Onlarca operasyon, yüzlerce tutuklu oldu ama neden?
Bu gün adına kumpas falan deniliyor ya…
Kimse şunu sormuyor…
Bu kumpas neden kurulmuştu?
Hedef neydi?
Neler gerçekleştirildi?
Aslında tüm bunların bir tane amacı vardı…
Sahipsiz bırakarak Ulus devleti yıkmak…
O günleri şöyle bir aklınıza getirin…
Tüm yandaş medya ulusalcılığı hedef alıp askeri vesayet vurgusu yapmıyorlar mıydı?
İşte olay tam da buydu.
Hani bu gün valiler, kaymakamlar TSK’ ya operasyon izni vermiyor gibisinden sıkça yakınıyorduk ya…
Kurgunun tümü bunun içindi.
Askeri; darbesi, suikastçı gösterip halkın gözünden düşürerek sivil otoritenin emri altına almak…
Sonra…
Olan şu…
2008’lerden bu bu yana orduya operasyon izni verilmeyip PKK’nın güçlendirilmesinin bedelini bu gün milletçe ödemiyor muyuz?
Yani eğer suçlu aranacaksa diyorum…
Sadece kaçan savcılar değil…
O yıllarda askeri baskı altına almak için yalan haber yazan gazeteciler…
Buna dayanarak askerin elini kolunu bağlamak için yasa çıkaran siyasiler de en az onlar kadar sorumludur…
Yani hesap sorulacaksa en baştan başlayalım…
Gerisi gelecektir…

14–08–2015
Nusret KEBAPÇI

2 Ağustos 2015 Pazar

İÇ TEHDİT DİYE BİR KAVRAMIMIZ VAR MI?




Bundan yıllar önce…
Yani Ergenekon, balyoz ve benzeri operasyonlarla ülkenin şekillendirilmeye çalışıldığı dönemde…
TSK’nin İç Hizmetler Kanunu’nun35 maddesini değiştirmek gündeme geldiğinde ki değiştirilmesi düşünülen madde…
Cumhuriyeti korumak ve kollamaktı…
Ne diyordu
Bu gün memleketi yönetenler…
“Devlet kendi vatandaşını düşman görmez.”
Doğrusunu isterseniz bu söz tam anlamıyla bir demagojiydi…
Tamam…
Zaten devlet her vatandaşına eşit mesafede durmalıydı durmasına da…
Ya vatandaşlarının bir kısmı örgütlenip…
İçinde bulunulan mevcut rejimi zor ya da silahla değiştirmeye kalkarsa o zaman ne olacaktı…
Bu duruma bakılırsa hiçbir şey olacağı yoktu da…
İşin aslı şuydu…
Devlet iç düşman kavramından vazgeçmişti.
Ne devletin yapısını zorla değiştirip federatif yapma girişimleri
Ne ülkeden zor yoluyla ayrılacak bir parçanın başka devletlerle birleşmesi tehlikesi…
Ne de laik cumhuriyetin yıkılarak yerine bir din devleti kurulmaya çalışılması,
Hatta bunun için örgütlenilip eylemler yapılması bile hiç mi hiç önemsenmiyordu…
Hem memleketi yönetenlere kalırsa ne içerde ne de dışarıda herhangi bir tehdit falan da söz konusu değildi…
Sıfır sorun dedikleri de zaten bu değil miydi?
Aslında bu ve benzeri tutumu hükümetin hemen her açıklamasında bile bulmak mümkün…
Bakın 20 Temmuz tarihinde Suruç’ta meydana gelen bombalı eylemin ardından meydana gelen olaylarla ilgili olarak devletin başbakanı sosyal medya hesabından ne diyordu…
“Terör örgütleri ile ilgili bağları ortadayken gencecik bedenlerin üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışanlar”
Kime diyor bu sözleri
Arkalarında PKK’nın PYD’nin olduğunu söyleyen, mecliste 80 milletvekiliyle temsil edilen partiye…
Peki…
Şöyle soralım…
Sizce bir ülkenin başbakanı…
Böyle bir mesaj yazabilir mi?
Şimdi diyeceksiniz ki…
Onun da twitter’i var, elbette yazabilir ama…
Sorun şurada…
Eğer bir örgüt…
Araçlar yakıyor…
Asker, polis öldürüyorsa…
Yol kesip denetim yapabiliyorsa
Ülkenin bir kısmında egemenlik kurup…
Kendisine askerlik şubesi…
Polis gücü bile oluşturmuşsa
Ve meclisinde bulunan bir parti buna öyle gizli falan da değil açıkça destek olabiliyorsa…
Ülkenin başbakanına düşen görev…
Gereken önlemleri alıp…
Hesabını sorup…
Buna destek olan her türden örgütü yasaklayıp…
Terörü önlemek olmalıdır…
Yoksa…
Sosyal medya üzerinden kalemşorluk değil…

31–07–2015
Nusret KEBAPÇI

17 Temmuz 2015 Cuma

MİLLİYETÇİLİK…

Hani iki de bir, birileri kendilerinin çok milliyetçi olduklarını vurguluyorlar ya…
İnsan sormadan edemiyor.
Milliyetçilik; sadece kendilerinin milliyetçi olduklarını söylemek kadar çok mu kolay…
Yoksa her zaman olduğu gibi…
Lafa değil…
İşe mi bakmak gerekiyor.
İsterseniz bu konuda biraz tarihin şahitliğinden yardım isteyelim ne dersiniz…
Yıl iki binlerin başı…
Ana -Sol -M iktidarda.
Ve o dönemde de…
Kemal Derviş, ekonomiyle ilgili hemen her konuda kelimenin tam anlamıyla en yetkili konumda…
Öyle bir durum var ki…
Kimse olup bitenin farkında değil…
Ama herkes her şeye boyun eğiyor.
Hatta öyle ki…
Derviş istediği için çok fazla tartışma konusu bile yapılmaksızın…
15 günde 15 yasa bile çıkarılabiliyor…
Ve onun gibi birçok yasa…
Sonuçta o günlerde ülkenin rafinerileri ve birçok sanayi kuruluşuyla birlikte Telekom da satılıyor…
O da ne?
Hükümetin üstelik Milliyetçi ortağının bakanı bu konuda direniyor…
Çünkü satın alan şirket…
Genel müdürün de yabancı olmasını şart koşuyor.
Neyse işte o günlerde…
Bu konuda direnen bakan hemen görevden alınıyor ve Telekom’a yabancı müdür atanmasının yolu böylece aşılıveriyor.
Hükümetin bakanının bile başına böyle bir durum gelince sonraki Türk Milletinin dişinden tırnağından artırarak kurduğu yüzlerce kuruluş hiçbir engelle karşılaşmadan yabancılara satılıveriyor.
Sonra seçim…
Daha doğrusu erken seçim dönemini söylemiyorum bile…
Neydi bu partimizi seçime zorlayıp da…
Bugünkü iktidar partisinin önünü açan koşullar, hiç öğrenemedik…
Hatta son on üç yıl içinde iktidarın sıkıştığı birçok konuda elinden gelen hemen her türlü desteği göstermesini de…
Ama insan merak ediyor…
Şimdi siz milliyetçi olduğunuzu söylüyorsunuz ya…
Milliyetçilik en basit tanımda bile milli devlete…
Onun değerlerine…
Ekonomisine…
Kimliğine sahip çıkmak değil midir?
O halde…
Memleketin tüm kaynakları bir bir yabancılara peşkeş çekilirken neden en küçük bir tepki bile verilemedi…
Yabancılara toprak satışı çok büyük ölçülere vardığı halde kayıtsız kalmanızın gerekçesi ne olabilir?
Sahi; Ergenekon balyoz ve benzeri operasyonlarla Türk ulus devlet yapısı ortadan kaldırılırken neden sesinizi bir kez olsun duyamadık…
Bitmedi
Askerin elini kolunu bağlayan protokollerin ve İç Hizmetler Kanunu’nun 35 maddenin değiştirilmesine karşı suskun kalmanızın gerekçesini nasıl açıklayacaksınız…
Elbette sadece bunlarla sizi yargılamak hiç kimsenin haddine değil de…
Kıbrıs sorunu…
Ege deki adaların işgali…
Ermeni soykırımıyla suçlanmamız karşısında bile etkili bir muhalefet etmeyişinize ne demeli…
Yani demek istediğim…
Milliyetçilik sadece lafla değil…
İcraatla olur bilmem anlatabildim mi?

05–07–2015
Nusret KEBAPÇI



6 Şubat 2011 Pazar

BÜYÜKLERE MASALLAR

BÜYÜKLERE MASALLAR


Burada “Bir varmış, bir yokmuş” türünden bir hikâye değil, aslında günümüzde yaşanan bir gerçeği anlatacağız.
Masal dememdeki amaç bizi uykuya götürmesi, yoksa başka bir şey değil.
Bugün dünyada meydana gelen çok önemli yapısal değişikliklerin neredeyse tamamı toplum üzerinde…
Özellikle onları şok edecek gelişmelerin sonucunda uygulanır.
Ülkeler böyle parçalara ayrılır.
Ya da
Ülke üzerinde yapılacak yapısal değişimler ancak böyle uygulamaya konulabilir.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken toplum hala sokun etkisindedir.
Bir düşünelim; şok geçiren birisi ne yapar? Nasıl bir tepki gösterir hiç izlediniz mi?
Öncelikle geçirdiği sokun etkisiyle kişide bir bilinç kayması oluşur, nasıl tepki vereceğini uzun bir süre bilemez, kısacası sersemlik olarak da tanımlanabilecek bu durum, o kişinin aldığı şokun derecesine göre azalabilir ya da uzayabilir.
Her şey şokun derecesine bağlıdır.
İşte ülkeler de herhangi bir şok yaşadığında aynen böyle olur. Bir süre müthiş bir panik yaşanır, korku tüm davranışlara egemen olur.
Sonra da…
Atı alan Üsküdar’ı da çoktan geçer…
Bu şoklar çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin bazı durumlarda çok büyük bir doğal felaket bile bu amaçla kullanılırken…
Kimi zaman da çok büyük bir ekonomik kriz…
Bazen de ortada çok ciddi bir neden olmaksızın birdenbire başlayan ve toplumu şok eden tutuklamalar, işte bu yapısal dönüşüm için gerekli fırsatı yaratırlar.
Bilmem bu örnek birazcık tanıdık geldi mi?
İşte…
Toplum o şokun etkisi altında ne yapacağını bilemez haldeyken amaçlanan değişimler birbiri ardına gerçekleştirilir.
Kendimize geldiğinizde artık ülke eskisi gibi olmayıp birilerinin istediği gibi sekilenmiştir.
11 Eylül’de ABD’de gerçekleştirilen saldırının ardından yaşanan Afganistan’ın işgali bunun örneklerinden sadece biridir.
Yine bir oldubittiye getirilerek uydurma bir gerekçeyle Irak’ın işgali ve bu gün ülkenin fiili olarak 3’e bölünmesi işte bu yaşanan şokla beraber gerçekleştirilmiştir.
Hani bu gün hemen her gün yasadığımız
Açılım…
İki dillilik…
Demokratik özerklik konuları da…
Sonradan olmadığı ortaya çıkan bombalarla başlamadı mı?
Bu gün hala varlığı bile kanıtlanamayan bir örgüt ve çok sayıda bomba gerekçe gösterilerek.
Toplumda ulus devlet ve ona sahip çıkanlar tüm bu yaşananların suçlusu olarak gösterilmedi mi?
Ve bugün ülke bütünlüğümüz
Milli kimliğimiz
Üniter yapımız
Açıkça, hiçbir kaygı duyulmaksızın tartışma konusu yapılmıyor mu?
O halde bir düşünün
Bu gelişmeler olmasaydı, bölünme bu kadar rahat tartışılabilir miydi?

13–01–2011
Nusret KEBAPÇI

19 Kasım 2010 Cuma

BÜYÜK RESİM…

BÜYÜK RESİM…


Bundan yaklaşık beş yıl önce, askere operasyon yapılacağını, içeride ele geçirilen komutanların yaka paça içeri alınacağını…
Hatta bununla da yetinilmeyip…
Askeri birliklerde PKK yandaşlarının ihbarlarıyla kemik araması yapılacağını bununla da kalınmayıp adlarını bile zor söyleyebildiğimiz birçok darbe senaryosu ortaya çıkarılacağı söylenseydi…
Sanırım herkes kahkahayla gülerdi.
Evet, gülerdi ama bunların hepsi gerçekleşti.
Tabi bununla da kalınmadı.
İş o boyuta vardı ki, Genelkurmay’da fuhuş operasyonu bile yapıldı.
Şimdi bazılarınızın “yuh artık” sözlerini duyar gibi oluyorum.
Ama olay farklı…
Tüm bu olayları anlamak için hani derler ya, büyük resme bakılması gerekir…
İşte tam anlamıyla öyle…
Sadece bir olaya odaklanmak, olayın hangi nedenle yapıldığını anlamamıza yetmez.
Bu gün Genelkurmay’a yapılan operasyonu tek tip ve paralı askerlikle birlikte düşünmezseniz, siz büyük resmi değil, sadece size gösterilene odaklanıyorsunuz demektir ki asla doğru sonuca götürmez.
Şimdi bir süredir orduya karsı yapılan operasyonlardan bazılarını birazcık hatırlayalım.
Ama daha öncesi de var.
Tuncay Güney isimli haham açıklamalarda bulunurken neyi itiraf etmişti “Ergenekon= TSK’ dır.”
Zaten bu söz tüm bu olayların başlamasına sebep oldu. Bu sözden çok kısa bir süre sonra…
Birçok askeri birliğimizin bahçesi sadece bazı PKK’lıların suçlaması nedeniyle delik deşik edilmedi mi?
Peki, ne aranmıştı hatırlıyor muyuz?
Unutmayanlar bilir…
Sözüm ona, askerin öldürdüğü faili meçhullerin kemiklerini.
Sonuçta hiçbir şey çıkmadı ama bu operasyonla da öğrendik bundan sonra PKK’ya yönelik eylem olmayıp…
Tam tersine PKK’ ile mücadele eden askerlerimiz suçlu görülmeye başlanılmıştır.
Bu süreç bir biri ardına ortaya çıkarılan ve adlarını bile tam olarak sayamayacağımız operasyonlarla devam etti.
Ve sonunda çok ağır…
Ağır olduğu gibi son derece de iğrenç bir suçlamayla genelkurmayın en mahrem yerlerine kadar girildi.
Şimdi diyeceksiniz ki bu olayda büyük resim nerede?
Neredeyse her türlü AB ve ABD belgesinde adamlar açık açık ne istiyordu?
Ordu; üniter yapı, ulus devlet, etnik bölücülük gibi konularda asla konuşmasın.
Sonra…
Ordu sivil otoritenin emrine girsin.
Güvenlik politikalarını hükümet belirlesin…
Yani…
Yanisi şu?
Bu ordu tüm her şeye rağmen BOP’ sürecinde aktif rol almak için istekli değil.
Bu nedenle tasfiye edilip yerine tamamen hükümetin emrinde paralı ordunun getirilmesi hedefleniyor.
Bütün bunları yapabilmek için de mevcut ordunun itibarının yok edilip, lekelenmesi ve işe yaramaz olduğunun gösterilmesi gerekiyor.
İşte tüm bu operasyonlar bunun hayata geçirilmesidir. Başka bir şey değil…

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI