padişahlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
padişahlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2018 Pazar

LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


Aslına bakarsanız her ne kadar yukarıdaki sözü hepimiz ezbere biliyor olsak da…
İş bunu uygulamaya gelince her nedense yapabildiğimizi söylemek çok mümkün görünmüyor.
Tabi bunda…
Okuyan bir toplum olmamamızın…
Araştırmaya yönelik bir eğitimden geçmemiş olmamızın…
Hatta
Aile yapımızdan gelen geleneksel itaatkârlığın da payı var, bu nedenle biraz süslü sözler, ister istemez bizi, üstelik de fazlasıyla etkileyebilmektedir.
Doğrusunu isterseniz bunu biraz sorgulayan bir toplum olmamamıza, araştırmaya yönelmediğimize de bağlayabiliriz…
Ama bence burada asıl önemli olan kaldırılmasının üzerinden her ne kadar 100 yıla yakın bir süre geçmesine karşın…
Adları…
Unvanları…
Konumları çok değişmiş gibi görünse de kafamızın içinden saltanatın hiç mi hiç kalkmadığı…
Hem bunu sadece devleti yönetenler açısından söylemiyorum…
Şöyle bir bakın…
Hemen her türden iş yerinde…
Dernekte…
Partide…
Yönetene koşulsuz itaat ve yetkili olanın istediğini yapabilmesi…
Üstelik buna karşın toplumda neredeyse hemen hiç itirazın gelmemesi güncel olaylardan sayılmıyor mu?  
Benzer durumu toplumca pek çok yerde yaşamıyor muyuz?
En küçük bir makama geçenin, kendisine ayrıcalık istemesini bile normal karşılar olmadık mı?
Tabi buna mevcut iktidar her ne yaparsa yapsın yanlış doğru demeden var gücüyle gönülden…
“Padişahım çok yaşa” türünden savunmaları da eklemek gerekir ancak…
Burada asıl önemli olan…
Her ne kadar aradan 100 yıla yakın süre geçmesine karşın bizim padişahın kulluğundan, yurttaşlığa hiç mi hiç geçemediğimiz…
Şimdi burada “Doğru değil…”
“Biz yurttaşız.”
“Üstelik T.C. yurttaşıyız.” falan da diyebilirsiniz de…
Sizce padişahın kulu olmakla, yurttaş arasında ne gibi bir fark var?
Aradaki fark sadece unvan olarak bir padişahın olması ya da olmaması mı?
Elbette değil…
Doğrusunu isterseniz padişahın kuluyla, Cumhuriyet yurttaşı arasında gerçek anlamda ne fark vardır biliyor musunuz?
Ben söyleyim;
Padişahın kulu olduğunuzda bilmelisiniz ki…
Kimliğiniz, düşünceniz hiç önemli değildir. Hem zaten düşünüp de ne yapacaksınız ki…
Birileri yani padişah sizin adınıza da düşünmüyor mu?
Tabi burada eleştiri yapılamadığını, size düşenin, koşulsuz itaat etmek olduğunu da unutmamanız gerekiyor…
Böyle olduğunda her ne yapılırsa, doğru ya da yanlış, mutlaka destek verip savunuyorsunuz da.
Ancak yurttaşlık ne yazık ki bu kadar kolay olamıyor…
Çünkü yükü ağır…
Biliniyor ki yurttaş olunduğunda sadece ödevleri değil hakları da söz konusu oluyor…
Haliyle bunun için de araştırma yapmak…
Sorgulamak…
Tartışmak…
Gerektiğinde yanlışa karşı çıkıp, mucadele ederek değiştirmeye çalışmak da…
Demek istediğim…
Neden ve kimden yana olursanız olun, size söyleneni sorgulamadan, tartışmadan…
Araştırmadan savunuyorsanız padişahın kulu…
Araştırıp, sorgulayıp…
Tartışıp, eleştirip, tepki koyabiliyorsunuz da yurttaş…
Bilmem anlatabildim mi?

27–05–2018
Nusret KEBAPÇI

23 Nisan 2018 Pazartesi

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ…


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı ülke olarak…
Meydanlarda…
Stadyumlarda…
Halkın çok yoğun katılımıyla büyük bir coşkuyla kutladık demeyi çok isterdim ama…
Ne yazık ki böyle bir şey bir süredir söz konusu değil.
Zaten yapılan kutlamalar da…
Sadece…
Okullarda yapılan törenler ve en üst makamca yapılan resepsiyonun ötesine geçemiyor.
Peki neden?
Öyle ya…
Bayramların geniş halkın katılımıyla kutlanmamasının…
Dahası…
Anıtkabir’e gidilmekten kaçınılmasının…
Hatta
Büyük önderden söz ederken millete mal olmuş Atatürk soyadından söz etmemenin ve sadece Mustafa Kemal denilmesinin…
Üstelik bu adı unutturmak istercesine hemen her yerden kaldırmaya çalışmanın da bir anlamı…
İllaki var.
Üstelik bu sadece bugünün konusu değil…
Neredeyse
Mevcut iktidarın yıllardır ülkemize giydirmek istediği sistemle de doğrudan ilişkili…   
Aslına bakarsanız…
Bugün yapılmak istenilenlerle Atatürk’ün yaptıklarının tamamen birbirinin zıddı olduğunu söylemek için de öyle kâhin olmak falan gerekmiyor…
Sadece tarihi o da doğru kaynaklardan okumak…
E tabi biraz da gözlemci olmak bunun için yeterli olabiliyor…
O günlerde bilindiği gibi…   
1.Dünya Savaşı sonunda yenilmiş kabul edilen bir devletin, yedi düvel tarafından işgal edilmesi sürecinde yapılabilecek en doğru şey, ülkenin dört bir bucağından temsilcileri bir çatı altında toplayıp…
Mücadele eden birbirinden bağımsız güçleri de birleştirip merkezi bir ordu haline getirerek meclisin yönetimi altına sokmaktı…
Zaten birbirinden kopuk paramparça örgütlerle mücadele etmek, düşman karşısında daha baştan yenilgiyi kabul etmekle de eş anlamlıydı…
İşte Ankara bu nedenle öncelikle meclis kurup, halkı birleştirip, Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken…
İstanbul yani Saray da tam tersine…
İngilizlerle işbirliği içinde meclisi kapatıp…
Milletvekillerini tutuklatıp, sürgüne göndermeye çalışıyordu…
Sonuçta bu mücadele bizi savasın sıcaklığıyla birleştirdi ve biz Türkiye halkı olarak girdiğimiz bu mücadeleden tek vücut Türk milleti olarak zaferle çıktık ama…
98 yıldır emperyalistler ve onların ülkedeki kuklalarına karşı Türk ulus kimliğimizle var olma mücadelesi verdiğimiz de bir gerçek…
Diyeceksiniz ki tamam da…
İktidar ne istiyor? Onu söylemediniz…
Aslına bakarsanız istenilen gayet açık…
“Ulus devlet ortadan kaldırılsın…”
Yerine de…
“Hemen her türden etnik ve dini kimliğin kendini ifade edeceği padişahlık türünden başkanlık denilen dini bir düzen kurulsun…”
Hem zaten kendileri de federatif olmayan bir başkanlığı “Altı kaval üstü şişhane” diye ifade etmiyorlar mı?
Deneyimle sabittir…
Her zaman Ulusu birleştirmek, emperyalizme karşı mücadele etmek isteyenler meclisi yüceltir, etkili hale getirir…
Parçalamak isteyenler de etkisizleştirir ve yok sayar…
Olay budur…

23–04–2018

Nusret KEBAPÇI

3 Kasım 2016 Perşembe

BAŞKANLIK GELİNCE…

BAŞKANLIK GELİNCE…


Bildiğiniz gibi bir süredir iktidar tarafından topluma başkanlık dayatmasında bulunulmakta…
Tüm sorunların sadece başkanlıkla çözüleceği söylenmekte…
Hatta başkanlık gerçekleşmediğinde…
Türkiye’nin bölüneceği yönünde tehditler bile yapılmaktadır…
Yani öyle bir algı yaratılıyor ki duyan da sanır ki başkanlığın gelmesiyle tüm sorunlar çözülecek…
İnsan ister istemez merak ediyor…
Sahi…
Başkanlık gerçekleştiğinde…
Biz bu güne göre çok daha sanayileşmiş
Tarıma önem veren…
Üreticinin desteklendiği, 1980 öncesinde olduğu gibi kendi kendine yeten ülkeler arasına mı gireceğiz?
Veya
Yabancılara peşkeş çekilen kamu kuruluşları…
Bankalarımız…
Haberleşmemiz…
Hatta enerjimiz, yabancı sermayeden geri alınıp ülke çıkarları ön plana çıkarılarak tekrar ekonomik kalelerimiz haline mi getirilecek…
Mümkün mü?
Ya da eğitimde…
Tekrar laikliğin ön planda tutulduğu…
Bilimin tek ölçü olduğu bir dönemin başlayacağını ve…
Memleketin…
Laboratuarlarla…
Araştırma merkezleriyle mi donatılacağını söylesem ne kadar inandırıcı olacağını düşünürsünüz…
Sizce böyle bir düşüncenin en küçük bir kırıntısını bile bugün memleketi yönetenlerden duymak mümkün mü?
Ya memleketin dört bir bucağının…
Tiyatro…
Opera…
Bale ve…
Konser salonlarıyla dolacağını söylesem…
Sizce kaç kişi ikna olur?
Eğer tüm bunların gerçekleşmeyeceğini düşünüyorsanız…
Söyler misiniz başkanlık neyi çözecek?
Çözeceği şu;
Yıllardır birileri…  
Laik ulus devleti yıkarak…
Federatif bir İslam devleti kurmak istemiyorlar mı?
Bunun için yıllardır Türk adını hemen her yerden kaldırıp…
Milletin adını bile Türkiye Milleti olarak değiştirmeye çalışmıyorlar mı?
2023 hedefi de bunun bir parçası değil mi?
Ne gerekiyordu bunun için?
Öncelikle ordunun ulus devletin ordusu olmaktan çıkarılarak…
Tamamıyla iktidarın ordusu durumuna gelmesi…
Yapılmadı mı?
Eğitimde gerçekleştirilmek istenen hedef sanki çok mu farklı…
Laikliğin yok edilerek, milli eğitim yerine toplumun ulusal çıkarlardan bihaber olacağı dini eğitim uygulanmasının nedeni yine bu değil mi?
İşte tüm bunlar yapılıp toplumu da tarikat ve cemaatlere bölüp…
Yasama yürütme ve yargıyı da tek kişinin emrine verdiniz mi?
Gelsin başkanlık…
Yani işin aslı nedir biliyor musunuz?
1920’de padişahtan aldığımız egemenliği, aradan 96 yıl sonra tekrar başkana veriyoruz…
Olay budur!

03–11–2016

Nusret KEBAPÇI

10 Temmuz 2016 Pazar

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…


Başlığı okuyunca, memlekette padişahlık kalkalı neredeyse 100 yıl oldu hala neyin tartışmasını yapıyoruz dediğinizi duyar gibi oluyorum ama…
İnanın söylediğiniz gerçeği hiç mi hiç yansıtmıyor.
Tabi burada ülkeyi yönetenlerin kendilerini padişah gibi görmeleri değil benim kastettiğim…
Hatta bazı valilerin…
Kaymakamların…
Belediye başkanlarının, kendilerini halkın çok üstünde görerek ve halkın yararına harcanması gereken paraları…
Lüks…
Gösteriş ve…
Saltanat için harcamaları da değil.
Benim anlatmak istediğim…
Padişahlığın kaldırılmasının üzerinden neredeyse 100 yıla yakın zaman geçmesine karşın bir türlü yurttaş olamayıp hala tebaalığı sürdürmeye çalışmamız…
Aslına bakarsanız çok fazla araştırma yapmaya, kanıt toplamaya falan gerek yok…
Sadece ülkenin belli başlı siyasi konularında alınan tutuma bakın, gerisi zaten çok kolay anlaşılacaktır…
Hatırlar mısınız?
Bir zamanlar Ergenekon, Balyoz türünden operasyonlar yapılıyor, dalga üstüne dalgalar yaratarak…
Üstelik çeşitli yerlere gömülen silahların bulunmasıyla suçlu bir ordu yaratılmaya çalışılıyordu.
Öyle işler yapıldı ki hemen tüm halk çok ciddi bir darbe tezgâhından kurtulduğu için operasyon yapanlara minnet bile duydu…
Kimse olayların önü nedir? Arkası nedir? Sorgulamadı bile…
Derken adına “Demokratik Açılım” denilen süreç başlayıverdi…
Kimi zaman “Milli Birlik Kardeşlik… “
Kimi zaman da “Çözüm Süreci” denilen…
“Analar ağlamasın”, “Kan dökülmesin”, “Şehit olmasın” söylemleri eşliğinde…
PKK’nın serbest bırakılıp…
Askerin ise elinin kolunun bağlandığı bu dönemde de tutum değişmedi…
Neden bunu yapıyoruz, gerçekte ne oluyor?
PKK silah bırakıp gider mi?
Ya da gidiyor mu?
Bu işin arkasında ne var?
BOP eş başkanlığı nedir? Hiç sorgulanmadı…
Tüm yapılanlar “padişahım çok yaşa” türünden yanlış da yapılsa, doğru da olsa desteklendi…
Tabi bu tutum sadece bunlarla sınırlı kalmadı…
İsrail’le yaşanan “van münite” olayında ve barışılmasında… 
Rus uçağının düşürülmesi ve özür dilenmesinde de hep yaşandı.
O kadar ki, yeni hazırlanan, içinde Türk Milleti’nin olmayacağı anayasa için bile durum çok ümitli değil…
Demek istediğim…
Bizi yurttaş yapan sadece padişahlığın kalkması ya da oy kullanmış olmamız değildir…
Ne zaman ki yukarıdan dayatılanı sorgular…
Tartışır…
Beğenmediğinize örgütlenir, tepki koyarsınız…
İşte o zaman yurttaşsınızdır.
Ya da tüm yapılanları sineye çeker…
Katlanır…
İtaat ederseniz de tebaa…
Bu kadar açık…

10–07–2016

Nusret KEBAPÇI

1 Temmuz 2016 Cuma

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?

OSMANLI’DAN SONRASI ZULÜM DE, KİME?


Zaman zaman belli kesimlerce Osmanlı’dan sonra zulüm uygulandığı
Ya da…
1923’den sonra baskı dönemi olduğu…
Veya 90 yıllık zulüm türünden sözler söylendiğini hep duyarız…
Tabi genel eğilim hemen Cumhuriyet döneminde bu tür bir zulmün olmadığını söylemeye itiyor bizi ama…
Hani bilinen bir kavram var ya…
Empati…
Türkçesi yerine koymak…
İşte olayları empati yaparak değerlendirmediğimiz sürece inanın bu karşı çıkanların durumunu anlamak güç…
Neden mi?
Şöyle söyleyim…
Diyelim ki aldığınız eğitim ve saraya yakın olmanız nedeniyle olaylara batılılar gibi bakıyorsunuz ve memleket için kurtuluş yolunun ancak batılı emperyalist devletlere sığınmakla…
Onların himayesine girmekle gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz…
Hatta onlarla…
Mondros ve Sevr anlaşmasını bile imzalamış, kendinizi küçük ama bizim olsun diyen bir sarayın sahibi olarak da görüyor olabilirsiniz…
Bir anlamda saraydan başka hiç bir düşünceniz yok…
Ama birden mavi gözlü bir dev ortaya çıkıp, halkı da arkasına alarak, ne yaptığınız anlaşmayı tanıyor…
Ne de sarayınızı…
Hatta kendinizi tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edip memleketi yönettiğinizi düşündüğünüz anda bile, bir bakıyorsunuz ki egemenliğiniz elinizden gidivermiş…
Bu durumda siz olsanız, Cumhuriyeti sever misiniz?
Tabi benimki de soru, elbette sevmezsiniz.
Diyelim ki…
Memlekette ne var ne yok sizin…
Sizin derken yabancıları kastediyorum.
Yani demiryolları…
Tersaneler…
Limanlar…
Bankalar…
Kısacası memlekette her ne varsa onların…
Öyle olduğu gibi hani eşit vatandaşlık falan deniyor ya…
O devirde böyle bir şey de yok…
Yabancılar hemen her şeyde olduğu gibi ayrıcalıklı...
Yani uzun sözün kısası hani barış içinde yaşandı falan deniyor ya…
Hikâye…
Adamlar kapitülasyonlarla kavuştukları birçok ayrıcalığın yanında
Ne askere alınıyorlar…
Ne de vergi veriyorlar…
Hatta o kadar ki, güpegündüz cinayet bile işlemiş olsalar…
Sadece kendi mahkemelerinde yargılanabiliyorlar.
İşte bu düzen de sadece Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde bozuluyor…
Şimdi siz olsanız elinizden bu kadar ayrıcalığı alan Cumhuriyeti ve Atatürk’ü yine de sever misiniz?
Tabi nedenlerin hepsi bu kadar değil, yabancı işgalcileri de unutmamak gerekiyor…
Hani kendinizi hazırlamışsınız…
Osmanlı’ da hasta adam konumunda, üstelik yataktan kalkacak bile mecali yok.
İşte tam fırsat bu fırsat diye kışkırttığınız gerici çetelerle birlikte memleketin basına çöreklenecek oluyorsunuz…
Atatürk önderliğindeki Türk milleti memlekete uzanan eli kırdığı gibi geriye kalanları da İzmir’den denize süpürüyor…
Uzun sözün kısası…
Atatürk’ü sevmeyebilirsiniz, Cumhuriyeti de…
Ancak bunun için ya saray artığı olmanız gerekiyor…
Ya çıkarları bozulmuş yabancıların temsilcisi…
Veya işgalcilerin torunu…
Evet, söyleyin siz hangisisiniz?

30–06–2016
Nusret KEBAPÇI




18 Haziran 2016 Cumartesi

NEDEN OLMUYOR?

NEDEN OLMUYOR?


Doğrusunu isterseniz başkanlık adım adım uygulanmaya başlandı, öyle görünüyor…
Neler mi yapıldı?
Bakın söyleyim…
Yürütme tam olarak Cumhurbaşkanına bağlı değil mi?
Evet
Ya yasama…
Şöyle sormak da mümkün…  
Sizce mecliste; iktidar, özellikle saray tarafından istenilmeyen herhangi bir yasa tasarısı, gensoru vs görüşülebilir mi?
Tabi mümkün değil…
Geriye kalıyor yüksek yargı…
Onu da son hazırladıkları taslaktaki gibi şekillendirebilirlerse yandı gülüm keten helva…
Burada biz başkanlık deyince “ama ABD’de de var, bakın ne güzel yürüyor.” Diyenler de olacak ancak inanın bizde son çıkarılacak yasalarla şekillendirilmesi tamamlanacak başkanlığın öyle ABD’yle benzer tarafı falan yok…
Belki bir zamanların Şili’si…
Endonezya’sı…
Ya da bu günün Suudi Arabistan’ı…
Katar’ı olabilir ama…
Asla ana muhalefet partisi başkanının söylediği gibi ABD tarzı bir başkanlık değil…
Peki
Ya oluşturulacak başkanlık sisteminin ideolojisi ne olacak…
14 yılı aşkın zamandır ulus devletin altını kazdıkları düşünülürse istediklerinin ulus devlet türünden bir başkanlık olmayacağı açık…
Hem kendileri de sıklıkla, yeni anayasanın dini olacağını…
Yani laik olmayacağını da söylemiyorlar mı?
Ne kalıyor geriye?
Dini yani İslamcı bir anayasa…
Anlayacağınız bir din devleti olma yolunda koşar adım gidiyoruz…
Burada soralım: Son 500 yıldır İslam aleminin bilimde geliştirdiği herhangi bir buluş var mı?
Ya içlerinde bağımsız olan…
Sanayisi gelişmiş, bilimde yol kat etmiş, tarımda örnek olmuş…
Veya çok gelişmiş silah ya da uydu yapan…
Bir tanecik ülke var mı? Yok…
Neden?
Çünkü
İslamcılık; milliyetçiliği kavmiyetçilik olarak nitelendirdiği için kabul etmiyor…
Yerine ne konuluyor?
Ümmet…
Peki, ümmet aynı dinden olan insanların topluluğu anlamına geldiğine ve
Pek çok ülkede yaşayan Müslümanların tümü bir ümmet kabul edildiğine göre…
Ortak bir vatanda yaşayan, aynı dili konuşan, ortak tarihi bulunup aynı duyguları paylaşan millet diye bir kavram söz konusu olabilir mi?
Elbette olmuyor…
Millet olmayınca haliyle vatan…
Vatan olmayınca da ekonomik ve siyasi bağımsızlık, sınırların korunması sanayileşme, kalkınma falan da hayal oluyor…
Tabi emperyalizm ve ona karşı mücadele etmek de…
Böyle olunca aynı vatanda yaşayan vatandaşların birliğini sağlamak gibi bir düşünceleri de bulunmuyor.
Dolayısıyla, ne Kıbrıs’taki çıkarlarımız korunabiliyor…
Ne Ege’de işgal edilen adalarımız…
Hatta sanayileşmek, kalkınma, ekonomik bağımsızlık bile hikâye oluyor.
Bakın bugün terör örgütüne karşı askerimizle, polisimizle mücadele ediyoruz, değil mi?
Peki, iktidar neden bir gün bile olsun…
Terör örgütünün amacının ne olduğunu ya da PKK’nın ABD ve batılı devletlerin desteğiyle 4 ülkeden koparılacak parçalarla büyük Kürdistan kurmak istediğini halka anlatmıyor dersiniz…
İşte işin aslı ulus bilincidir…
O varsa ülkenizi kalkındırır içeride ve dışarıda çıkarlarınızı savunabilirsiniz…
Ama yoksa…
Emperyalizmle birlikte ülkenizin karşısında bile yer almanız mümkün…

18–06–2016

Nusret KEBAPÇI

30 Mart 2016 Çarşamba

ULUS DEVLET VE EŞİT VATANDAŞLIK

ULUS DEVLET VE EŞİT VATANDAŞLIK


Son yıllarda çokça tartışılmasına karşın hala üzerinde fikir birliğine varılmayan bir kavram olan ulus devlet sahi ne anlama geliyor…
İsterseniz önce olumsuz olan tanımlamalardan başlayalım…
Deniliyor ki…
“Ulus devlet ırkçılıktır.”
Başka…
“Ulus devlet diğer kimlikleri baskı altına alır.”
Yani bu konuda…
“Ülkede yalnız Türk kimliğinde olanlar yaşamıyor ki” den tutun pek çok şey söylemek mümkün.
Peki…
Tüm bu yazılanlar doğru mu?
Elbette değil.
Bakın şimdi önce tanımdan başlayalım…
Ulus devlet: aynı toprak üzerinde yaşayan, ortak tarih, kültür ve dile sahip bulunulan bir devlet şekli olarak tanımlanabilir…
Peki, bir ulus devlette sadece bir etnik kökenden insanlar mı yaşamaktadır?
Elbette değil.
Doğrusunu isterseniz Atatürk’ün de yapmış olduğu millet tanımı da bunun öyle olmadığının bir göstergesidir…
Ne demişti Atatürk:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
Yani Cumhuriyet kuruluncaya kadar her birimiz…
Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut falandık ama…
Kurtuluş savaşının o sıcak ateşiyle kaynaşıp Cumhuriyetle birlikte millet olmuştuk.
Doğrusunu isterseniz tüm ulus kimlikler bu şekilde oluşur denilse yanlış olmaz.
Peki, dünyadaki büyük devletler de ulus devlet mi?
Aslına bakarsanız evet…
Bu konuda da sakın ola ki o devletin federatif olup olmaması da kafanızı karıştırmasın…
Federatif de olsa ulus devlettir…
Yani tek bayrak…
Tek vatan…
Tek dil…
Öyle bizde sıkça tartışmaya sokulmaya çalışılan anayasada etnik kimlik adı geçmesin onun için de Türk Milleti yerine Türkiyelilik koyalım türünden abuk bir tartışma diğer ülkelerde yok…
Peki, ulus kimliklerde alt kimlik olur mu?
Aslında olmaz…
Çünkü o ülkede yaşayan tüm vatandaşlar tek bir aidiyete tabidir…
Bunun dışında…
Hiç bir etnik, dini, tarikat, cemaat kimliği ön plana çıkarılamaz.
Hani son zamanlarda eşit yurttaşlık falan da deniyor ya…
Onun da aslı…
Aynı ülkede yaşayan insanlar arasında dil, din, ırk, cinsiyet, etnik kimlik ayrımı olmaksızın herkesin yasalar önünde eşit olmasıdır…
Ama takdir edersiniz ki Osmanlı gibi çok kimlikli, çok dinli, hatta çok hukuklu bir devlette bunun hayata geçmesi kolay değildi…
Nitekim geçmedi de…
Ne zaman eşit vatandaş olduk biliyor musunuz?
Tek bayrak, tek vatan, tek dille beraber tek hukukun uygulandığı ulus devleti kurduğumuzda…
Yani Cumhuriyetle.
Demem o ki ulus devlet ve yurttaşlık birbirinin ardılıdır yani biri olursa diğeri de olacaktır…
Bir anlamda padişahlıkla tebaa gibi…
Bu nedenle ya ulus devletten yana olup yurttaş olacaksınız…
Ya da seçilmiş padişahın tebaası…
Seçiminizi iyi yapın...


30–03–2016

Nusret KEBAPÇI

8 Şubat 2016 Pazartesi

OSMANLI TİPİ BAŞKANLIK


Aynen böyle söylüyorlar ama…
Böyle söylendiğinde siz hemen anlıyorsunuz ki kastedilen tamamen padişahlık…
Tabi hiç kimse, ben padişahlık getireceğim diyemediği için de
Oluyor size Türk ya da Osmanlı tipi başkanlık…
Ney miş? “Türk milletini kaldırıp Türkiye milleti oluşturacaklarmış…”
Tabi insan merak ediyor…
Nasıl?
Dünyada Almanya milleti…
İtalya milleti…
Yunanistan milleti…
Amerika milleti diye herhangi bir kavram var mı?
Yok.
O halde…
Sık sık gündeme getirilen Türkiye Milleti neyin nesi…
Ya da bir kısım insanımızın anladığı haliyle iş tamamen isim değişikliğinden mi ibaret…
Elbette değil.
Burada anlaşılması gereken şey şu…
Hatta çeşitli partiler seçim bildirgelerine bile yazmışlar…
Diyorlar ki:
“Anayasada etnik kimlik vurgusu olmayacak…”
Meali…
Türk adı kaldırılacak…
Peki, yerine ne konulacak?
Türkiye milleti.
Türkiye bir coğrafi tanım değil mi? Nasıl bir millet tanımı yapılacak?
Zaten açıklamalardan da anlaşılacağı üzere işin boyutu oldukça farklı…
Öyle bir millet tanımı yapılacakmış ki;
“Tüm etnik kimlikler kendisini orada bulabilecekmiş…”
İsterseniz sonrasında neler olabileceğini de ben söyleyim;
Bu kadar etnik kimliğin olduğu bir yerde herkes kendi tarihini oluşturacağı için kesinlikle ortak tarih gibi herhangi bir kavram olmayacak…
Başka…
Haliyle ortak bir kültür de söz konusu olamayacağına göre…
Geriye kalıyor ortak dil…
Bu durumda olur mu?
Olmayacağı zaten anlaşılmaktadır…
Peki, millet nasıl olacak?
Ölünün körü gibi diyecem ama o da olmayacak…
Ancak şu kadarını söylemek mümkün…
Bu proje gerçekleşirse
Her etnik veya dini kimliğin kendi eğitimini verdiği…
İstediği dili kullandığı ve ortak dil, duygu ve tarihin ortadan kalktığı özerk devletçiklerden oluşan bir ülke olacağımız kesin görünüyor.
İsterseniz konuyu biraz daha basit olarak anlatmaya çalışayım…
Türk Milleti dendiğinde…
Tek devlet.
Tek millet.
Tek bayrak.
Tek dil.
Ve tek vatan, akla gelmelidir…
Türkiye Milleti dendiğinde ise…
Çok millet.
Çok bayrak.
Çok dil.
Çok vatan.
Çok devlet.
Anlayacağınız iş sadece isim değişikliğinden ibaret değil sevgili kardeşim, rejim değişiyor rejim…
Şöyle söylemek de mümkün…
Cumhuriyetten, padişahlığa geçiyoruz, haberiniz olsun…

08–02–2016
Nusret KEBAPÇI


12 Aralık 2015 Cumartesi

NASIL BİR BAŞKANLIK?


Seçimlerin sonucunda beklediğini bulamayan partilerimizin kurultay çalışmaları devam ediyor ama şu kadarını söyleyim…
Artık ağlayıp sızlamanın hiçbir faydası yok…
Bence ondan çok daha da önemlisi…
Son yapılan seçimle nereye varacağımızın doğru olarak kavranılması.
Yoksa seçimlerin sonuçlarını pek çok kez değerlendirmişsiniz, az veya çok oy alınmasının gerekçelerini de irdelemiş, bunu pek çok maddeyle açıklamış da olabilirsiniz ancak konu bu değil…
Elbette bu tür bir çalışma her zaman için yapılmalı…
Partiler eksilerini, artılarını çok iyi çalışmalı ama tüm bunlar yapılırken asıl konu yani iktidarın başkanlık hevesi asla gözden kaçırılmamalıdır..
Çünkü
Bilindiği gibi bir süredir, iktidar partisinin önemli isimlerince ülkemizin başkanlıkla yönetilmesi gerektiği gibi bir düşünce dile getirilmektedir…
Zaman zaman bunu padişahlığa…
Hatta halifeliğe kadar götüren de oluyor ama…
Biraz dikkatle, inceleyince gerçekte istenilenin…
Bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi krallık, emirlik türünden bir başkanlık olacağı hemen anlaşılacaktır…
Bu arada Türk tipi falan gibi sözler de sizi yanıltmasın…
Türk sözüne alerji duydukları herkesçe bilindiğinden, kastedilenin Arap olduğunu anlamak hiç de zor değil…
Ayrıca bu iş…
Biz özerklik istiyoruz…
Veya
Ben sana başkanlığı vereyim, sen de bana özerkliği ver, gibisinden pazarlıkla falan da olmuyor…
Bunun için öncelikle, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federatif bir sistemle yönetildiğinin…
Ve federatif devletlerin neredeyse tamamının da, Üniter devletlerin parçalanmasıyla değil, küçük küçük devletlerin birleşmesi ile oluştuğunun bilinmesi gerekiyor…
Bunun dışında…
En bilinen başkanlık sistemi olduğu için söylüyorum…
ABD başkanlık sisteminde, yasama, yürütme ve yargı çok kalın hatlarla birbirinden ayrılmaktadır…
Öyle bizde olduğu gibi, kararını beğenmediğin yargıcı görevden al…
Yargıla…
İçeri at…
Oralarda böyle bir şey yok…
Ayrıca iki meclisli bir sistem var ki…
İstediğin yasayı hemencecik çıkar…
Kişiye özgü yasa yap…
Veya hiç biri olmazsa, yasamaya bile gerek duymadan kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönet…
İnanın böyle bir şeyin olabilmesi de mümkün değil…
Ama şöyle olursa mümkün…
Siz tüm çabalarınızla Osmanlı benzeri…
Hatta
Bazı Arap ülkelerindeki gibi krallık ve emirlik türünden bir başkanlık oluşturabilirseniz ki uzun vadede amaç odur…
İşte o zaman tüm düşündüklerinizi kolayca uygulayabilirsiniz…
Böyle olduğunda…
Ne uğraşmanız gereken muhalefet olacaktır karşınızda, ne de bulunacakları bir meclis…
Sendika…
Dernek…
Oda gibi örgütler bile olmayacaktır…
Demek istediğim; tam böyle olur demiyorum ama…
Hangi yönetim sistemi olursa olsun, eğer gereken denetim mekanizmalarını zamanında oluşturmazsanız…
Farkında bile olmadan varılacak yer, diktatörlükten başka bir yer değildir…

12–12–2015

Nusret KEBAPÇI

11 Şubat 2011 Cuma

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK


Gün geçmiyor ki Türkiye’de başkanlık konusu ortaya atılmasın. Bir zamanlar Cumhurbaşkanı Özal’ın gündeme getirdiği başkanlık, hatta 2 partili sistem bu kez de Başbakan Erdoğan tarafından geçtiğimiz günlerde dillendirildi.
Elbette hiçbir ülkede sistemler her zaman için kadiri mutlak değildir.
Hemen her sistem gibi ülkemizde uygulanan ulus devlet ve üniter yapı da tartışma konusu yapılıp ortaya çeşitli yönetim modelleri atılabilir ancak…
Her sistem gibi önerilen sistemlerin de sebep sonuç açısından doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nasıl ki bir ulus devlet modelini, üniter yapı olmaksızın düşünmek çok mümkün değilse…
Önerilen başkanlık sistemini de federatif yapıyı ön plana almadan düşünebilmek mümkün değildir.
Hem zaten bu başkanlık sistemini ortaya atan, gerek Özal gerekse de bu günkü başbakanın en önemli ortak özelliği, öncelikle ikisinin de milli kimliği tartışmaya açıp…
Federasyon, demokratik özerklik ya da, bağımsızlık gibi konuların gündeme gelmesine fırsat tanımalarıdır.
Yani kısacası bu gün ortaya atılan başkanlık sistemi bir federatif yapı olmadan düşünülemez.
Aslına bakarsanız bu iki liderin partilere bakışı da birbirlerinden çok farklı değil...
Özal geçmişte “iki buçuk parti kalacak” şeklinde bir açıklama yaparken başbakan da kısa süre önce “iki partili sistem istediğini” açıklamadı mı?
Tabi bu arada başkanlık konusu tartışılırken ABD’yi bunun dışında tutmak çok mümkün değil, zaten başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülke görünürde ABD’dir. Hem zaten ABD dışında bu sitemi uygulamaya koyanların neredeyse tamamı darbe sonucu iktidara getirilmiş diktatörlerdir.
Bu ülkede uygulanan başkanlık sistemi esas olarak kuvvetler ayrılığının çok keskin olarak uygulanmasını gerektiriyor.
Birleşik devletlerin 50 tane eyaleti var. Bunların başında birer vali olup, her birinin kendi meclisleri ve organları da bulunuyor.
Sistem esas olarak 2 meclisten oluşmaktadır. Bunlardan biri senato, diğeri de temsilciler meclisidir.
Senatoda her eyalet eşit olarak 2 üye ile temsil edilirken, temsilciler meclisinde eyaletler nüfuslarına oranla temsil edilmektedir.
Orada da başkan bizde olduğu gibi atamalar yapabilir ama öyle bizdeki gibi canı nasıl isterse o şekilde değil…
Atamalarının çoğunluğu tüm eyaletlerin sadece iki kişiyle temsil edildiği senatonun onayından geçmeden gerçekleşemez.
Bu arada bu sisteme göre hiçbir bakan meclis içinden olamıyor, dolayısıyla hiçbir bakanın kendi önerdiği yasaya ilişkin oy verme hakkı da bulunmuyor.
Örneğin, parlamenter sistemde cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi bulunurken, meclisin de cumhurbaşkanını düşürme yetkisi bulunmaktadır.
Ama başkanlıkta böyle bir şey söz konusu bile değildir.
Aslında kısacası bu sistem ABD’de bile birçok sorunla karşılaşmaktadır.
Üstelik adamların 220 yıllık yazılı anayasaları olmalarına karşın...
Bu arada 700 yıllık bir mutlakıyetin ardından, sadece 60 yıllık bir seçmenliğimizin de olduğu da göz önüne alınıp…
Hala birey olamadığımız, ortaçağ kalıntısı ağalık, şeyhlik, vs gibi feodal kurumların tasfiye edilemeyip günümüzde çok etkin olarak hala faaliyette bulundukları da göz önünde bulundurulursa…
Ayrıca bunların seçmen üzerinde ne derece etkin oldukları da bilinirse…
Bu durumda seçilen kişi bir başkan değil, ancak ve ancak seçilmiş padişah olacaktır başka bir şey değil.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI