yeni Osmanlıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeni Osmanlıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

 

ULUS OLMAK YA DA OSMANLICILIK…

Son günlerde kabinedeki görev değişimlerini fırsat bilen bir kesim, hafızlık kavramı üzerinden akıllarınca Atatürk'e gönderme yapmaya ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini aşağılamaya yeltenmektedirler. Elbette niyetlerinin üzüm yemek olmadığını, asıl hedefin Atatürk ve Devrimleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mesele sadece bu değil. Kendilerini Türk ulusunun bir parçası saymayan, daha doğrusu "Ben Türk ulusunun değil; ABD'nin, İngiliz'in ya da Batı'nın çıkarını savunuyorum" diyemedikleri için de gerçek kimliklerini gizleyerek kendilerini Osmanlıcı, Osmanlı torunu ya da İslamcı olarak tanımlayarak, hangi emperyalistin kuklası olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Ama bu ne kadar sürer, ne zaman ortaya çıkar bilmiyorum ama sonuçta bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.

İşte bu Türk ulus devletine, Türk kimliğine düşman olan emperyalist kuklaları, buldukları her fırsatta kendilerini Osmanlı torunu gibi sıfatlarla gizleyerek; Atatürk'e, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Cumhuriyet'e ve ulusal değerlere saldırmaktadırlar.

Bu nedenle onlara yanıt vermek son derece önemli…

İsterseniz buna da Cumhuriyet'e karşı kullandıkları Hilafet ve İslam kardeşliğinden başlayalım…

Bilindiği gibi ulus-devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparken sığındıkları ilk liman hilafet veya İslam Birliği oluyor. Oysa tarihte tüm Müslümanların kabul ettiği tek bir halifelik kurumu hiçbir zaman var olmamıştır. Osmanlı'da hilafet varken bile diğer Müslüman coğrafyaların kendi otoriteleri mevcuttu.

Bugün İslam kardeşliği diyenlere sormak gerekir: ABD ve Batı Afganistan'a çöktüğünde biz mazlum Afgan halkının mı yanındaydık yoksa işgalcinin mi? Libya parçalanırken durum farklı mıydı? Irak, kimyasal silah yalanıyla yerle bir edilirken, merkezi hükümetin uyarılarına rağmen bölgedeki gayrimeşru yapılarla petrol anlaşmaları yapıp BM'den ceza yiyen biz değil miydik? Daha yakın tarihte ABD başkanı, "İsrail'in iki bin yıldır başaramadığını Türkiye gerçekleştirdi" demedi mi? Suriye'nin kuzeyinde terör koridoru açılırken sergilenen tavırlar ortadayken, hâlâ hangi İslam kardeşliğinden bahsediliyor?

Gelelim Osmanlıcılık meselesine… Öncelikle şunu belirtelim: Osmanlı bir imparatorluk yapısıydı; çok hukuklu, çok kültürlü ve çok milliyetliydi. Devletin adı Devlet-i Aliyye… Üstelik ekonomik bağımsızlığı da tartışmalıydı; bir merkez bankası olmadığı gibi, para basma yetkisi bile İngiliz-Fransız ortaklığı olan Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin elindeydi. Daha da vahimi, Düyun-ı Umumiye aracılığıyla devletin temel gelirlerine el konulmuş, maliye yabancıların denetimine girmişti. Fransız sermayeli Reji İdaresi ise köylümüzün ürettiği tütünden tuzuna kadar her şeye ipotek koymuş, hatta kendi topraklarımızda "kolcu" adı verilen silahlı adamlarıyla halka kan kusturmuştu.

Doğrusunu isterseniz Osmanlı, yatırımı Balkanlar'a yapar; Anadolu'yu ise sadece vergi ve asker deposu olarak görürdü. Madenlerden sanata, bankerlikten sanayiye kadar hemen her şey yabancıların elindeydi. İmparatorluk, Balkan Savaşları ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı ile dağılma sürecine girince Halife sıfatıyla Müslüman ülkelerine "Cihad-ı Ekber" çağrısı da yapmış, ancak ne yazık ki beklediği sonucu alamamış ve Mondros ile ordusunu dağıtıp Sevr ile işgali kabullenmiştir.

Acı olan şudur ki; bugünün Osmanlıcılarının fikir babaları, o gün işgalciye tek kurşun atmadıkları gibi, Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı engellemek için de ellerinden geleni yaptılar. Bunların bugünkü temsilcileri de "Keşke Yunan galip gelseydi" diyecek kadar gözü dönmüş, fesli bir şahsın müridi olmaktan öteye gidememişlerdir. Milli Mücadele döneminde de zaten İngiliz gemilerine binip kaçanlarla aynı zihniyeti paylaşanların, bugün vatan ve millet sevgisinden bahsetmesi sadece komedidir.

Hiç merak ediyor musunuz?

Bugün ABD emperyalizmi ve Batı, hedef aldığı ülkelerde neden laik ulus-devletleri tasfiye edip siyasal İslamcı yapıları öne çıkarmakta? Çünkü ulus-devlet, ekonomik ve siyasi egemenliğin ulusta olduğu, yetkinin parlamentoda toplandığı bir sistemdir. Fabrikasından madenine, bankasından toprağına kadar her değer ulusal çıkar için kullanılır. Siyasal İslam ise egemenliğin tek kişide toplandığı ve ekonomik iradenin emperyalizme teslim edildiği bir modeldir. Nitekim bunların akıl hocaları, "ABD gelsin, hilafeti bize versin; bizi sömürecekse de sömürsün, babasının hayrına yapacak değil ya" diyebilecek kadar bağımsızlık onurundan yoksun bir zihniyete sahiptir.

Şunu iyi anlamalıyız: Bir ülkenin bayrağının dalgalanması, o ülkenin tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Eğer merkez bankanızın anahtarı küresel finans merkezlerinin elindeyse, sanayiniz montajdan ibaretse ve tarımınız dış tohumlara mahkûm edilmişse; siyasi kararlarınız da kaçınılmaz olarak o borç verenlerin ipoteği altına girer. Osmanlı'nın son döneminde Düyun-ı Umumiye ve Reji ile yaşadığımız zillet, bugün modern yöntemlerle ve tek taraflı dayatılan Gümrük Birliği gibi ekonomik prangalarla tekrar önümüze konulmaktadır. Ulus-devlet bu prangaları kırma iradesidir; siyasal İslamcılık ise bu bağımlılığı kader diye yutturma çabasıdır.

Demek istediğim, ulusal çıkarlarınızı koruyan bir devletiniz yoksa fabrikalarınız, madenleriniz ve bankalarınız elden gider. Sonunda, işletmesi ve denetimi yabancılara ait olan yol ve köprülerden geçmek zorunda kalırsınız. Aslında tablo çok net: Kendilerine Osmanlıcı diyenlerin, aynı tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir dertlerinin olmaması; ulusal birlikteliği korumak gibi bir kaygı taşımamaları da asla tesadüf değil...

Üstelik dün Sevr'e boyun eğen zihniyetle, bugün ulus-devletin kazanımlarını emperyalist odaklara peşkeş çeken zihniyet ne yazık ki aynı kaynaktan beslenmektedir.

16.02.2026
Nusret KEBAPÇI

 

21 Şubat 2018 Çarşamba

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…


Bilindiği gibi Cumhuriyet Devrimlerinden birisi olan Tevhidi Tedrisat yani Eğitim Birliği Yasası’nın amaçlarından biri… 
Eğitimin…
Her türden tarikat ve cemaatlerden…
Dini vakıf, dernek ve benzeri örgütlerin elinden alınarak devletleştirilmesi ise…
Diğeri de eğitimin milli olmasıydı.
Çünkü ulus devlet…
Yani Cumhuriyet kurulmuş bu nedenle de…
Tüm toplumda tek millet esasına dayalı…
Toplumda ortak değerleri geliştirmeye yönelik milli bir eğitim sistemi uygulanması bir anlamda zorunluluk haline gelmişti.
Zaten bir toplumda, hem milli, hem de dini eğitimin bir arada bulunmasına imkân bulunmuyor...
Böyle bir durum eşyanın tabiatına da aykırıdır
Düşünebiliyor musunuz?
Eğitimin bir kısmı, egemenliğin sahibini millet olarak görüp, yurttaşlığı ön plana çıkarırken…  
Diğerinde de tanrı adına yönetenlere itaat etmeyi ve tebaa olunması öğretilecek…
Sizce nasıl? Olabilir mi?
Aslına bakarsanız Milli Eğitim, dini eğitimin tam tersine yönetene değil…
Topluma, millete aidiyet…
Vatana bağlılık…
Emperyalizme karşı mücadele…
Tüm toplumun ortak dil ve duygu etrafında birleşmesi gibi kavramlar esasına dayanırken…
Dini eğitimde ise doğası gereği bunların hiç biri bulunmuyor…
Zaten biraz dikkatle İslam ülkelerine baktığınızda da görüleceği üzere neredeyse bu ülkelerin hiç birinde ortak bir Millet anlayışı olmadığı gibi…
Emperyalizme karşı bağımsızlık gibi bir dertleri de bulunmamaktadır…
Bu arada kadın sesinden tahrik olan…
Heykeli put gören bir anlayışın bilimden, sanattan ne kadar haberdar olabileceğini bilmiyorum söylemeye gerek var mı ama…
Bilinen bir şey var.
O da son yıllarda…
Atatürk Devrimleri’nin tersine…
Eğitim Birliği’nin kağıt üzerinde olmasa bile gerçekte son 16 yıl içinde adım adım kaldırıldığıdır.
Nereden mi biliyoruz?
Aslında bunun için çok fazla bir çaba harcamaya falan da gerek yok.
Bakın bir zamanlar geçerli olan
“Meyhanenin yanında olmasın…”
“Dershaneye şu kadar uzak olsun…” türünden kuralların hiçe sayılarak…
Binaların elverişli olup olmadığına, öğrencilerin ihtiyaçlarına yeterli olup olmadığına bakılmaksızın…
Kentlerin ana bulvarlarında…
Ara sokaklarda…
Neredeyse merdiven altı diyebileceğimiz binlerce…
2+1
3+1 türünden her türden tarikat ve cemaatle…
Yabancı misyonlara ait okulların olduğunu göz önünde bulundurursak...
Böyle bir durumun pekala İktidarın gelecekteki hedefleriyle de doğrudan ilişkili olduğunu söylemek mümkün…
Nasıl mı?
Şöyle:
Memleketi yönetenler yıllardır Atatürk ve ulus devlet düşmanlığı yaparak eğitim sistemini de tekçi eğitim diye niteleyip saldırmıyorlar mıydı?
Ne istiyorlardı onun yerine, yeni Osmanlılık; başka bir deyişle de çok kültürlü, çok kimlikli bir devlet…
Bunu söyleyince aklınıza Osmanlıda eğitim nasıldı gibi bir soru gelebilir bu nedenle onu da bu arada söylemiş olayım…
Aynen bugün ki gibi dersek inanın hiç abartı sayılmaz
Yani milli eğitimin olmadığı ya da bugünkü gibi yok sayıldığı hemen her tarikatın her cemaatin hatta yabancı misyonların da okullarının olduğu bir sistem…
Uzun sözün kısası; Eğitim Birliği’nden, eğitim çokluğuna geçerken aynı zamanda…
Tek kültürlülükten çok kültürlülüğe…
Tek Milletten de çok milletliliğe geçiyoruz haberiniz olsun…

21–02–2018

Nusret KEBAPÇI

27 Ekim 2017 Cuma

SİYASAL İSLAMCILIKLA BİR ÜLKE KALKINABİLİR Mİ?

SİYASAL İSLAMCILIKLA BİR ÜLKE KALKINABİLİR Mİ?


Evet, kalkınabilir mi?
Ya da şöyle söyleyelim…
Kalkınabiliyor mu?
Hani yaklaşık 15 yıldır onlar tarafından yönetiliyoruz ya o yüzden söylüyorum…
Peki neden?
İşte bu soruya verilecek yanıt bence oldukça önemli…
Şöyle bir düşünün…
1980’lere kadar ülkemiz sanayide çok önemli adımlar atmış olup, tarımda da kendi kendine yeten 7 ülkeden biri iken…
 Bugün neden neredeyse tüm sanayimizi yabancılara peşkeş çekip tarımın ve hayvancılığın ölüm fermanlarını kendi ellerimizle imzalayıp…
Sırbistan’dan, Rusya’dan et aldığımız gibi samanı bile yabancı ülkelerden ithal ediyoruz.
Doğrusunu isterseniz nedeni belli…
Çünkü…
Türkiye’yi yönetenler milli bir bakış açısına sahip olmayıp siyasal İslamcı bir bakış açısıyla ülkeyi yönetmektedirler…
Böyle olunca da ister istemez…
Sanayileşmekten, tarıma…
İç politikadan, dış politikaya…
Hatta Ege’deki adalardan tutun da…
Kendi ellerimizle yarattığımız Irak ve Suriye Kürdistan’ına kadar hemen her konuda yanlış politikalar uygulanması da kaçınılmaz olmaktadır…
Tüm bunların sonucunda da Ülkemiz hem ekonomik hem de siyasi olarak çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır…
Peki neden?
Ya da şöyle söyleyelim…
Milli politika ile siyasi İslamcı politika arasında ne gibi bir fark var ki birinde sorunlar çoğalırken diğerinde çözülür…
Nedeni şu: milli bakış açısıyla önemli olan tüm milletin ortak çıkarlarıdır…
Dikkat edin milletler demedim millet dedim
Hani bazılarının anlamamakta ısrar edip, tekçilik falan gibi yakıştırmalar yapıyorlar ya özellikle onlar için söylüyorum…
Millet zaten tektir. bir ülkede ise zaten tek bir millet vardır…
Bu nedenle de Türk vatandaşı olanlara Türk…
Alman vatandaşı olanlara Alman…
Yunan vatandaşı olanlara da Yunan denilir…
Neyse devam edelim…
İşte bu milletin oluşması için de öncelikle laikliğin olması gerekmektedir, yoksa egemenliğin din adına birilerinde olduğu bir rejimde Millet kavramı değil…
Ümmet vardır. Bu nedenle de irade konulması, söz sahibi olunması falan hikâyedir…
İşte laiklik olunca, siz millet oluyorsunuz…
Millet olunca da yaşadığınız toprak vatan haline geliyor…
Böyle olunca da…
Ekonomik ve siyası bağımsızlık…
Emperyalizme karşı mücadele de anlam kazanıyor.
Ama dediğim gibi siz laikliğe karşı çıkıp milliliğe düşman olunca haliyle millet de olamıyorsunuz…
Millet olmayınca, sizin vatan diye bir kavramınız, bağımsızlık diye bir anlayışınız da olamıyor…
Dolayısıyla emperyalizmi de anlamanız düşünülemez…
Haliyle bu durumda sanayi, tarım falan da olmuyor…
Tabi ben bunları söyleyince “Bunlar yanlış, doğru değil ”de diyebilirsiniz ancak onu söylediğinizde ister istemez şu sorulara da yanıt vermeniz gerekecektir…
Sahi
Bu 57 Müslüman ülkenin içinde bir tane bile sanayileşmiş…
Tarımda gelişmiş ülkenin olmaması sadece tesadüfle açıklanabilir mi?
Ya da şöyle söyleyelim iktidar neden farklı mezhepten olduğu düşüncesiyle 6 yıldır Suriye’ye karşı ABD’nin yanında…
Neden? 100 ülkeden gelen İslamcılar ABD’nin ve batının değil de Suriye’nin karşısında…
Demek istediğim her zaman olduğu gibi bu konuda da yalnızca iki seçeneğiniz bulunmaktadır…
Ya Atatürk’ten…
Cumhuriyetten…
Ulusal egemenlikten yana olarak ulus devletinizin yanında olacaksınız…
Ya da yeni Osmanlıcılık adı altında Türk kimliği, ulus devlet ve Atatürk düşmanlığı yaparak emperyalizmin yanında…
Ortası yok…

26–10–2017
Nusret KEBAPÇI






21 Ekim 2017 Cumartesi

YENİ OSMANLICILIK DEDİKLERİ…

YENİ OSMANLICILIK DEDİKLERİ…

Bilindiği gibi Türkiye adım adım yapılan değişikliklerle siyasi İslam daha doğrusu yeni Osmanlıcı bir düzene doğru ilerlemekteyken…
15 Temmuz Darbesi ve ele geçirilen olağan üstü hal yetkisiyle bu sürecin hızlandırıldığını hemen her alanda görmek mümkün.
Özellikle de eğitimde…
Farkında mısınız?
Neredeyse hemen her yıl yapılan bir dizi değişiklikle neler yapıldığını düşünüyorsunuz…
Doğrusunu isterseniz konunun uzmanlarının bile takipte zorlandığı bu değişikliklerin eninde sonunda vardığı tek yer…
Eğitimin giderek dinselleştiği…
Böyle olunca ister istemez “Ne var bunda? “
“Çocuklar dini öğrenmesinler mi?” Gibisinden aklınıza bir takım sorular gelebilir…
Bu yüzden de konuya açıklık getirmekte yarar bulunuyor.
Şöyle de demek mümkün…
Eğitimde dinsellik artınca hani yeni Osmanlıcılığa soyunuyoruz ya o yüzden söylüyorum…
Ne olur?
Neler değişir biliyor musunuz?
Ben söyleyim.
Öncelikle bugüne kadar ki uygulamaların da gösterdiği gibi çok daha ahlaklı falan olmayacağımız kesin görülüyor…
Hem bir düşünün…
Sizce heykele put deyip de Atatürk heykellerini kırmaya çalışanlardan heykel gibi bir sanat dalını geliştirmesi beklenebilir mi?
Ya “Kadın eli tutmak ateş tutmaktan daha tehlikeli” diyen bir anlayıştan…
Annesinden tahrik olan bir kafadan…
Sinemanın…
Tiyatronun, operanın…
Balenin…
Hatta bırakın onu…
Kadın sesinden bile tahrik olan birinden müziği geliştirmesini beklemek mümkün mü?
Elbette değil…
Ya bilim…
Bilim gelişir mi?
Sahi Hazerfen Ahmet Çelebi’nin öldürülmesinin koşullarının
Hala varlığını sürdürmediğini mi düşünüyorsunuz?
Matbaa neden kaç yüzyıl giremedi sanıyorsunuz bu ülkeye?
Peki, tüm bunlar olur da…
Ülke sanayileşebilir mi ya da tarımını geliştirebilir mi?
İsterseniz söyle söyleyelim
Son 100 yılda 57 tane İslam ülkesi içinde neden sadece Türkiye
İslam ülkeleri içinde en demokratik…
Önemli ölçüde sanayileşmiş…
Tarımda etrafına örnek olabilecek…
Kendi kendine yetebilen bir ülke oldu sanıyorsunuz…
Sahi neden?
İşte bunu anlayabilmek için önce Türkiye’nin İslam ülkeleri içinde laikliği benimsemiş tek ulus devlet ve…
Aynı zamanda bu özelliğiyle tüm sömürge ve yarı sömürge ülkelere emperyalizme rağmen bunun başarılabileceği konusunda model olduğunu da bilmemiz gerekiyor…
Ancak bunun böyle devam etmeyeceği açıktı…
Çünkü Türkiye bugüne kadar oluşturduğu sanayisi ve kendi kendine yeterli olan tarımıyla tüm dünyayı kendi pazarı yapmaya çalışan küresel ekonominin önünde ciddi bir engel oluşturuyordu…
İşte bunun için, tüm sanayinin tasfiye edilip, tarımda da batının açık pazarı olup eti, samanı bile dışarıdan alır hale gelinmesi gerekiyordu…
Ama biliyorlardı ki bunu az da olsa milli yanları bulunan iktidarlarla asla yapamazlardı…
Çünkü o dönemin partilerinin savunduğu milliyetçilik tüm bunların yapılmasının önünde ciddi bir engel oluşturuyordu…
Bu nedenle her türlü milli değerden yoksun bir anlamda küreselleşmeci siyasi İslamcı bir partiyi iktidara getirdiler ki…
Tüm istedikleri hiçbir engelle karşılaşmadan yapılabilsin…
İşte yeni Osmanlıcılık dedikleri de Türkiye’nin üretmeyip emperyalizmin pazarı olmasının öteki adıdır…
Bilmem anlatabildim mi?

20–10–2017

Nusret KEBAPÇI