CUMHURİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CUMHURİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2024 Perşembe

23 NİSAN

23 NİSAN

 

 

23 Nisan, ülkemizin geçmişi daha doğrusu geleceği açısından da çok önemli bir tarih.

Ve zaten bu nedenle bayram.

Ancak; çok uzunca bir süredir bilinçli olarak ulus egemenliği kavramı önemsiz hale getirilirken…

Israrla Bayram çocuk şenliğine dönüştürülmüş ve ne yazık ki başarılı da olunmuştur.

Bu nedenle…

Günün önemi açısından birazcık tarihe giriş yapalım ki konu yeterince anlaşılabilsin.

Bilindiği gibi 23 Nisan’dan…

Yani TBMM Ankara’da açılmadan önce, ülkemizin pek çok yeri işgal altındayken

Memleketi yönetenler bu konuda bırakın mücadeleyi, halkın işgalleri anlamaması için konuyu geçiştirmeye çalışıp…

İşgalcilere karşı neredeyse hiç bir ferman veya fetva falan bile yayınlamamışlarken…

İşgallere karşı mücadele edenler için, onları hedef alan pek çok fetva yayınlanması sizce de çok ilginç değil mi?

Düşünebiliyor musunuz?

Ülke işgal altına girmiş, Dolmabahçe sarayının karşısına bile düşman donanmaları yerleşmiş ama ülkeyi yönetenler oralı değil…

İşte bu durumdan rahatsız olan Büyük Önder Mustafa Kemal; işgale karşı mücadele etmek adına Anadolu’ya geçmek…

Halkı örgütleyerek ve bu mücadeleyi sonuçta düzenli ordu ve merkezi bir yönetimle bütünleştirerek işgalcileri ülkeden kovmanın planlarını yapıyordu.

Bu nedenle…

Önce Samsun’a geçildi ardından Erzurum ve Sivas kongreleri...

Sonrasında da

Oralardan seçilmiş delegelerle Ankara’ da Büyük Millet Meclisini toplamayı başararak zaten fiiliyatta yok olan İstanbul hükümeti yerine Anadolu’da fiilen bir hükümet kurdu…

Kurdu ve…

Bu hükümet kendi kurallarını koyup…

Yöneticisini seçip…

Yasalarını çıkarıp ki buna vergi koymak da dahil, Anadolu’da etkili olmayı başardı…

Ama tüm bunlar burada yazıldığı gibi çok kolay olmadı.

Çünkü bu mücadele sadece yabancı emperyalistlerle değil…

İçeride de emperyalist destekli…

İstanbul hükümetince de yönlendirilen isyancılarla da yapılmasını gerektiriyordu.

Sonuçta, yaklaşık 4 yıla yakın bir savaş sonunda başarılı olundu ve ulus temelli bir Cumhuriyet kuruldu ama…

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin ulus temelli bir devlet olabilmesinde en büyük payı olan TBMM’nin kurtuluşa ve kuruluşa öncülük etmesinin ilk adımı olan günün yıl dönümünde, bu Bayramın hak ettiği şekilde kutlandığını söylemek çok zor…

Çünkü yıllardır…

Ulus bilinci yerine ümmet bilinci aşılanarak toplum, ekonomik ve sosyal işgallere karşı duyarsız hale getirilmeye çalışıldığından…

Toplumun emperyalizme karşı duyarlılığını pekiştiren bu bayramların da önemsizleştirilmesi…

Resmi tören ve çelenk koymaktan ibaret hale getirilmesi gerekiyordu…

Böyle olunca da halktaki ulus bilincinin giderek zayıflayacağı toplumun Türk Ulus kimliğine, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı yapılacak saldırı ve itibarsızlaştırma çabalarına da kayıtsız kalacağı varsayılıyordu.

Ve ne yazık ki bu Bayramda da görüldüğü üzere Başkent’in en önemli caddelerinde bile 100 evden en fazla 10 evde Bırakın Atatürk’ü, bayrak bile asılmadığı göz önünde bulundurulursa…

İnsan kaygılanmadan edemiyor.

Ne dersiniz, yoksa başardılar mı?

 

 

25-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

28 Ekim 2023 Cumartesi

100 YILLIK CUMHURİYET

 

100 YILLIK CUMHURİYET

 

 

Aslına bakarsanız herhangi bir ülkede o ülkeye hayat veren Cumhuriyet yüz yıllık bir geçmişe sahip olsaydı…

Tahmin ediyorum ki kutlamalarla ilgili hazırlıklar çok öncesinden başlar ve Cumhuriyetin ilan edildiği günün en az bir hafta sonrasına kadar sürerdi.

Ama ne yazık ki bizde öyle olmuyor…

Olmadığı gibi…

Tam tersi uygulamaları da pek çok alanda görmek mümkün.

En basitinden söylemek gerekirse…

Atatürk’ün kurduğu bir kurum olan Diyanetin cuma hutbesinde bile her zaman olduğu gibi Atatürk anılmazken, başka bir ülkede yaşanan savaş gerekçesiyle uzun süredir sadece resmi tören ve resepsiyona indirgenmiş olan Bayramla ilgili resepsiyon iptal ediliveriyor.

Böyle olunca ve…

Aynı çevrelerin sürekli Atatürk ve cumhuriyete saldırdıkları da göz önüne alınınca insan ister istemez…

Biz acaba Kurtuluş Savaşı’nı bunlara karşı mı yaptık diye düşünmeden edemiyor.

Yoksa bu düşmanlığı başka bir şekilde açıklamak gerçekten çok zor.

Tabi aynı çevrenin Osmanlı hayranlığını da aynı şekilde…

Aslına bakarsanız son derece ilginç…

Çünkü

Osmanlı’da hiçbir şey olabilme şansı olmayan birilerinin

Seçimle ülke yönetiminin en önemli görevlerine gelebildikleri bir rejime düşmanlık edip…

Halkın sadece padişahın kulu olabildiği bir rejimi savunmalarının sadece bir açıklaması olabilir:

O da akıl tutulması…

Yoksa başka bir şekilde açıklanması mümkün değil...

Hazır yeri gelmişken biraz da bu Osmanlı konusuna değinelim ki kafalar fazla karışmasın.

Bir devlet düşünün merkezi bir eğitim sistemi yok ama ülkenin en ücra köşesinde bile ABD ve diğer batılı ülkelerin okulları var…

Hepsi de kendine göre eğitim vermeye çalışıyor.

Hani zaman zaman birileri, “Bir gecede cahil olduk, mezar taşlarını okuyamıyoruz.” falan diyorlar ya…

İnanın öncesinde de farklı değildiler.

Şöyle bir düşünün…

Erkeklerin okuma yazma oranının yüzde 6, kadınlarınkinin binde 4 olduğu bir ülkede ne bekleyebilirsiniz ki.

Bu arada, kadınlarda okuma yazma falan deyince, kadınlar çok önemli gibisinden bir algıya da kapılmayın…

Osmanlının yaptığı son nüfus sayımında bile erkeklerle birlikte sayılanlar sadece ve sadece hayvanlardı.

Yani anlayacağınız o dönemde kadının adı gerçekten yoktu.

Hani bazı kadınlarımız zaman zaman o dönemin özlemi içinde olduklarını falan söylüyorlar ya…

Bilinsin istedim.

Hani şimdiki iktidar…

Ülkeye olabildiğince Arap nüfusu doldurup, Türk nüfusu azaltarak, Türk ulus devlet yapısını yok etmeye çalışıyor ya…

İşte Osmanlı döneminde de düşünce aynıydı.

Araplar, necip millet olarak baş tacı edilirken…

Türkler her daim…

“İdraki bi idrak” yani akılsız Türk anlamına gelen sözlerle aşağılanırlardı.

Doğrusunu isterseniz…

Bir süredir Cumhuriyet öncesi koşullara dönmeye çalıştığımızı bile söylemek mümkün

Neden mi?

En basitinden söyleyim…

O yıllarda da tren işletmesinden tutun, bankalara…

Ticarete…

Sanayiye kadar…

Hemen hepsi yabancıların elindeydi…

Ve ne yazık ki 1923 sonrası yapılan millileştirmelere rağmen bugün genel olarak tekrar yabancılarda…

Limanları, deniz taşımacılığını millileştirip Kabotaj Bayramı ilan edişimizden yaklaşık 100 yıl sonra onları tekrar yabancıların tekeline vermişsek…

Sanıyorum bu konuda da tarihten hiç ders almamışız demektir.

Bir devlet düşünün…

Merkez bankası yok, para basma yetkisi adı Osmanlı olan bir Fransız bankasında.

İlginç değil mi?

Ya hukuk?

Yabancıların el üstünde tutulduğu bir sistemde, hukuk bundan farklı olabilir miydi?

Elbette değil…

Yine o yıllarda şeriat hukuku sadece Müslümanlar için uygulanırken…

Gayri Müslümler ve yabancılar kendi hukuklarını uyguluyorlardı.

Yani yabancı ve gayri Müslimler suç işlediklerinde sadece kendi mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı, Osmanlı adaletinde değil.

Demem o ki, bu ayrıcalıklı çoklu hukuk sistemini bitirerek ülkede yaşayan herkes için tek bir hukuk ortaya çıkaran yine o beğenmediğiniz Cumhuriyetti…

Peki, Osmanlı devlet yöneticilerini nasıl yetiştiriyordu dersiniz herhalde bugün olduğu gibi mülakatla falan almıyordu…

Evet, Osmanlı yöneticileri için Enderun mektebi kurmuştu kurmasına ama…

 Oraya alınanlar…

Sadece ve sadece azınlıklar ve devşirmelerdi.

Bunları yazarken…

Halk yoksulluk ve sefalet içinde yaşarken yapılan koskoca saraylara, oralardaki şatafatlı yaşamlara…

Kapitülasyonlara…

Kolcuları türküye bile konu olmuş tütün vergisine el koyan yabancı REJİ idaresine hiç değinmedim bile… 

Ancak burada gerçekte en üzücü olan ne biliyor musunuz?

Cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlandıkları halde…

Her fırsatta Atatürk ve cumhuriyete saldıranların böyle bir düzenin özlemi içinde olmaları…

Ama biz tüm bu olumsuz tutum ve davranışlara rağmen Cumhuriyetimizin 100.yılını kutluyor, bu konudaki son sözü Büyük Önder Atatürk’e bırakıyoruz…

                               “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

                                                       Mustafa Kemal Atatürk

 

28-10-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7 Mart 2016 Pazartesi

ENKAZ MI DEDİNİZ?


Geçtiğimiz günlerde memleketin nimetlerinden en fazla yararlanan birisi “90 yıllık enkazı kaldırdık.” Demedi mi?
Bundan bir süre önce de yine başka birisi “90 yıllık reklam arasından” Bahsetmişti.
Doğrusunu isterseniz birilerinin, hemen her fırsat bulduklarında Cumhuriyete saldırmaları yeni bir şey değil…
Çünkü 90 yıllık Cumhuriyet döneminde
Ne ağalık ortadan kaldırılabildi…
Ne de tarikat ve cemaatler…
Birileri bu tür kurumların varlığını hazır oy deposu olarak kabul ettiklerinden olsa gerek…
Özellikle çok partili rejimin başından bu yana bu konularla ilgili hiçbir adım atılmadığı gibi tam tersine korunup kollandı…
Bugün bile TBMM çatısı altında 90 yıl önce kaldırılan o kurumların kalıntılarına çokça rastlamak mümkün…
Aslında bunu…
Yani bu tür kurum ve kuruluşların varlığını pek çok yerde tartışmalarda görmek mümkün…
Çünkü bunlar egemenliğin millete geçmesini kabul etmedikleri gibi…
Kadınların sosyal yaşamda yer almasını da kabullenmemektedirler…
Dolayısıyla; Cumhuriyetle oluşan millet, ortak kültür, tarih, dil…
İstiklal marşı gibi kavramların da onlarca herhangi bir anlamı bulunmamaktadır.
Hem zaten Türkçenin kaldırılması için bile kampanya açmaya çalışmadılar mı?
Aslında millet bilinci işin nirengi noktasını oluşturmaktadır…
Bu olmayınca ne emperyalizme karşı bir duruş olabilmektedir…
Ne de bağımsızlık…
Ekonomik gelişme, sanayileşme, kalkınma gibi konularda ise bırakın yakını, uzağından bile geçmemektedirler…
Hani bunlar Osmanlı hayranı olup akıllarınca Osmanlıyı başkanlık adı altında yeniden canlandırmaya çalışıyorlar ya…
Ve birileri onun çok kültürlü çok kimlikli bir devlet olduğunu unutarak Türk imparatorluğu olduğunu falan sanıyorlar…
Bilmelisiniz ki böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil…
Buradan enkaz konusuna dönecek olursak…
Bir imparatorluk düşünün ki egemenliği altındaki tüm milletler dini ve milli kimliğini koruyor, oldukça da örgütlüler…
Yani anlayacağınız ortak herhangi bir kimlik falan söz konusu değildi…
Bu arada söz kimlikten açılmışken…
Son zamanlarda sıkça dillendirilen eşit vatandaşlığa da değinmeden geçmek olmaz…
Bilindiği gibi Osmanlıda eşit vatandaşlık falan değil düpedüz ayrıcalıklı vatandaşlık söz konusuydu…
Kapitülasyonlardan bu yana yabancı ülke vatandaşları ve dini cemaatlerin birçok ayrıcalıkları yanında, ayrı mahkemeleri bile bulunuyordu. Yani çok hukukluyduk.
Ne zaman eşitlik oldu biliyor musunuz daha doğrusu tek hukuklu olduk?
1923’de kurulan Cumhuriyet’le…
Elbette ekonomik durumdan bahsetmemek de mümkün değil…
Sanayi devriminden uzak kalınıp, sefer yapılamaz hale gelinince…
Haliyle memleket borçla yönetilmeye başlanıyor…
Ödenemeyince de vergisine, maliyesine el konuluyor…
Sonrasında yaşanan Sevr gibi bir hezimeti söylemeye bile gerek yok ama…
Demek istediğim…
Eğer Lozan…
Daha doğrusu Mustafa Kemal olmasaydı bu günkü Türk devletinin de yerinde yeller esecekti.
Bugün siz…
“Enkaz”, “reklam arası” falan diye aklınızca küçümsüyorsunuz ya
Şunu bilmenizde yarar bulunuyor…
O çok sevdiğiniz…
Tekrar diriltmek hayalini kurduğunuz…
Padişah olabilmek, saltanata kavuşmak için yanıp tutuştuğunuz Osmanlının borcunu…
1954’e kadar o “enkaz” dediğiniz Cumhuriyet ödemişti
Üstelik
O borcun bir kuruşunun bile, tarım, sanayi yani kalkınma için harcanmamasına rağmen…

07–03–2016

Nusret KEBAPÇI

8 Şubat 2016 Pazartesi

OSMANLI TİPİ BAŞKANLIK


Aynen böyle söylüyorlar ama…
Böyle söylendiğinde siz hemen anlıyorsunuz ki kastedilen tamamen padişahlık…
Tabi hiç kimse, ben padişahlık getireceğim diyemediği için de
Oluyor size Türk ya da Osmanlı tipi başkanlık…
Ney miş? “Türk milletini kaldırıp Türkiye milleti oluşturacaklarmış…”
Tabi insan merak ediyor…
Nasıl?
Dünyada Almanya milleti…
İtalya milleti…
Yunanistan milleti…
Amerika milleti diye herhangi bir kavram var mı?
Yok.
O halde…
Sık sık gündeme getirilen Türkiye Milleti neyin nesi…
Ya da bir kısım insanımızın anladığı haliyle iş tamamen isim değişikliğinden mi ibaret…
Elbette değil.
Burada anlaşılması gereken şey şu…
Hatta çeşitli partiler seçim bildirgelerine bile yazmışlar…
Diyorlar ki:
“Anayasada etnik kimlik vurgusu olmayacak…”
Meali…
Türk adı kaldırılacak…
Peki, yerine ne konulacak?
Türkiye milleti.
Türkiye bir coğrafi tanım değil mi? Nasıl bir millet tanımı yapılacak?
Zaten açıklamalardan da anlaşılacağı üzere işin boyutu oldukça farklı…
Öyle bir millet tanımı yapılacakmış ki;
“Tüm etnik kimlikler kendisini orada bulabilecekmiş…”
İsterseniz sonrasında neler olabileceğini de ben söyleyim;
Bu kadar etnik kimliğin olduğu bir yerde herkes kendi tarihini oluşturacağı için kesinlikle ortak tarih gibi herhangi bir kavram olmayacak…
Başka…
Haliyle ortak bir kültür de söz konusu olamayacağına göre…
Geriye kalıyor ortak dil…
Bu durumda olur mu?
Olmayacağı zaten anlaşılmaktadır…
Peki, millet nasıl olacak?
Ölünün körü gibi diyecem ama o da olmayacak…
Ancak şu kadarını söylemek mümkün…
Bu proje gerçekleşirse
Her etnik veya dini kimliğin kendi eğitimini verdiği…
İstediği dili kullandığı ve ortak dil, duygu ve tarihin ortadan kalktığı özerk devletçiklerden oluşan bir ülke olacağımız kesin görünüyor.
İsterseniz konuyu biraz daha basit olarak anlatmaya çalışayım…
Türk Milleti dendiğinde…
Tek devlet.
Tek millet.
Tek bayrak.
Tek dil.
Ve tek vatan, akla gelmelidir…
Türkiye Milleti dendiğinde ise…
Çok millet.
Çok bayrak.
Çok dil.
Çok vatan.
Çok devlet.
Anlayacağınız iş sadece isim değişikliğinden ibaret değil sevgili kardeşim, rejim değişiyor rejim…
Şöyle söylemek de mümkün…
Cumhuriyetten, padişahlığa geçiyoruz, haberiniz olsun…

08–02–2016
Nusret KEBAPÇI


1 Ocak 2016 Cuma

ANAYASA NEDEN DEĞİŞECEK?


Doğrusunu söylemek gerekirse yapılanların tamamı bir plan çerçevesinde gerçekleştirilmektedir…
Çünkü amaç çok kimlikli, çok kültürlü, dini bir başkanlık sistemi gerçekleştirmek olunca bu olup biteni anlamak hiç de zor değil…
Bakın yıllardır komisyonlar kurdular…
Taslaklar hazırladılar…
Hatta referandumla, bu günkü mevcut anayasanın neredeyse üçte ikisini bile değiştirdiler ama anlaşılıyor ki bu da yeterli olmadı…
Neden?
Çünkü asıl amaçları olan anayasanın ilk dört maddesini doğrudan değiştirmeye cesaret edemediler de ondan…
Altından girdiler…
Üstünden çıktılar…
Kenarından dolaştılar…
Hatta zaman zaman kendi sözcülerine doğrudan söylettiler ama asıl hedeflerine bir türlü ulaşamadılar.
Bu nedenle seçimi yenileme çalışmaları sırasında hep şunu söylediler…
Yapılacak seçim anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi için referandum özelliği taşımaktadır…
Ve iktidara geldiklerinde de halkın kendilerine böyle bir yetki verdiğini düşünmektedirler…
Kendilerine göre haklılar mı?
Tartışılabilir ancak bu durum ister istemez anayasa değişikliği yaparak başkanlık sistemi gerçekleştirmek isteyenleri daha da cüretkar kılacağı şimdiden görünmektedir.
Ağustos ayında açıklama yapan bir iktidar partisi milletvekili bu konuyla ilgili ne demişti hatırlıyor muyuz?
“Türk Milletini bitirip Türkiye milletini inşa ediyoruz…”
Nasıl şaşırmadınız değil mi?
Çünkü yıllardır iktidar partisinin böyle bir çaba içinde olduğunu zaten biliyordunuz…
Ya “Seni başkan yaptırmayacağız” nutuklarıyla saftirik demokratların oyunu alıp da…
Başkanlık sözünü yavaş yavaş telaffuz ederek, özerklik için iktidar partisinin düdüğünü çalanlara ne demeli…
Ne demişti, o vekil yemininde…
“Türkiye milleti adına…”
Sonrasında; iktidar partisinin önemli isimlerinin de destek vermesiyle olay daha ilginç bir hal aldı ama burada önemli olan şey şudur…
Son yıllarda sıkça kullanılmasına tanık olduğumuz Tüm bu Türkiye milleti gibi söylemler gerçekte İktidarla işbirliği içinde “Türkiye milleti” kavramına meşruluk kazandırma girişiminden başka bir şey değildir…
Peki,
Belki merak etmiyor olabilirsiniz de, diğer partilerin bu Türkiye milleti konusundaki tutumu nedir bileniniz var mı?
Ya da şöyle soralım; bu konuda diğer partilerden ciddi herhangi bir tepki gelmemesini nasıl karşılıyorsunuz?
Bunu hiç bir şey yapmamalarına karşın milliyetçilik ve Atatürk’ün partisi olmak konusunda mangalda kül bırakmayanlar için özellikle söylüyorum…
Evet, niçin herhangi bir tepkileri yok…
Şunun için; belki siz farkında değilsiniz ama elin oğlu seçim bildirgesine bile yazmış…
Diyor ki; “Anayasa’dan Türk Milleti kavramını kaldıracağız…”
Sakın böyle yazınca
“Ama bizim parti yapmaz .”demeyin…
Bu gün mecliste bulunan partilerden yani 4 partiden üçü bunu çoktan kabul etmiş,  geriye kalan diğeri de…
Milletvekili yaptığı ulus devlet düşmanı kişilerle özde değil sözde milliyetçi olmaya çoktan razı olmuş durumda…
Yani daha basit olarak anlatmak gerekirse;
Siz farkında olsanız da, olmasanız da önünüzde iki seçenek bulunmaktadır…
Ya ulus devletinize, kimliğinize, Cumhuriyete sahip çıkarak ulus olarak yaşayacaksınız…
Ya da
Herkesin kendini etnik ve dini kimliklerle ifade edebileceği federatif dini bir diktatörlükle…
Karar sizin…

01–01–2016

Nusret KEBAPÇI

29 Ekim 2015 Perşembe

CUMHURİYET


Daha yazımın başında söyle bir soru sorsam ve desem ki…
Cumhuriyetin kurulmasının üzerinden 92 yıl geçmesine karşın bir kısım çevreler tarafından hala Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırılmasının nedeni ne olabilir?
Aslında isterseniz siz yanıtlamadan ben bu konudaki düşüncelerimi açıklayım sonra siz ne isterseniz onu söyleyebilirsiniz…
Bakın öncelikle bir şeyi vurgulamamda yarar bulunuyor…
Sadece Atatürk için de söylemiyorum bu hemen devrim yapmış tüm ülke liderleri açısından geçerlidir…
Eğer bir ülkede devrim yapılmış ve hemen her alanda yapısal değişiklikler meydana gelmişse…
Bundan çıkarı bozulan iç ve dış çevreler bu yapılan devrimi asla
Hiçbir şekilde benimsemedikleri gibi…
Bunu tüm özellikleriyle birlikte ortadan kaldırmak için…
Daha basit açıklamaya çalışayım…
Karşı devrimi hayata geçirmek için hiç bir fırsatı kaçırmazlar…
Ne mi yaparlar doğrusunu isterseniz çok şey ama bu biraz da ülkede gerçekleştirilen devrimin boyutlarıyla orantılıdır dersek…
Sanırım abartıya kaçmamış oluruz.
Şimdi burada duralım ve devam edelim…
Atatürk Cumhuriyeti kurdu kurmasına da bizim için…
Yani Türkiye için ne değişti, yaşamımızda ne gibi bir farklılık oluştu?
Doğrusunu isterseniz en önemli değişiklik zaten Cumhuriyetin ta kendisiydi…
Neden mi? Bakın şimdi…
Cumhuriyetin en basit, yani herkes tarafından bilinen tanımı…
Halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetilmesi…
Daha doğrusu…
Egemenliğin kayıtsız şartsız millette olması değil mi?
Peki; değişmez dini yasalarla ve değişmez liderle ülkenin yönetilmesini isteyenler açısından bu şirk koşmak anlamına gelmiyor muydu?
Geliyordu ve onlar bu yüzden…
Tüm ulusal mücadele ve bayramları asla benimsemediler…
Aslına bakarsanız karşı çıktıkları sadece Kurtuluş Savaşı ve ulusal bayramlar değildir…
Ortak kimliğimiz olan Türk kimliği de dilimizle birlikte saldırı tehdidi altındadır…
Ve onlar…
Bugün bile Osmanlı gibi çok dilli…
Ve çok kültürlü bir devlet kurulması için yanıp tutuşmaktadırlar…
Hem zaten kendilerine ve kurdukları hiç bir örgüte Türk adı koymayıp Osmanlı vurgusu yapmaları da bunun göstergesi olmuyor mu?
Gelelim Emperyalizme…
Çünkü Atatürk’e düşmanlıkta ikinci etken de onlardır…
Bu bir bakıma doğaldır da…
Sen kalk halife bir padişah eliyle yıllarca sanayii kurdurma…
Onları Kapitülasyonlarla…
Düyunu Umumiye’yle…
Reji’yle yönet…
Dini itaatkârlık esas olduğundan kimsenin kılı bile kıpırdamasın…
Sonra…
Biri gelsin, kurduğunuz düzeni, halifesiyle, saltanatıyla, kapitülasyon ve tüm sömürü düzeninizle başınıza çalsın.
Siz olsanız sever misiniz?
İşte onlar da, bu yüzden sevmiyorlar…
Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Dünyanın hemen her yerinde emperyalistler o ülkenin üretmemesi, ekonomisinin gelişmemesi, ulus kimliğin paramparça edilmesi için etnik ve dini gericilikle işbirliği yapar…
Destekler…
Gerçeği söylemek gerekirse…
Sadece bu konuda değil hemen her konuda daima önünüzde iki seçenek bulunmaktadır…
Bunlardan birincisi sözde demokrasi adına ya bu etnik ve dini parçalanıp sömürge olma sürecine teslim olup dağılacaksınız…
Ya da toplumu ortak kimlikte birleştirip ekonomisiyle, maliyesiyle bağımsız güçlü bir ulus olacaksınız…
Atatürk; işte bu ikincisini yapmıştı.

29–10–2015

Nusret KEBAPÇI

29 Eylül 2015 Salı

ATATÜRK MÜ? ÇAY BARDAĞI MI?


Rize Belediyesi Cumhuriyet Meydanı’ndan kaldıracağı Atatürk heykelini yeniden koymak için halk oylaması yapacak ve soracakmış…
Bu meydanda Atatürk heykeli mi olsun?
Çay bardağı mı?
Doğrusunu isterseniz…
Çay bardağı işin görünürdeki yüzü…
Bir anlamda da sembol…
Gerçekte oylanacak olan zaten hiçbir şekilde Atatürk ve çay bardağı olmayacaktır…
Ne mi oylanacak?
Bakın söyleyim…
Bu oylamanın bir tarafında…
Cumhuriyetçilik.
Laiklik.
Devrimcilik.
Halkçılık.
Devletçilik.
Biraz daha ayrıntıya girersek…
Tek vatan.
Tek bayrak.
Tek dil olan, ulus devlet bulunacak…
Diğer tarafında ise…
Gericilik.
Tarikatçılık.
Yeni Osmanlıcılık.
Çok kültürlülük.
Çok kimliklilik.
Ulus devlet düşmanlığı yer alacaktır.
Buradan çay konusuna gelecek olursak…
Osmanlı döneminde memlekette çay falan üretilmeyip, Ortadoğu’dan ithal edilmekteydi…
Ne zaman ki Meclis kuruldu…
Atatürk’ün emriyle bu konudaki araştırmalar da başladı…
1921’den 1924’e kadar ilk Meclisin iktisat bakanlığının İlk Tarım Genel Müdürü olan Muğlalı bir aileden gelen Zihni DERİN Bey; Rus devrimi sonunda Batum sınırının kapanmasıyla Doğu Karadeniz’de ortaya çıkan işsizliğe çözüm bulmak, bölgeyi kalkındırmak için araştırmalar yaparken…
Halkalı ziraat mektebi öğretmenlerinden Ali Rıza Beyin 1917 yılında yazdığı rapora ulaşıyor…
1917 yılında yazılan raporda; “Rize ve çevresinin çay üretimi için çok elverişli olduğu” anlatılıyordu…
Sonuçta…
Hemen Rize’de 15 dönümlük bir parsele denemek amacıyla ilk çay fidanları dikiliyor ve…
Verim alındıkça da bu alan günden güne genişletiliyordu…
1939 ‘a varıldığında artık bu alan 1550 dönüme kadar ulaşmıştı…
Giderek verimin daha da artması ile…
1947’de de ilk çay fabrikası kurulmuştu kurulmasına ama…
Bütün bunlar bize şu gerçeği asla unutturmamalıdır…
Eğer bugün Rize’de çay üretiliyor, halkın önemli bir kısmı çaydan geçimini sağlayabiliyorsa…
Dahası
Dünyanın birçok ülkesine çay ihraç edilebiliyorsa…
Bunu çay bardağına değil…
Atatürk’e borçlusunuz…
Bilinsin istedim…

29–09–2015
Nusret KEBAPÇI



2 Ağustos 2015 Pazar

İÇ TEHDİT DİYE BİR KAVRAMIMIZ VAR MI?




Bundan yıllar önce…
Yani Ergenekon, balyoz ve benzeri operasyonlarla ülkenin şekillendirilmeye çalışıldığı dönemde…
TSK’nin İç Hizmetler Kanunu’nun35 maddesini değiştirmek gündeme geldiğinde ki değiştirilmesi düşünülen madde…
Cumhuriyeti korumak ve kollamaktı…
Ne diyordu
Bu gün memleketi yönetenler…
“Devlet kendi vatandaşını düşman görmez.”
Doğrusunu isterseniz bu söz tam anlamıyla bir demagojiydi…
Tamam…
Zaten devlet her vatandaşına eşit mesafede durmalıydı durmasına da…
Ya vatandaşlarının bir kısmı örgütlenip…
İçinde bulunulan mevcut rejimi zor ya da silahla değiştirmeye kalkarsa o zaman ne olacaktı…
Bu duruma bakılırsa hiçbir şey olacağı yoktu da…
İşin aslı şuydu…
Devlet iç düşman kavramından vazgeçmişti.
Ne devletin yapısını zorla değiştirip federatif yapma girişimleri
Ne ülkeden zor yoluyla ayrılacak bir parçanın başka devletlerle birleşmesi tehlikesi…
Ne de laik cumhuriyetin yıkılarak yerine bir din devleti kurulmaya çalışılması,
Hatta bunun için örgütlenilip eylemler yapılması bile hiç mi hiç önemsenmiyordu…
Hem memleketi yönetenlere kalırsa ne içerde ne de dışarıda herhangi bir tehdit falan da söz konusu değildi…
Sıfır sorun dedikleri de zaten bu değil miydi?
Aslında bu ve benzeri tutumu hükümetin hemen her açıklamasında bile bulmak mümkün…
Bakın 20 Temmuz tarihinde Suruç’ta meydana gelen bombalı eylemin ardından meydana gelen olaylarla ilgili olarak devletin başbakanı sosyal medya hesabından ne diyordu…
“Terör örgütleri ile ilgili bağları ortadayken gencecik bedenlerin üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışanlar”
Kime diyor bu sözleri
Arkalarında PKK’nın PYD’nin olduğunu söyleyen, mecliste 80 milletvekiliyle temsil edilen partiye…
Peki…
Şöyle soralım…
Sizce bir ülkenin başbakanı…
Böyle bir mesaj yazabilir mi?
Şimdi diyeceksiniz ki…
Onun da twitter’i var, elbette yazabilir ama…
Sorun şurada…
Eğer bir örgüt…
Araçlar yakıyor…
Asker, polis öldürüyorsa…
Yol kesip denetim yapabiliyorsa
Ülkenin bir kısmında egemenlik kurup…
Kendisine askerlik şubesi…
Polis gücü bile oluşturmuşsa
Ve meclisinde bulunan bir parti buna öyle gizli falan da değil açıkça destek olabiliyorsa…
Ülkenin başbakanına düşen görev…
Gereken önlemleri alıp…
Hesabını sorup…
Buna destek olan her türden örgütü yasaklayıp…
Terörü önlemek olmalıdır…
Yoksa…
Sosyal medya üzerinden kalemşorluk değil…

31–07–2015
Nusret KEBAPÇI

6 Şubat 2011 Pazar

CUMHURİYET ÖNCESİ…

CUMHURİYET ÖNCESİ…


Farkında mısınız son yıllarda ülkemizde yaşanan olaylar Cumhuriyet öncesi yaşadıklarımıza ne kadar benziyor.
O günleri sıcağı, sıcağına yasayan insanları belki bu gün bulup konuşturmak çok mümkün değil ama…
Ya yazdıkları.
Evet, o yazılanları okuduğumuzda bu gün yaşananların o günlere, özellikle de 1918 yani Mondros ateşkes antlaşmasının imzalandığı tarihten sonraki günlere çok benzediğini…
Ne yazık ki üzülerek görmekteyiz.
O günlerden belki tek fark…
Sadece silahlı işgalin yaşanmaması, yoksa geri kalan koşullar birebir olmasa bile genelde benzemektedir.
Bu gün olup bitene bir bakın…
Ülkemizde neredeyse hiç sanayi kalmamış…
Yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın neredeyse tamamı yabancıların eline geçmiş…
Ülkenin en önemli kuruluşlarından Petkim…
Hatta
Ülke haberleşmesi bile yabancıların elinde…
Ve bu arada bankacılığın ve sigortacılığın da yabancı ellere gittiğini asla unutmuyoruz.
Eğitim ve sağlık tamamen çökme noktasına getirilerek milli niteliklerinden de tamamen uzaklaştırılmış.
Elbette yapılanlar bu kadarla sınırlı değil…
Dahası da var.
O zamanki gibi yine Türk kimliği hedef tahtasına konulmuş ve milli kimlik neredeyse yok sayılarak her yerden hatta…
Dağlardan taşlardan bile silinmeye çalışılırken…
Bir bakıyorsunuz ki Ulus kimliğinin yerini cumhuriyet öncesi alt kimlikler almaya başlamış bile.
Artık ülkede yaşayanlar her hakka eşit olarak sahip yurttaşlar olarak nitelenmiyor.
O dönemde yasaklanmış ve ülkenin Cumhuriyet öncesi parçalanmış yapısını temsil eden ne kadar etnik ve dinsel örgüt varsa hemen hepsi…
Tüm tarikatlar…
Cemaatler…
Şeyhler…
Dervişler…
Yani kısacası Milet olmadan önceki tüm ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlar bu gün uluorta siyaset sahnesinin tam ortasında yer almaktadırlar.
Artık cumhuriyet…
Atatürk ilkeleri…
Yurttaşlık…
Millet…
Laiklik gibi kavramlar zaman, zaman bazı resmi törenlerde gündeme getirilse de…
Aslına bakarsanız içeriği çoktan tarihe karıştırılmıştır.
Yani kısacası bir zamanlar ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlarla dolu çok parçalanmış bir yapıdan tek millete geçtik ve cumhuriyeti kurduk.
Ve kurulduktan neredeyse 90 yıl sonra yani bu gün de tekrar tek milletten çok parçalı, feodal, ortaçağ kalıntısı kurumlar dönemine doğru hızla gidiyoruz.
Sizce neden?
Bunun sonunda Cumhuriyet kalır mı?
……………………?

20–01–2011
Nusret KEBAPÇI

30 Ocak 2011 Pazar

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR


Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.

30–12–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Aralık 2010 Cumartesi

İLERLEME RAPORLARI…

İLERLEME RAPORLARI…

Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.

19 Kasım 2010 Cuma

CUMHURİYET

CUMHURİYET


Bu gün Cumhuriyet Bayramı yani Cumhuriyetin kuruluşunun 87.yıldönümü.
Bundan 87 yıl önce Türk halkı, büyük önder Mustafa Kemal önderliğinde büyük bir mücadele vererek düşman işgalinden kurtulup Cumhuriyeti kurdu.
Kurulunca sanki iş bitti mi?
Ne yazık ki hayır…
Ama tüm bu kazanımları, dahası Cumhuriyeti anlamak için biraz geriye gitmekte yarar var.
Genellikle kurtuluş savaşının nasıl başladığını anlatmak için kullanılan 1918’den daha geriye gidilmez ama olayları tamı tamına anlayabilmek için bence Osmanlının son dönemlerine kadar gidilmeli diye düşünüyorum.
O dönemleri biraz anlarsak belki bu gün bizi hangi tehlikelerin beklediğini, öğrenebilir…
Ya da belki çok geç kalmamışsak gereken önlemleri alabiliriz… kim bilir…
Osmanlının son dönemleri…
Korkunç derecede borçlu bir ülke…
Hatta o kadar borçlu ki borçlu olduklarımız gelip maliyemizin başına bile geçip oturmuşlar. Yani Duyunu Umumiye dönemi.
Ülkenin tün gelirlerine el koyuyorlar.
Hatta vergileri bile kendileri topluyorlar.
Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim, ülkedeki bankalar tamamen yabancıların elinde, hatta bankada çalışanların önemli bir kısmı da yabancı…
Bununla da kalınmıyor…
O zamanki ticaret de tamamen yabancıların denetiminde.
Hatta ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan tütün de yine yabancı şirketlerin elinde.
Reji adı verilen şirket, köylülerin kaçak ekim yapmasını engellemek amacıyla özel kolluk kuvveti bile kuruyor.
Hani türkülerde gecen “kolcular geliyor Halil’im türküsünde gecen kolcular işte onlar…
Sonra bir mücadele…
O mücadelenin sonucunda kurulan bir Cumhuriyet…
Cumhuriyet başlangıçta ağır bir yük de içeren borçları takvime bağlıyor
Ve basta ekonomi de olmak üzere…
Sanayide…
Eğitimde…
Sağlıkta…
Tarımda çok önemli adımlar atıyor.
Ve ülke çok kısa sürede yani topu topu 15 yılda bir mucize yaratıyor.
Dış borçlar son kuruşuna kadar ödendiği gibi, bir biri ardına milli kuruluşlar deyim yerindeyse fışkırıyor
15 yılda 1000’den fazla fabrika ve işletme kuruluyor.
Milli bankalar oluşturuluyor.
O 15 yılda yaklaşık 3000Km. demir yolu yapılıyor.
Sonra…
Yani Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1980’lerde hız kazanan süreçle beraber o 15 yılda yapılanı 72 yıldır yok etmeye çalışıyoruz.
Bugün yine 500 milyar doların üstünde bir borç.
Bankalar…
Enerji…
Tarım, haberleşme yine yabancıların elinde.
Yani sözün kısası Atatürk’ten 72 yıl sonra başladığımız yere geri döndük
Ama tüm bunlar asla moralinizi bozmasın…
Her şeye rağmen…
Tüm Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI