24 Ekim 2010 Pazar

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…


Aslına bakarsanız ben emperyalizmi hiç suçlamıyorum. Çünkü eşyanın tabiatı denilen bir durum var ya, işte onun gibi bir şey.
Düşünebiliyor musunuz? Devasa bir sanayi…
Birikmiş milyonlarca ton stok…
Ve
Güçlü bir ordu…
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için her şeyden önce yeni pazarlar, yeni hammadde ve çokça da enerji sağlanması gerekir.
Sistemin tam olarak çalışabilmesi için bütün bunlara ihtiyacı vardır. Bunlardan biri eksik olursa bir süre sonra sistem tıkanır ve kriz meydana gelir.
İşte bunun olmaması için eldeki stokların eritilmesi, yeni pazarların bulunması ve ihtiyacı olan enerjinin de kendilerine sınırsızca sağlanması gerekmektedir.
Yoksa sistem çalışamaz.
Bu ülkeler nüfus olarak, dünya nüfusuna oranla çok büyük bir rakam teşkil etmeseler de, ürettikleri ürün ve kullandıkları enerji miktarı, bu ülkelerin nüfuslarıyla kıyaslanamayacak boyuttadır.
Dolayısıyla enerjiden bir an bile uzak olacaklarını düşünmek onları çıldırtmaya yetmektedir.
Bu alanları, yani enerji bulunan bölgeleri denetim altına almak bunların başlıca arzularıdır.
Hem ayrıca bu ülkelerde refah seviyesinin oldukça yüksek olması, toplumu bir arada tutan ana unsurlardan biri olması nedeniyle, bu seviyenin aşağılara düşüp toplumsal tepkilerle karsılaşıp kargaşanın çıkması da istenilmez.
Bu nedenle ekonomisinin yürümesi için eldeki stokların erimesi ve ekonominin yeni pazarlarla canlanması gerekmektedir.
İşte bunun için pazar olarak düşündükleri ülkede üretim yapan milli ekonominin özelleştirme ve benzeri yollarla tasfiye edilmesi, işin olmazsa olmazıdır.
Çünkü pazar yapabilmenin başka bir yolu yoktur.
Bu günlerde et ve süt ithaline başlanıldı ya, bunları onun için söylüyorum.
Kendileri neredeyse bütçelerinin yüzde kırkına varan bir oranda tarım ve hayvancılığını desteklerken, bize bu desteği kaldırtıp önce bu ürünleri piyasa koşullarına bıraktırıyorlar, sonra da ülkemizin en önemli tarım ve sanayi ürünlerine kota koydurup, fabrikalarını ele geçiriyor…
Sonra da bu fabrikaları kapatarak sınırsız ithalatın önünü açıyorlar.
Hep kurallarıdır.
Önce milli sanayiyi yok et…
Sonra pazar yap.
Bugün ne yazık ki hipermarket türü yerlerde satılan ürünlerin önemli bir kısmı yabancı…
Hem zaten bu süreçte hangi şirket kimin? Hangi ülkenin? Eğer isimler de yabancılaşmamışsa anlaşılabilmesi de çok mümkün değil ama…
Burada hatırlatmak istediğim şey şu…
Daha dün…
Yani neredeyse 1980 yılına kadar dünyada, kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biriyken…
Bugün bırakın sanayi ürününü…
Tarım ürünlerinde…
Hayvancılıkta, hatta süt ürünlerinde bile bitme noktasına gelip, dışarıdan ithal noktasına kadar gelmişsek…
Şapkamızı önümüze alıp emperyalizme olan bağımlılığımızı esaslı bir şekilde gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Biz nerede yanlış yaptık?

14–10–2010
Nusret KEBAPÇI

BİZ BU FİLMİ İZLEMEMİŞ MİYDİK?

BİZ BU FİLMİ İZLEMEMİŞ MİYDİK?


İki büyük partimiz el ele vererek sözde üniversitelerde türbanı serbest bırakmak için iş birliği yaptılar. Sözde diyorum. Çünkü…
Bu süreç başladığında zaten üniversiteyle sınırlı kalmayacaktır.
Her iki partimiz de büyük bir aymazlık içinde Devrim Kanunları’na aykırı olarak, toplumda dinsel ve mezhepsel bölünmeyi ön plana çıkaran bir kıyafete izin verdi.
Aslında bu süreçte çok fazla tartışmaya da gerek yoktur ve yapılan uygulama açıkça devrim kanunlarına aykırıdır.
Şimdi bazıları hemen söylenecek ve diyecekler ki kamuda yok ki sadece üniversitelerde serbest bırakıldı.
Aslına bakarsanız kazın ayağı öyle değil, özel hayatın dışındaki her yer kamu alanı olup devletin müdahale yetkisi içindedir.
Özel hayat ise sadece ve sadece evin içidir.
Toplumda dinsel ve etnik kıyafetleri özgür bırakmak bir süre sonra neredeyse hemen herkesin kendini bu tür kıyafet ve sembollerle ifade etmesini getirir ki bu da toplumsal barışımızı yakından ilgilendirir.
Dolayısıyla hiç kimseye toplumu dinsel kutuplaştırma özgürlüğü verilemez, verilmesi ateşle oynamaktır.
Elbette hepsi bu kadar değil,
Şimdi gelelim filmin devamına. üniversitelerde türbana serbestlik tam olarak sağlanınca, bu kez liseli kızlarımız adım adım okullarda faaliyet göstermeye başlayacak…
Ve üstelik haklı olarak da diyecekler ki: biz madem bu okulu bitirince üniversitede türban takabileceğiz bu günden başlamamız gerekmez mi?
Sonra adım adım küçük küçük çatışma ille birlikte lisede de serbest bırakılması sağlanır.
Sanıyor musunuz ki lisede durur?
Bunu ilköğretim takip eder ve o kızlarımızın gerekçeleri de hazırdır.
E madem lisede türbanla okuyabileceğiz...
Yani bu süreç bir kez başladı mı inanın nerede duracağını asla kestiremezsiniz.
Sonrasında yani bu kızlarımız üniversitelerden mezun olduklarında bu kez başka bir süreç başlayacaktır.
Ve haklı olarak;
Madem biz üniversiteyi böyle okuduk böyle çalışmak ta istiyoruz denildiğinde…
Sıra zaten ister istemez kamuya gelmiş olacaktır ve inanın artık yapılacak şey de kalmamıştır.
Bir süre sonra okullarda türbanlı öğretmenler baş gösterecektir.
Bunu bir süre sonra hastanelerde türbanlı doktor ve kepin altına türban giyen hemşireler izleyecektir.
Hatta o kadar ki…
Bu sürecin son zamanlarında iş çığırından çıkmış ve bazı kızlarımız polis şapkasının bile altına türban giyebilmenin yollarını yargıda arar hale gelmişlerdi…
Sonra iş o duruma geldi ki.
Bu sürecin kanlı mı?
Kansız mı olacağının tartışılmasına kadar dayandı.
Diyeceğim o ki: Bu iş sadece üniversiteyle sınırlı kalmaz.
Kalması da zaten çok mümkün değil…
Hani birileri…
Ulusal kimliğimizden rahatsız olup sürekli tartışma konusu yapıyordu ve ülkemize hep ılımlı İslamı dayatıyordu ya…
Bu yaşanan süreç tamı tamına odur.
Yapılan türban operasyonuyla, ulusal kimliğin yerine, dini cemaat ve tarikat kimliği geçirilmektedir.
Sonra…
Sonrası ulusal kimliğin ruhuna El Fatiha…


14–10–2010
Nusret KEBAPÇI

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ

TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ


Aslına bakarsanız bu iki kelimenin bir araya gelmemesi gerekir ama bizde ne ilginçtir ki bu tür şeyler sıklıkla yaşanmaktadır.
Şimdi bir şeye dikkat çekelim
Batı ülkeleri yani AB ve ABD bizden hangi özgürlük ve demokrasiyi geliştirmemizi istiyordu.
Bizde bazılarının AB ve ABD ‘den körü körüne beklediği gibi gerçekten demokratik hak ve özgürlükleri değil
Sadece ve sadece etnik ve dinsel kimliklere özgürlüğü…
Şimdi bir açıdan bakarsanız emperyalist ülkeler kendi açılarından haklılardır da.
Çünkü gerek sendikal anlamdaki örgütlenmenin önünün açılması, gerekse köylülerin ortaçağ kalıntısı kurum ve yapılardan kurtulması, özgürleşmekle bağlarından kurtulan kesimi birleştirir ve güçlü kılar.
Tabi böyle olunca da toplumun birleşmesinden en çok rahatsız olan kesim yani emperyalizm, bundan haliyle çok rahatsız olur ve engellemek için elinden geleni yapar.
Hem zaten istediklerini dillendirirken kavramların basına getirdikleri insan hakları, özgürlüğü falan gibi kavramlar da asla ve asla sizi yanıltmamalıdır.
İstedikleri tamamen bizim gibi ulus devletlerin etnik ve dinsel parçalara ayrılmasıdır.
Bakın bu ülkelerin hiç öyle sendikal hakları izleme komitesi, sosyal hakları izleme komitesi türünden örgütleri yok.
Ama…
Dini hakları izleme komitesi türünden örgütleri var ve bunlar arada sırada tüm kamuoyuna açıklamalarda bulunarak ülkeler üzerinde baskı oluştururlar.
Tabi bu hak ve özgürlükleri en çok isteyen kurum ve kişilerin aynı zamanda müthiş bir Atatürk, ulus devlet ve onun değerlerinin de karşıtı olduğunu söylemeye gerek var mı? Bilmiyorum.
Bugün AB, ABD emperyalizmi ve onun ülkedeki kuklalarınca uygulanan yöntem, Atatürk’ün ulus devleti oluştururken uyguladıklarının tam zıddıdır.
Atatürk; çeşitli cemaatlerden oluşan toplumu bir araya getirmek ve bir millet yaratmanın öncelikle, toplumdaki çeşitli farklılıkların giderilmesi ve ortak bir dilden geçtiğinin bilincindeydi.
Onun için önce toplumu birbirinden ayrı tutan çeşitli cemaat ve tarikatları temsil eden giysilerin bırakılması ve ortak bir giyside buluşmamız gerekiyordu.
İşte bunu sağlamak için Kılık Kıyafet Devrimi’ni yaptı.
Şimdi bazıları hatta bazı medyamızın köşelerini kapmış birileri, bunu anlamadıkları için akıllarınca…
Kılık kıyafette devrim mi olurmuş türünden akıllarınca alay etmektedirler.
Ama eğer bir millet oluşturmuş ve bu gün farklılıklarımız değil ortak yönlerimiz ön plandaysa bunu Atatürk’ün büyük bir öngörüyle gerçekleştirdiği devrimlere borçluyuz.
Yine bazıları Şapka Devrimi’ni de aynı çiğlikle eleştiri konusu yapmaya çalışmakta…
Akıllarınca neden bugün memurlar şapka giymiyor? Falan gibi sözler edebilmektedirler.
Bu devrimle şapkayı kimin giymesi isteniyor.
Meclis ve kamuda çalışanların…
Çünkü farklı inanç ve etnik kökeni temsil eden başlıklar giyilmesi kamunun tarafsızlığını ve herkese eşit hizmet verilmesini engeller.
Yani…
Atatürk bir Milet oluşturmaya iki çok önemli noktayla başladı.
Ortak kıyafet ve ortak dil.
Şimdi her ikisi de tartışma konusu yapılıyor.
İlginç değil mi?

07–10–2010
Nusret KEBAPÇI

3 Ekim 2010 Pazar

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.

KÜRESEL SERMAYE KAZANDI.


Referandumun hemen ertesinde yapılan açıklamaları duydunuz mu? Bunu şunun için söylüyorum. Ülkemizin en büyük siyasi partileri, referandum sonucunda yaptıkları açıklamalarda AB ile ilgili bir dizi sizler söylediler.
İktidar partisi reform sürecinin devam ettiğini söylerken, onun karsısındaki parti de AB’ye en iyi onların gireceklerini açıklamadı mı?
Hatta bununla da yetinmeyip iş basındaki partiyi Brüksel’e şikâyet edeceğini bile söylemedi mi?
Şimdi burada biraz durup bakmak gerekiyor…
Bu gün içinde bulunduğumuz durum neyin nesi.
Yani biz bu anayasa referandumunda neyi oyladık, hani belki siz söylemek istemeyebilirsiniz ama ben söyleyim…
AB reformlarını değil mi?
Evet, aynen öyle…
Biz referandumda AB’nin yıllardır ülkemize dayattığı ve sonucunda ülkemizin üniter yapımızın tamamen sona erdirileceği reformları oyladık.
Onun için kimse demokrasi, özgürlük hayalleri görmesin…
Bu reformlar neyi içeriyordu?
Kaldı ki adamlar ülkemizden hangi konuda neler istediklerini önce KOB’ de (Katılım Ortaklığı Belgesi) açıkça belirtiyorlar, sonra bu plan dahilinde ülkedeki hükümet hemen bir ULUSAL PROGRAM hazırlıyor tabi bunun sadece adı ulusal, yoksa kendisi tamamen uluslar arası tekellerin istekleri doğrultusunda hazırlanmaktadır.
Bunun ardından da uygulamada nelerin yapılıp yapılamadığının değerlendirilmesi yapılıyor.
İşte buna da İlerleme Raporu deniliyor.
Buradan devam edelim bu AB reformları neyin nesi bizden ne istiyor…
En başta özelleştirme istiyorlar…
Zaten kendileri hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde taleplerini açıkça belirtiyorlar.
Ne diyorlar: Ziraat bankası, Halk bank, Vakıfbank 2013 yılına kadar tamamen özeleştirilecek.
Başka…
İçme suyu, Şeker fabrikaları, Enerji, Şans Oyunları…
Bir kısmı değil hepsi elden çıkarılacak.
Yani açıkçası küresel sermaye tüm ülkeleri tek Pazar yapmaya çalışıyor. Bunun için de önlerine engel olarak çıkan ne varsa…
İşte tüm bunları saf dışı bırakmaya çalışıyor bu konuda önüne hangi engel gelirse onu yok etmek için elinden geleni de yapıyor.
Bunu da öyle açıkça yapmıyorlar…
Adamlar bunu öyle yapıyor ki, tereyağından kıl çekercesine…
İncitmeden…
“Demokratik”
İşte, ülkelerin kendi pazarları haline gelebilmesi için engellerin kaldırılması gerekiyor.
Peki, nedir o engeller…
Başta ulusal ekonomi…
Ordu…
Cumhuriyet yargısı…
Ve Ulusal bilinç…
Ulusal ekonomi zaten yıllardır süren bir operasyonla saf dışı bırakıldı.
Ordu ve yargı ise bu gün hedef tahtasında…
Burada en önemlisi zaten ulusal bilincin yok edilmesidir.
Bu bilinç yerine ılımlı İslam denilen küreselleşmenin ideolojisi geçmelidir ki…
Artık beyinlerde ulus devlet, vatan, toprak, bağımsızlık gibi kavramlar asla yer almasın…
İşte yapılan operasyon ulus devlet tarafındakilerin bertaraf edilmesidir.
Onlar bertaraf edilmelidir ki ülke emperyalizme tam pazar olabilsin…

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

REFERANDUM SONUÇLARI…

REFERANDUM SONUÇLARI…


Referandum sonuçlarında yüzde 58 evet çıkması, ülkemizin bazı aydınlarında karamsarlık hatta bir yılgınlık oluşturdu.
Bu aydınlar:
“Öldük…”
“Bittik…”
“Biz adam olmayız” türünden söylemlerini üstelik yüksek sesle de söyleyerek ne yazık ki topluma da bulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Aslına bakarsanız sonuçlar özellikle hayır açısından çok parlak değilse de çok da kötü değildir.
Değildir ama…
Burada esas önemli olan şey…
İnsanların bu kadarla bile morallerinin alt üst olmasıdır.
Bence kolay bir başarı beklemek zaten hayaldir.
Onun için, tarihimizdeki çok güçlü düşmana karsı verilmiş bir Kurtuluş Savaşımız kanımca her türlü mücadelemize örnek olmalıdır.
İşte içinde bulunduğumuz durumumuzu kıyaslarken bir an için Kurtuluş Savası öncesi ya da o savaş sırasındaki durumu göz önünde bulundurmakta yarar bulunmaktadır.
Sonra isterseniz istediğiniz kadar dövünüp, ağlayabilirsiniz.
Kurtuluş Savaşı henüz başlamamıştı.
Mondros Ateşkes anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından İstanbul’a emperyalist ülkelerin gemileri demir atmaya başlamıştı.
Hem de nereye mi?
Saltanatın tamı merkezine, yani Dolmabahçe Sarayı’nın karşısına…
Bu durumda bile Mustafa Kemal: “eyvah”, ” bittik”, “artık bizden bir şey olmaz.”
Hatta…
“Saray bile teslim olduktan sonra elimizden hiçbir şey gelmez.” gibi sözler söyledi mi?
Yok hayır’
Bunların hiç birini hiç bir zaman söylemedi.
Henüz ortada bir mücadele yokken bile ne demişti hatırlıyor muyuz?
Hatırlıyor muyuz diye şunun için soruyorum, emperyalizme teslim olalı o kadar uzun yıllar oldu ki…
Hani ola ki hatırlamayabilirsiniz işte onun için tekrar hatırlatalım istedim.
Atatürk ne demişti:
“Geldikleri gibi giderler”
Atatürk bu sözü söylediğinde ne bir örgütü vardı…
Ne de ordusu…
En yakınındakiler bile ülkenin bir mücadele ille kurtulacağına inanmıyor, çareyi emperyalist devletlerin mandasına girmekte buluyorlardı.
Elbette sadece Dolmabahçe’nin önüne demir atmakla kalmadılar o güzelim İstanbul’u kelimenin tam anlamıyla işgal ettiler.
Bu işgal sırasında, o güne kadar kardeşçe huzur içinde yaşayan yabancı azıklıklar işgal kuvvetlerini sevinç içinde karşıladılar.
Sonuçta, işgal sadece İstanbul’la kalmadı…
Ülkemin dört bir tarafı…
İngilizler…
Fransızlar…
Yunanlılar…
İtalyanlar tarafından işgal edildi.
Demem o ki, biz tarih içinde bu ve bundan çok daha ağır birçok durumla karşılaştık.
Ama hiç birinde “cevahiri” hiç karartmadık
Ne demişti en umutsuz anlar için bile, Atatürk “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

16–09–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Eylül 2010 Cumartesi

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…

ANAYASANIN KÜRESELLEŞMESİ…


12 Eylül yaklaşırken toplumda bir heyecandır gidiyor.
Acaba referandumun sonucu nasıl çıkacak?
Sandıktan evet mi çıkacak? Yoksa hayır mı? Evet ya da hayır’ın çıkması toplumu nasıl etkileyecek?
Çıkacak sonuç bundan sonra nasıl bir gelişmenin habercisi olacak?
İşte hemen herkesin kafasında bu ve buna benzer bir sürü soru.
Ama bu arada unutulmadan sorulması gereken ilk soru bu anayasa değişikliğini kim istiyor olmalıdır.
Neden mi?
Çünkü ülkemiz dört seneye yakın bir süredir bir anayasa konusuna odaklanmaktadır.
Önceleri başlı basına bir anayasa taslağı olarak toplumun önüne getirilen konu, bugün sadece bir değişiklik olarak getirilmiştir.
Hatta daha önce anayasa değişikliği paketinin tartışıldığı sıralarda en çok toplumun önüne getirilen ve…
En çok tartışılması istenilen, anayasanın ilk üç temel maddesi iken bu maddeler her nedense değişiklik paketinde yer almamaktadır.
Acaba neden bu anayasacılar birden bire ulus devletin temeli olan anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesinden vazgeçtiler. Neden bu değişiklik paketinde bu maddelerle ilgili bir değişiklik yok…
Aslına bakarsanız değişen hiçbir şey yoktur.
Değişen sadece bazı adımların ikinci aşamaya bırakılmasıdır ki vazgeçilmesi falan gibi bir şey söz konusu da değildir.
Hele bir evet cıksın siz esas değişikliği o zaman göreceksiniz.
Burada duralım ve sorumuzu tekrar soralım…
Bu anayasa değişikliğini en fazla kim istiyor?
Hiç lafı uzatmadan yanıtlayım AB ve ABD.
Bazılarınız bu sözler üzerine hemen atlayacak yine mi AB-ABD, bunların dışında başka bir şey yok mu diyecekler ama…
Üzülerek söylemek zorundayım ki yok.
Hani bana inanmıyorlarsa zahmet edip biraz AB ve ABD’nin belgelerine baksınlar diyeceğim olmayacak, ama bu arada…
Değişikliğin aslında iki yönü bulunmaktadır.
Birincisi küresel sermaye, ülkemizi üretim yapmaktan alıkoyup tam pazar haline getirirken…
Yani ülkemizin topraklarına…
Bankalarına…
Enerjisine el koyarken…
Daha önce birçok kez yaşadıkları Anayasa mahkemesi ve Danıştay iptalleriyle artık karşı karsıya kalmak istemiyorlar.
Çünkü bu kaynaklar ağızlarının suyunu öyle bir akıtmaktadır ki artık bunları ele geçirmelerinin önünde hiçbir engelin kalmamasını istemektedirler.
İkicisi ise buradan yola çıkarsak çok daha vahim…
Kaynakları bu şekilde satılarak yoksullaştırılan ülkenin zaten ulus devlet olarak kalması çok mümkün değil ama onlar öncelikle tüm olumsuz koşullara rağmen
Kurtuluş savasında yedikleri tekmenin, denize dökülmenin acısını asla unutmamaktadırlar.
Biliyorlar ki Türk Milleti her zorda kaldığında küllerinden yeniden doğacak karakterdedir.
Böyle olunca bu devletin tekrar doğrulup güçlenmemesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
İşte açılım adı verilen etnik boğazlaşma projesinin asıl amacı budur.
Bu ülke öyle küçük parçalara ayrılmalıdır ki, bir daha asla birleşemesin…
Bunun için öncelikle anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu maddeler değiştirilmelidir ki istedikleri bölünüp parçalanma süreci rahatlıkla gerçekleşebilsin
Ve milletin ve dilin tekliği kaldırılıp, toplum; millet yerine etnik kimlik üzerinden tanımlanmaya başlanabilsin.
Ama bunu yapabilmek için önce bu konuda ayak bağı olacak yargıdan ve ordudan kurtulunması gerekir.
İşte birinci aşama bunun için…
İkinci aşama mı?
Hele bir evet çıksın, gerisi ondan sonra…
Bilmem anlatabildim mi?

25–08–2010
Nusret KEBAPÇI

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.

BAYRAMINIZ “HAYIRLI” OLSUN.


Bu gün bayramın üçüncü günü, her bayramda olduğu gibi bu bayramda da siyasilerimiz çeşitli kitle örgütleri açıklamalar yaparak halkın bayramını kutladılar ve her zaman olduğu gibi barış, kardeşlik mesajları verdiler.
Elbette bayramların geleneklerimiz arasındaki yeri çok önemlidir ve gerçekten de bayramlarda küsler barışır falan da…
Ya dışarıdan kurgulanan düşmanlıklar, onu çözmeye yeter mi?
İşte orası biraz şüpheli…
Ve yarın referandum.
İşte bu Referandumun sonuçları ülkemizin bundan sonrası için bir yol gösterici olacaktır.
Ya bağımsız, özgür bir ülke olma yoluna gireceğiz…
Ya da
BOP doğrultusunda bir federasyon…
Dikkat ediyor musunuz çok kısa bir süre önce gündemi oldukça meşgul eden “Ben görüşmedim, devlet görüşmüş olabilir.” türünden tartışmaların hepsi sona erdi.
Gerçi yaşanan süreci anlama açısından böyle bir tartışmaya da ihtiyac yoktu ama, sonuçta bir süre oyalandık.
Tabi bu arada bir zamanlar üzerinde titrediğimiz, “bir karışını bile vermeyiz.” türünden yaptığımız söylemlerin hepsi buhar olup uçtu.
Adamlar bize bırakın toprağı, “bir kedilerini” bile vermezken…
Dikkat edin bu gün açıkça federalizmi…
Demokratik özekliği…
Hatta bağımsızlığı bile tartışır hale geldik.
Ne dersiniz sizce de garip değil mi?
Bu gün açıkça ülkemizin bir parçasının nasıl ayrılacağının tartışılması yapılmaktadır.
Bu tartışmaları izleyen hiç kimse de sanıyorum farklı düşünmez
Herkes te sanır ki
Artık ülkenin bölünmesine karar verilmiş de sadece türüne karar verilememiş…
iş artık o noktaya kadar gelmiştir ki
Bu noktada artık nasıl bir ülke…
Hangi tür bir federatif devlet olacağımız?
Alman modeli mi?
İtalya’ mı?
Belçika’mı olacağımız a kadar gelip dayanmıştır.
Bu arada hatırlatmakta yarar var, bu özerklik tartışmasına konu edilen ülkelerin neredeyse tamamı…
Bizde oluşturulması düşünülen bağımsız üniter bir devletin parçalanması yoluyla değil…
Farklı etnik köken, din ve dilden oluşan küçük devletçiklerin birleştirilmesi yoluyla gerçekleşmiştir.
Hem zaten gerçek anlamda böyle bir sürece girilmesi, doğal olarak da bir çok sorunu beraberinde getirecektir.
Bunların başında da…
En başta sınırın nereden çizileceği olacaktır ki, bu sınır konusunun demokratik tartışmalarla çizildiği ülke hemen hemen yok gibidir.
Kurulacak devletin adı her ne olursa olsun, sınırlar tüm dünyada kan ve savaşla çizilir.
Neyse…
Konuyu tartışmayı bayram sonuna bırakarak tüm Türk Milleti’nin bayramını kutlar…
Bayramınızın hayırlı geçmesini dilerim.

09–09–2010
Nusret KEBAPÇI