19 Aralık 2023 Salı

NEREYE GİDİYORUZ?

 

NEREYE GİDİYORUZ?

 

 

 

Bunu yazınca bazılarının çok eskiden toprak ve fabrikaların satışına karşı çıkanlar için “Ne olacak sırtlarına alıp gitmiyorlar ki. “ türünden “Bir yere gittiğimiz yok halen aynı yerdeyiz.” gibisinden bir yanıt gelebilir.

Bu yüzden konuyu oldukça ayrıntılı açıklayalım ki kafalarda soru falan kalmasın.

Böyle söyleyip hemen herkesin dikkatini toplamışken başlayalım isterseniz ne dersiniz?

Bir ülke düşünün; tarımda bir zamanların kendi kendine yeten yedi ülkesinden biriyken…

Bugün patatesten, buğdaya hatta tohuma kadar hemen her şeyi dışarıdan alıyorsak…

Ve bizim bir ilimiz kadar ülkeler…

Dahası

İşgal ve iç savaşla boğuşan ülkelerden bile bu ve benzeri ürünleri ithal ediyorsak sizce de bu işte bir gariplik yok mu?

Bir ülke düşünün; stratejik önemi ne olursa olsun fabrikasından tutun…

Haberleşmesine…

Enerjisinden, petrole kadar hemen her şeyi sadece meta olarak görüp yabancılara babalar gibi satarken satabilmeyi marifet saysın.

Limanlarından, tersanesine,

Köprülerden, yollara.

Hava alanlarından hastanelere kadar…

Önemli bir kısmı yabancı olan şirketlere, kişi başı,

Araç başı vs. adı altında, kamu tarafından yapılabileceğinin en az yirmi katı maliyetle halkı borçlandırsın…

Sizce neden olabilir?

Ya devletin kiraya verdiği çeşitli işletmelerin ki şirketler çok ciddi karlar edindikleri halde…

Kiralarının ben deyim on, siz deyin yirmi yıl ertelenmesine ne demeli?

Veya çok kazanıp da bir türlü en çok vergi verenler listesine girmedikleri halde pek çok kez vergi muafiyeti getirilen şirketler neyin nesi?

“Bunları yazınca tamam, bunlar doğru da enflasyona ilişkin hiç bir şey söylemeyecek misin?” dediğinizi duyar gibi oldum.

Evet, sahi fiyatlar çıldırmışçasına artarken emekli maaşları neden ev kirasını bile karşılayamaz hale geldi?

Aslında nedeni şu:

Ülkemizi yöneten siyasal İslamcı neoliberal düşünce, zenginden vergi almıyor…

Almadığı gibi…

Bir de çeşitli teşvik ve muafiyetlerle, topladığı vergilerle onları tüm gücüyle desteklemektedir.

Bunun dışındaki bir başka neden de…

Bir zamanlar ki o zamanlar ciddi bir araştırmayla 1980’ lere kadar da götürülebilir…

Bugün yabancıların elinde olan pek çok şirket,

Hatta tarım,

Bankalar,

Hayvancılık,

Haberleşme,

Enerji,

Köprü,

Yol, hava alanı ve hastane yapımı…

Aklınıza ne gelirse hepsi öncesinde, devlet tarafından halkın verdiği vergilerle yapılıyordu.

Ve kamu tarafından işletiliyordu.

Ayrıca ülkede…

İhtiyaç fazlası sanayi,

Tarım, hayvancılık ürünleri dışarıya satılır ve bunun karşılığında o ülkeye döviz gelirdi…

Gel zaman git zaman

Devlet anlayışı değişti.

Eskiden devlet her şeyden öndeydi.

Neoliberal anlayışla yabancı sermaye en büyük ve güçlü oldu…

Devlet ise onları denetleyemeyecek kadar küçültüldü.

Hem zaten neoliberalizmin ünlü “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar.” sözü de bunu en güzel şekilde ifade edebilmektedir…

Böyle olunca da

Ülkede kamunun elinde olan fabrika,

Tarım,

Hayvancılık,

Haberleşme,

Enerji,

Tersane,

Liman hemen ne varsa tamamı özel şirketlere,

Önemli kısmı da yabancılara devrediliverince devlet de çok ciddi kaynaklardan mahrum kalıverdi.

Ayrıca o 49 yıllığına “yap- işlet- devret” modeliyle maliyetinin 20 katına varan yollar ve köprülerle, hava alanlarına dövizle ödeme yapılması gerektiği için,

Dışarıya satıp döviz gelme şansı da kalmayınca, geriye kalan tek çare yüksek faizle döviz bulmaktı…

Yüksek maliyetle alınan borcun çıkması da elbette acı olacaktı…

İşte bugün yaşadığımız yüksek fiyatların temel nedeni, yüksek faizle borçlanılan dövize bağlı ekonomik sistemden başka bir şey değildir?

Bu durumda yani sürekli olarak ekonomiyi döndürmek, bir anlamda günü kurtarmak için ülkede üretimi engelleyip ülkenin tüm mal varlıklarını haraç mezat satan bir yönetimin döviz bulmak adına ABD ve AB’den bağımsız tavır alması mümkün mü?

Olabiliyor mu?

Elbette mümkün değil!

Zaten atalarımızın sözü de tam bunu ifade etmektedir…

Ne denmişti yıllar öncesinden…

“Borç alan emir alır.”

Hem Büyük Önder Atatürk’ün söylediği “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz.” sözü her fırsatta ABD’nin dostlarına dost, düşmanına düşman olmamızla hemen her gün kendisini de doğrulamış olmuyor mu?

Yıllardır ABD’nin düşman ilan ettiği Irak,

Suriye ve…

Libya’ya düşmanlık edip…

Suriye’ye son 12 yılda hiç gitmeyip de adalarımızı işgal ettikleri halde en küçük bir laf bile söylemeden Yunanistan’ın ziyaret edilmesinden tutun, yandaşları Starbucks’da pompalı ile ateş edip olay çıkarırken ABD ve İsrail’e yaptırımların sadece lafta kalıyor olması da bunun göstergesi değil mi?

Demek istediğim bir ülkenin kalkınması,

Halkının refah düzeyinin yükselmesi ancak ekonomide ve siyasette ulusal çıkarları göz önüne alan bağımsız bir siyasetle olabilir.

Ama asla ulus karşıtı vatan kavramından bi haber siyasal İslamcı bir anlayışla değil…

Bilmem anlatabildim mi?

 

18-12-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


5 Aralık 2023 Salı

PROTESTO DEDİĞİN…

 

PROTESTO DEDİĞİN…

         

 İsrail’in Gazze’ye uyguladığı soykırım…

Dahası Gazze’yi boşaltıp orada yaşayanları Sina’ya göndermeye yönelik baskı ve şiddet devam ederken, buna tepki olarak birileri ülkemizde günden güne yaygınlaşan genelde gençlerin devam ettiği Starbucks kafelerine karşı bir eyleme giriştiler…

Bu bazen orada oturanların kahvelerini dökmek türünden olabildiği gibi…

Kimi zaman da orada oturanlara karşı fiili saldırıya bile dönüşebildi.

Tabi insan bu türden, gerçekten İsrail’i bu soykırımdan caydıracak eylemleri görünce…

İşte diyorsun gerçekten İsrail’e karşı ancak bu şekilde eylem yapılabilir?

Daha iyisi yapılamaz…

Sakın bu yazdıklarımı, yapılanları ciddiye almıyor muşum gibi değerlendirmeyin…

Bu konuda gerçekten çok “ciddiyim.”

Ama her nedense, bu yapılan eylemler bana bir Nasrettin Hoca fıkrasını anımsattı.

Hoca’nın bir gün sokak lambasının altında bir şeyler aradığını gören komşusu sorar…

-      Hocam hayırdır gecenin bu saatinde ışığın altında ne arıyorsun?

Hoca yanıt verir.

-      Anahtarımı kaybettim de onu arıyorum.

Komşusu sorar…

-      Hocam anahtarı burada kaybettiğine emin misin?

Hoca yanıt verir…

-      Aslında şu karanlıkta kaybetmiştim ama orası çok karanlık olduğu için burada arıyorum.

İşte bu eylemler de aynen böyle.

Yani sizin anlayacağınız İsrail’i yaptığı soykırımdan caydırmakla falan hiçbir ilgisi yok…

Sadece zevahiri kurtarmakla ilgilidir, başka bir şeyle değil.

Tabi aynı durum mecliste yapılan Coca cola boykotu için de geçerli…

Koskoca meclis İsrail’i durdurabilecek hiç bir adım atmayıp sadece meclis lokantasında kolayı yasaklamakla ciddi bir eylem yaptığını düşünüyorsa…

Bence gerçekten bir akıl tutulması yaşıyoruz.

Bu arada Türkiye’deki Coca cola şirketinin sahibi olan Anadolu Grup’un TOGG’un ortaklarından biri olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Aslına bakarsanız bizde yapılan protesto türünden eylemlerin ciddiyetsizliği bir yana, İslam ülkelerinin tamamının da sadece kınamayla yetinmesi…

Bize çok açık olarak bir şeyi gözümüze sokarcasına göstermektedir…

O da…

Bizim de içinde bulunduğumuz Müslüman ülkelerin neredeyse birkaç ülke hariç, tamamının ABD yanlısı olduğudur.

Bu nedenle de İslam kardeşliği falan haliyle hikaye olup, ABD yandaşlığı karşısında hiçbir anlam ifade de etmemektedir.

Tabi bunda 

İslam ülkelerinin önemli bir kısmının uluslaşamayıp tarikat ve cemaat topluluklarından oluşması…

Ulus bilinci olmadığında da vatan,  emperyalizme karsı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi kavramların gelişmemesi ,oldukça  önemli bir rol oynamaktadır.

Doğrusunu isterseniz bizim de durumumuz da bundan çok farklı sayılmaz…

Bizde de 20 yılı aşkın zamandır ülkeyi yöneten iktidarın ulus karşıtı olması vatan ve bağımsızlık kavramlarından bihaber olarak ülke kaynaklarını çok kolay emperyalist ülkelere teslim etmesi, dış politikada emperyalist politikalara karşı duramamasının asıl nedenini oluşturmaktadır.

Şöyle düşünün…

Siz ülke kaynaklarınızı…

Sanayinizi…

Topraklarınızı…

Tarımınızı…

Köprüden yola kadar her ne varsa yabancılara bırakıp, Ülkeyi tarihinin en büyük borcu altına sokarsanız…

Emperyalizmin ekonomik yaptırımlarına da izin vermiş oluyorsunuz…

Ne demişti Atatürk…

“Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz.”

Yani ekonomide yabancı pazarı olup,  küresel sermayeye teslim ederseniz,  siyasi olarak da bağımsız karar alamazsınız gerisi hikâyedir.

Şimdi isterseniz…

ABD’den bağımsız tavır alabilen…

Ulusal birlikteliği ve ekonomisi güçlü, yani bağımsız bir ülke…

ABD destekli İsrail soykırımı karşısında nasıl bir tavır alabilir…

Veya alması gerekir…

Biraz onun üzerinde duralım.

En başta da hani geçtiğimiz günlerde meclisteki oylamada iktidar partileri tarafından reddedilen İsrail’e hemen her gün giden ticaret gemilerine ilişkin önergenin reddedilmesinden başlayalım…

Sahi neden reddedildi?

Bu arada…

Bugün ABD’yi bırakın, Türkiye’de İsrail’in pek çok şirketi var mı?

Var!

Bunların hangileri olduğunu Google bakarak herkes pekala bulabilir de…

Siz tarımda Ata tohumunu yasaklayıp sertifikalı tohum diyerek İsrail’in hibrit tohumunu Türk çiftçisine dayatmadınız mı?

Vazgeçebiliyor musunuz?

Ya İsrail’e silahlar, o bombalar nereden gidiyor dersiniz?

Ülkemizdeki ABD üslerinden değil mi?

Peki petrolü…

Suyu nereden gidiyor dersiniz? Sakın bu soruyu yanıtlamak için Google falan bakmayın, bizden gidiyor.

Demek istediğim bugün İsrail’in hava sahasını bile Kürecik radarıyla biz koruyorsak…

Üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?

Ayrıca düşünülmesi gereken bir başka soru daha…

Yıllardır ABD ile birlikte…

İsrail’e karşı koyan Suriye, Irak ve Libya’ya müdahaleleri destekleyip o ülkelerdeki iç savaşlara müdahil olup…

İsrail’e hiç bir tepki konulamamasının nedeni…

BOP ’a destek olup İsrail’i büyütmek değil de nedir?

Demek istediğim ulus bilinciyle ekonomik ve siyasi bağımsızlık arasında doğrudan bir ilişki vardır.

O varsa ekonomik ve siyasi olarak emperyalizmden bağımsız bir ülke olabiliyorsunuz…

Eğer yoksa da emperyalizmin aleti…

 

05-12-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 Kasım 2023 Pazar

YENİ ANAYASANIN ANLAMI…

 

YENİ ANAYASANIN ANLAMI…

 

 

 

Son günlerde ülkede yaşanan en önemli konulardan biri Yargıtay ve Anayasa mahkemesi arasında var olduğu düşünülen gerginlik…

Ama bu, iktidarın her ne kadar tüm üyelerini kendileri atamış olsalar da Anayasa Mahkemesi kararlarını tartışmaya açmalarının…

Ya da tanımamaya çalışılmalarının ilk adımı değil ve görüldüğü kadarıyla son da olmayacak gibi görünüyor.

Aslına bakarsanız bir devletin demokratik hukuk devleti olarak kabul görebilmesinin ilk koşulu tüm yasaların üstünde olan Anayasaya uyulması…

Ve Anayasaya uymayan değişik düzenlemelerin Anayasaya uygun hale getirilmesi ama bu iş bizde öyle işlemiyor…

İşlemediği gibi…

Birileri tüm yargıyı, Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere eşit olarak görerek kendilerince hakem rolü falan üstlenmeye çalışıyorlar ama inanın hiç bir geçerliliği yok.

Neden mi?

Çünkü Anayasamızın 153 ve 158.maddeleri bu konuda herhangi bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık.

İsterseniz bu konudaki Anayasa maddelerini buraya not olarak belirtelim ki sonrasında asıl amacın ne olduğunu tüm açıklığıyla anlatabilelim.

Madde 153: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. “

Yani bu iş öyle birilerinin ağızlarına sakız ettikleri gibi polemik falan kaldırmaz.

Devam edelim madde 158 :Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.”

Demek ki neymiş?

Anayasa mahkemesi kararları diğer mahkeme kararlarıyla tartışılıp tartışma konusu yapılamazmış

Peki, durum böyle olduğu halde neden iktidar bu konuyu sürekli gündeme getirip, Anayasa Mahkemesi kararlarını tartışmalı hale getiriyor…

Aslında amaç biliniyor…

Anayasa Mahkemesi kararlarını anayasaya göre karar veren değil de sürekli haksız karar veren, yönetimin işini zorlaştıran, ayak bağı olan bir konuma düşürerek itibarsızlaştırıp bir anlamda kaldırılmasını yollarını zorlamak…

Daha doğrusu yeni anayasada yer verilmemesinin dayanağını oluşturmak…

 

Peki neden?

Nedeni şu

Birileri her ne kadar tüm üyelerini kendileri belirledikleri halde olası bir gelecekte böyle bir kurumun cumhurbaşkanını yargılayabilecek olduğunu düşünmeleri anlaşılıyor ki fena rahatsız oluyor.

Ve bu konuyu gündemde tutarak yakaladıklarını düşündükleri fırsatla Yeni Anayasayı gündeme getirmeye çalışıyorlar.

Böyle söyleyince aklınıza…

“Ya biz anayasanın neredeyse ilk dört madde hariç tamamını değiştirdik.”

“Yeni anayasaya niçin ihtiyaç olsun ki” gibisinden bir soru gelebilir ama ondan önemlisi…

Herhangi bir iktidar, yani mecliste çoğunluğu sağlayan parti, çoğunluğuna güvenerek…

Kafasına estiği zaman…

İstediği gibi yeni bir anayasa yapabilir mi?

Bence yanıtlanması gereken en önemli soru bu.

İsterseniz bu soruya yanıt vermeden herhangi bir ülkede yeni anayasa yapılması konusu, hangi koşullarda gündeme gelir veya getirilir isterseniz önce onun üzerinde duralım.

Burada öncelikle belirtmeliyim ki…

Yeni bir anayasa yapmanın tek koşulu, onu kurucu meclisin yapmasıdır…

Ve kurucu meclisin oluşması da ya bir darbe sonucunda…

Ya devrim olduğunda…

Veya bağımsızlık savaşı sırasında veya sonucunda gerçekleşir.

Ama bilinen bir şey var ki…

Kurucu meclisin partisi olmaz ve aynı zamanda halkın içinden çeşitli ölçütlere göre seçilen kişiler tarafından oluşturulur.

Yani Uzun sözün kısası, yeni anayasa yeni devlet kurulması.

Yeni düzen oluşturulması.

Yeni farklı bir rejim anlamına gelir.

Peki, bir ülkede

Mevcut anayasaya göre seçilmiş üstelik uymaya söz vermiş bir iktidar partisi yeni anayasa yapabilir mi?

Doğrusunu isterseniz yapamaz…

Çünkü

Şuan mevcut parlamentodaki iktidarıyla muhalefetiyle tüm milletvekilleri…

Anayasaya uyacakları konusunda yemin etmiş bulunmaktadırlar…

Yeminlerini tutmayıp…

Mevcut anayasayı yok sayarak, yeni anayasa arayışına girmeleri…

Genel anlamıyla…

Bir futbol maçında takımlardan birinin maçın tam ortasında biz şu ana kadar uygulanan futbol kurallarını tanımıyoruz…

Maçı bundan sonra kendi belirlediğimiz kurallara göre yapacağız demesinden ne farkı var?

Aslına bakarsanız akılcı bir iş de değildir ama yine de iktidar partisinin kendisini kurucu meclis yerine koyarak yeni bir anayasa yapmaya girişmesinin…

Bu konuyu sürekli gündeme getirmesinin…

Sadece bir anlamı olabilir…

O da

Nasıl ki büyük İsrail’i yaratmak için onun karşısındaki ülkeler ulus devlet olmaktan çıkarılıp etnik ve dini kimlikçiklerin birbirleriyle çatıştığı bir hale getiriliyorlarsa…

Toplum olarak aymazlığımız devam ettiği sürece çok uzak olmayan bir gelecekte bizde de aynısı olacaktır.

Sakın bunun olabilmesi için Irak’ta, Libya’da, Suriye’de olduğu gibi bir dış müdahale beklentisine falan da girmeyin…

Nasıl olacak biliyor musunuz?

İşte bu yeni anayasayla…

Ülkeye çok fazla sayıda yabancının sokulması ile demografik yapının bozulması…

Ulus kimlik yani Türk Milleti yok edilirken, meydanın etnik kimliklere, tarikat ve cemaatlere bırakılması hep bunu sağlamak içindir.

Zaten uzun süredir amaçlanan…

Çok kimlikli…

Çok kültürlü…

Hatta çok hukuklu Osmanlı türünden bir devlet değil miydi?

Herkesin Türk Milletinin bir yurttaşı değil de, etnik ve dini kimliğiyle birlikte Türkiyeli olması ancak yeni yapılacak bir anayasayla yapılabilirdi…

Şimdi o yapılmaya çalışılmaktadır…

Benden söylemesi...

 

19-11-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Kasım 2023 Salı

GAZZE DEMİŞKEN…

 

GAZZE DEMİŞKEN…

 

 

 

İsterseniz konuya emperyalizmin ulus devletlere bakış açısını vurgulayarak bakalım ki sonradan yazdıklarımız yerli yerine otursun.

Çünkü…

Konu bununla son derece ilintili.

Nasıl mı?

Bakın şimdi emperyalizm hiç bir şekilde…

Tüm halkı ortak bir kimlikte birleştiren, ülkesinin yer altı, üstü kaynaklarına sahip çıkan…

Ülkesini sadece siyasi değil, ekonomik olarak bağımsız kılmaya çalışan ulus devletleri sevmez.

Bu yüzden o türden ulus devletlerin yönetimine; ulus yerine ümmet bilinci olan siyasal İslamcıları getirir ki…

Böylece onlar hem ülkedeki birleşikliği sağlayan ulus bilicini yok eder…

Hem de ulusal bağımsızlık gibi bir kavramdan bihaber olduklarından ülke ekonomisini kişisel çıkarları için emperyalizme peşkeş çekebilirler…

Aslında biz bu senaryoyu pek çok ülkede yaşadık…

Ve bilmelisiniz ki…

Gazze’de yaşananlar bundan çok farklı değil.

Bundan uzun yıllar önce Yaser Arafat; Filistin Kurtuluş Örgütü olarak birleşik bir Filistin devleti kurma mücadelesi verirken sahneye Hamas çıkarılıyor…

Ve işin ilginci öncelikle …

İşgalci saldırgan İsrail’e karşı değil, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı savaşıyor…

Sonuçta…

Filistin mücadelesi zayıflıyor ve Batı Şeria ve Gazze’de iki ayrı devlet ortaya çıkarılıyor…

Aslında bugün de yapılan geçmiştekinden çok farklı değil.

Bir anlamda 11 Eylül’ün bir benzeri olduğu bile söylenebilir.

İsterseniz 11 Eylül konusunda küçük bir hatırlatmayla konuya devam edelim…

Ne olmuştu 11 Eylül 2001’de…

Olan şu: Sözde Usame Bin Ladin’in önderliğinde ABD’deki ikiz kulelere bir uçak saldırısı olmuştu ve yaklaşık 3000 kişi civarında insan hayatını kaybetmişti.

Ama bu konuda en önemli olan şey o değil, ABD daha olay aydınlığa bile kavuşmadan sözde Afganistan’da Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle işgal etti ve uyuşturucu çiftliği haline getirdi.

Tabi daha önemli yanı bu olayla beraber BOP ’un da başlamış olması ve sırayla Irak…

Libya…

Ve Suriye’nin paramparça edilmesiydi…

İşte 7 Ekim saldırısıyla olan da o…

O gün Hamasın saldırısı sonucunda İsrailli siviller öldü ama en önemlisi İsrail’in sözde bu saldırıyı gerekçe göstererek Gazze’de soykırım yaparak oradaki Gazzelileri oradan sürerek İsrail’i Gazze’yi de kapsayacak şekilde genişletiyor olması…

Yani bir anlamda vaat edilen toprakların kendilerine göre alınması olarak da değerlendirilebilir.

Hani zaman zaman medyada çıkan haberlerde…

İsrail gizli servislerinin gafil avlandığı gibi bir senaryo ortaya atılsa bile, doğru olmayıp, yapılan saldırıyla İsrail’in sözde dünya kamuoyu önünde teröre karşı haklı savaş kılıfına bürünmesi ve yaptığı kanlı saldırı ve soykırımın bir nebze bile gözden uzaklaşmasına neden olması…

Başka deliller bir yana…

Sadece bu bile herkesi düşünmeye itecek kadar önemlidir.

Tabi bu İsrail pervasızlığının

Kanlı saldırıları çok rahat yapabilmesinin en önemli nedenlerinden birinin…

Filistin’e sahip çıkan, destek olan Irak, Suriye ve Libya’nın bizim de içinde olduğu bir projeyle zayıflatılarak İsrail’in önündeki engellerin kaldırılması yanında…

İsrail’in 2004’den bu yana NATO’nun fiili yani özel statülü üyesi olması da son derece önemlidir.

Burada bir soru sorarak devam edelim…

Sizce İslam İşbirliği Örgütü İsrail’in yaptığı soykırıma karşılık nasıl bir tepki verdi dersiniz?

Hiç öyle Müslüman kardeşliği, ümmet dayanışması falan gibi maval okumaya gerek yok…

Ne yaptılar biliyor musunuz?

Kınadılar.

Evet, yanlış okumadınız sadece kınamakla yetindiler…

Peki, biz bu konuda ne yaptık hiç düşündünüz mü?

Aynısını…

Hani şunu anlarım, siz bir muhalefet partisisinizdir…

İktidar bu konuda adım atmaz…

Onu uyarmak, toplum baskısı yapmak için miting yaparsınız, onu anlarım…

Ama

Hemen her türden yetkiyi alıp da ki buna ülkeye yabancı asker davet etmek de dahil…

Miting yaparsanız…

Sormazlar mı kimi neye karşı uyarmaya çalışıyorsunuz?

İsterseniz bu konuda neler yapılabilirdi? Biraz kafaları zorlayalım…

İsrail’e en büyük desteği kim veriyor? ABD sahi bizde ABD’nin kaç tane üssü var 16, hiç kapatılması gündeme getirilebildi mi?

Ne yazık ki hayır.

Peki

İsrailli pilotları yani Gazze’yi daha iyi bombalasınlar diye eğitilen pilotları Konya’da kim eğitiyor biliyor musunuz?

Ya İsrail’in suyu nereden gidiyor dersiniz?

Veya o uçaklarının ve tanklarının petrolü…

İsrail’i Filistin’den atılan füzelerden Kürecikte bulunan radar üssünün koruduğunun ne kadarını biliyorsunuz?

Sahi kim İsrail’in hibrit tohumlarını memlekette yaygınlaştırırken Ata tohumunu yasakladı…

Demek istediğim…

Tüm bunlara karşı çıkmayıp…

Tepki göstermeyi sokağa kola dökmekten ibaret sayarsanız…

Olsa olsa sadece ABD emperyalizmin kuklası olursunuz…

Asla başka bir şey değil.

 

 

07-11-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

28 Ekim 2023 Cumartesi

100 YILLIK CUMHURİYET

 

100 YILLIK CUMHURİYET

 

 

Aslına bakarsanız herhangi bir ülkede o ülkeye hayat veren Cumhuriyet yüz yıllık bir geçmişe sahip olsaydı…

Tahmin ediyorum ki kutlamalarla ilgili hazırlıklar çok öncesinden başlar ve Cumhuriyetin ilan edildiği günün en az bir hafta sonrasına kadar sürerdi.

Ama ne yazık ki bizde öyle olmuyor…

Olmadığı gibi…

Tam tersi uygulamaları da pek çok alanda görmek mümkün.

En basitinden söylemek gerekirse…

Atatürk’ün kurduğu bir kurum olan Diyanetin cuma hutbesinde bile her zaman olduğu gibi Atatürk anılmazken, başka bir ülkede yaşanan savaş gerekçesiyle uzun süredir sadece resmi tören ve resepsiyona indirgenmiş olan Bayramla ilgili resepsiyon iptal ediliveriyor.

Böyle olunca ve…

Aynı çevrelerin sürekli Atatürk ve cumhuriyete saldırdıkları da göz önüne alınınca insan ister istemez…

Biz acaba Kurtuluş Savaşı’nı bunlara karşı mı yaptık diye düşünmeden edemiyor.

Yoksa bu düşmanlığı başka bir şekilde açıklamak gerçekten çok zor.

Tabi aynı çevrenin Osmanlı hayranlığını da aynı şekilde…

Aslına bakarsanız son derece ilginç…

Çünkü

Osmanlı’da hiçbir şey olabilme şansı olmayan birilerinin

Seçimle ülke yönetiminin en önemli görevlerine gelebildikleri bir rejime düşmanlık edip…

Halkın sadece padişahın kulu olabildiği bir rejimi savunmalarının sadece bir açıklaması olabilir:

O da akıl tutulması…

Yoksa başka bir şekilde açıklanması mümkün değil...

Hazır yeri gelmişken biraz da bu Osmanlı konusuna değinelim ki kafalar fazla karışmasın.

Bir devlet düşünün merkezi bir eğitim sistemi yok ama ülkenin en ücra köşesinde bile ABD ve diğer batılı ülkelerin okulları var…

Hepsi de kendine göre eğitim vermeye çalışıyor.

Hani zaman zaman birileri, “Bir gecede cahil olduk, mezar taşlarını okuyamıyoruz.” falan diyorlar ya…

İnanın öncesinde de farklı değildiler.

Şöyle bir düşünün…

Erkeklerin okuma yazma oranının yüzde 6, kadınlarınkinin binde 4 olduğu bir ülkede ne bekleyebilirsiniz ki.

Bu arada, kadınlarda okuma yazma falan deyince, kadınlar çok önemli gibisinden bir algıya da kapılmayın…

Osmanlının yaptığı son nüfus sayımında bile erkeklerle birlikte sayılanlar sadece ve sadece hayvanlardı.

Yani anlayacağınız o dönemde kadının adı gerçekten yoktu.

Hani bazı kadınlarımız zaman zaman o dönemin özlemi içinde olduklarını falan söylüyorlar ya…

Bilinsin istedim.

Hani şimdiki iktidar…

Ülkeye olabildiğince Arap nüfusu doldurup, Türk nüfusu azaltarak, Türk ulus devlet yapısını yok etmeye çalışıyor ya…

İşte Osmanlı döneminde de düşünce aynıydı.

Araplar, necip millet olarak baş tacı edilirken…

Türkler her daim…

“İdraki bi idrak” yani akılsız Türk anlamına gelen sözlerle aşağılanırlardı.

Doğrusunu isterseniz…

Bir süredir Cumhuriyet öncesi koşullara dönmeye çalıştığımızı bile söylemek mümkün

Neden mi?

En basitinden söyleyim…

O yıllarda da tren işletmesinden tutun, bankalara…

Ticarete…

Sanayiye kadar…

Hemen hepsi yabancıların elindeydi…

Ve ne yazık ki 1923 sonrası yapılan millileştirmelere rağmen bugün genel olarak tekrar yabancılarda…

Limanları, deniz taşımacılığını millileştirip Kabotaj Bayramı ilan edişimizden yaklaşık 100 yıl sonra onları tekrar yabancıların tekeline vermişsek…

Sanıyorum bu konuda da tarihten hiç ders almamışız demektir.

Bir devlet düşünün…

Merkez bankası yok, para basma yetkisi adı Osmanlı olan bir Fransız bankasında.

İlginç değil mi?

Ya hukuk?

Yabancıların el üstünde tutulduğu bir sistemde, hukuk bundan farklı olabilir miydi?

Elbette değil…

Yine o yıllarda şeriat hukuku sadece Müslümanlar için uygulanırken…

Gayri Müslümler ve yabancılar kendi hukuklarını uyguluyorlardı.

Yani yabancı ve gayri Müslimler suç işlediklerinde sadece kendi mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı, Osmanlı adaletinde değil.

Demem o ki, bu ayrıcalıklı çoklu hukuk sistemini bitirerek ülkede yaşayan herkes için tek bir hukuk ortaya çıkaran yine o beğenmediğiniz Cumhuriyetti…

Peki, Osmanlı devlet yöneticilerini nasıl yetiştiriyordu dersiniz herhalde bugün olduğu gibi mülakatla falan almıyordu…

Evet, Osmanlı yöneticileri için Enderun mektebi kurmuştu kurmasına ama…

 Oraya alınanlar…

Sadece ve sadece azınlıklar ve devşirmelerdi.

Bunları yazarken…

Halk yoksulluk ve sefalet içinde yaşarken yapılan koskoca saraylara, oralardaki şatafatlı yaşamlara…

Kapitülasyonlara…

Kolcuları türküye bile konu olmuş tütün vergisine el koyan yabancı REJİ idaresine hiç değinmedim bile… 

Ancak burada gerçekte en üzücü olan ne biliyor musunuz?

Cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlandıkları halde…

Her fırsatta Atatürk ve cumhuriyete saldıranların böyle bir düzenin özlemi içinde olmaları…

Ama biz tüm bu olumsuz tutum ve davranışlara rağmen Cumhuriyetimizin 100.yılını kutluyor, bu konudaki son sözü Büyük Önder Atatürk’e bırakıyoruz…

                               “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

                                                       Mustafa Kemal Atatürk

 

28-10-2023

Nusret KEBAPÇI