ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…
Son günlerde kabinedeki
görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden
akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini
aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl
hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece
bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu
"Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum"
diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı,
Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası
olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya
çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.
İşte bu Türk ulus
devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her
fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e,
Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere
saldırmaktadırlar.
Bu nedenle onlara yanıt
vermek son derece önemli…
İsterseniz buna da
Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…
Bilindiği gibi
ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya
İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir
halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile
diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.
Bugün İslam kardeşliği
diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan
halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı
mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin
uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp
BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı,
"İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi"
demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar
ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?
Gelelim Osmanlıcılık
meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok
hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye…
Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı
gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i
Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin
temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız
sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye
ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen
silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.
Doğrusunu isterseniz
Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker
deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen
her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından
gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla
Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık
ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali
kabullenmiştir.
Acı olan şudur ki;
bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları
gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de
ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan
galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan
öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine
binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet
sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.
Hiç merak ediyor
musunuz?
Bugün ABD emperyalizmi
ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal
İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi
egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir.
Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için
kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik
iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl
hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün,
babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık
onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.
Şunu iyi anlamalıyız:
Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına
gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse,
sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse;
siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına
girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet,
bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik
prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma
iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma
çabasıdır.
Demek istediğim, ulusal
çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve
bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan
yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net:
Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de
ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal
birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...
Üstelik dün Sevr'e
boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara
peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.
16.02.2026
Nusret KEBAPÇI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder