3 Aralık 2010 Cuma

TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?

TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?


Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?

4–11–2010
Nusret KEBAPÇI

AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?

AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?


Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?

4–11–2010
Nusret KEBAPÇI

19 Kasım 2010 Cuma

BÜYÜK RESİM…

BÜYÜK RESİM…


Bundan yaklaşık beş yıl önce, askere operasyon yapılacağını, içeride ele geçirilen komutanların yaka paça içeri alınacağını…
Hatta bununla da yetinilmeyip…
Askeri birliklerde PKK yandaşlarının ihbarlarıyla kemik araması yapılacağını bununla da kalınmayıp adlarını bile zor söyleyebildiğimiz birçok darbe senaryosu ortaya çıkarılacağı söylenseydi…
Sanırım herkes kahkahayla gülerdi.
Evet, gülerdi ama bunların hepsi gerçekleşti.
Tabi bununla da kalınmadı.
İş o boyuta vardı ki, Genelkurmay’da fuhuş operasyonu bile yapıldı.
Şimdi bazılarınızın “yuh artık” sözlerini duyar gibi oluyorum.
Ama olay farklı…
Tüm bu olayları anlamak için hani derler ya, büyük resme bakılması gerekir…
İşte tam anlamıyla öyle…
Sadece bir olaya odaklanmak, olayın hangi nedenle yapıldığını anlamamıza yetmez.
Bu gün Genelkurmay’a yapılan operasyonu tek tip ve paralı askerlikle birlikte düşünmezseniz, siz büyük resmi değil, sadece size gösterilene odaklanıyorsunuz demektir ki asla doğru sonuca götürmez.
Şimdi bir süredir orduya karsı yapılan operasyonlardan bazılarını birazcık hatırlayalım.
Ama daha öncesi de var.
Tuncay Güney isimli haham açıklamalarda bulunurken neyi itiraf etmişti “Ergenekon= TSK’ dır.”
Zaten bu söz tüm bu olayların başlamasına sebep oldu. Bu sözden çok kısa bir süre sonra…
Birçok askeri birliğimizin bahçesi sadece bazı PKK’lıların suçlaması nedeniyle delik deşik edilmedi mi?
Peki, ne aranmıştı hatırlıyor muyuz?
Unutmayanlar bilir…
Sözüm ona, askerin öldürdüğü faili meçhullerin kemiklerini.
Sonuçta hiçbir şey çıkmadı ama bu operasyonla da öğrendik bundan sonra PKK’ya yönelik eylem olmayıp…
Tam tersine PKK’ ile mücadele eden askerlerimiz suçlu görülmeye başlanılmıştır.
Bu süreç bir biri ardına ortaya çıkarılan ve adlarını bile tam olarak sayamayacağımız operasyonlarla devam etti.
Ve sonunda çok ağır…
Ağır olduğu gibi son derece de iğrenç bir suçlamayla genelkurmayın en mahrem yerlerine kadar girildi.
Şimdi diyeceksiniz ki bu olayda büyük resim nerede?
Neredeyse her türlü AB ve ABD belgesinde adamlar açık açık ne istiyordu?
Ordu; üniter yapı, ulus devlet, etnik bölücülük gibi konularda asla konuşmasın.
Sonra…
Ordu sivil otoritenin emrine girsin.
Güvenlik politikalarını hükümet belirlesin…
Yani…
Yanisi şu?
Bu ordu tüm her şeye rağmen BOP’ sürecinde aktif rol almak için istekli değil.
Bu nedenle tasfiye edilip yerine tamamen hükümetin emrinde paralı ordunun getirilmesi hedefleniyor.
Bütün bunları yapabilmek için de mevcut ordunun itibarının yok edilip, lekelenmesi ve işe yaramaz olduğunun gösterilmesi gerekiyor.
İşte tüm bu operasyonlar bunun hayata geçirilmesidir. Başka bir şey değil…

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI

CUMHURİYET

CUMHURİYET


Bu gün Cumhuriyet Bayramı yani Cumhuriyetin kuruluşunun 87.yıldönümü.
Bundan 87 yıl önce Türk halkı, büyük önder Mustafa Kemal önderliğinde büyük bir mücadele vererek düşman işgalinden kurtulup Cumhuriyeti kurdu.
Kurulunca sanki iş bitti mi?
Ne yazık ki hayır…
Ama tüm bu kazanımları, dahası Cumhuriyeti anlamak için biraz geriye gitmekte yarar var.
Genellikle kurtuluş savaşının nasıl başladığını anlatmak için kullanılan 1918’den daha geriye gidilmez ama olayları tamı tamına anlayabilmek için bence Osmanlının son dönemlerine kadar gidilmeli diye düşünüyorum.
O dönemleri biraz anlarsak belki bu gün bizi hangi tehlikelerin beklediğini, öğrenebilir…
Ya da belki çok geç kalmamışsak gereken önlemleri alabiliriz… kim bilir…
Osmanlının son dönemleri…
Korkunç derecede borçlu bir ülke…
Hatta o kadar borçlu ki borçlu olduklarımız gelip maliyemizin başına bile geçip oturmuşlar. Yani Duyunu Umumiye dönemi.
Ülkenin tün gelirlerine el koyuyorlar.
Hatta vergileri bile kendileri topluyorlar.
Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim, ülkedeki bankalar tamamen yabancıların elinde, hatta bankada çalışanların önemli bir kısmı da yabancı…
Bununla da kalınmıyor…
O zamanki ticaret de tamamen yabancıların denetiminde.
Hatta ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan tütün de yine yabancı şirketlerin elinde.
Reji adı verilen şirket, köylülerin kaçak ekim yapmasını engellemek amacıyla özel kolluk kuvveti bile kuruyor.
Hani türkülerde gecen “kolcular geliyor Halil’im türküsünde gecen kolcular işte onlar…
Sonra bir mücadele…
O mücadelenin sonucunda kurulan bir Cumhuriyet…
Cumhuriyet başlangıçta ağır bir yük de içeren borçları takvime bağlıyor
Ve basta ekonomi de olmak üzere…
Sanayide…
Eğitimde…
Sağlıkta…
Tarımda çok önemli adımlar atıyor.
Ve ülke çok kısa sürede yani topu topu 15 yılda bir mucize yaratıyor.
Dış borçlar son kuruşuna kadar ödendiği gibi, bir biri ardına milli kuruluşlar deyim yerindeyse fışkırıyor
15 yılda 1000’den fazla fabrika ve işletme kuruluyor.
Milli bankalar oluşturuluyor.
O 15 yılda yaklaşık 3000Km. demir yolu yapılıyor.
Sonra…
Yani Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1980’lerde hız kazanan süreçle beraber o 15 yılda yapılanı 72 yıldır yok etmeye çalışıyoruz.
Bugün yine 500 milyar doların üstünde bir borç.
Bankalar…
Enerji…
Tarım, haberleşme yine yabancıların elinde.
Yani sözün kısası Atatürk’ten 72 yıl sonra başladığımız yere geri döndük
Ama tüm bunlar asla moralinizi bozmasın…
Her şeye rağmen…
Tüm Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

28–10–2010
Nusret KEBAPÇI

ALMANYA ACI VATAN…

ALMANYA ACI VATAN…


Bundan uzun uzun yıllar önce Almanya’nın yeni işgücüne ihtiyacı olduğu dönemde, ülkemizden binlerce insan Almanya’ya işçi olarak gitti.
Bir anlamda gitmek zorundaydılar…
Çünkü kendi ülkelerinde iş bulma ümitleri kalmamıştı.
Gittiler ama bir türlü de alışamadılar orada hep ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Bakmayın siz onların yaz tatillerinde lüks arabalarla ülkemize falan geldiğine, onlar hangi koşullarda bu parayı kazandılar, bunların karşılığında hangi en zor işleri yapmak zorunda kaldılar bence burası daha önemli.
Hem zaten o yüzden demediler mi?
“Almanya acı vatan “
Hem zaten bu gibi ülkeler gelişme aşamasındayken ve yeni iş gücüne çok ca ihtiyaçları olduğunda yabancı işçileri el üstünde tutar.
Ama
Durgunluk başladığında ise, ilk kapının önüne konulacaklar onlardır.
Çünkü durgunluk ve azalan istihdam, işsiz kalan Alman’lar ve bunun sonucunda da körüklenen ırkçı milliyetçilik…
Bu günlerde çeşitli basın yayın organlarında şu tür yazılara sıkça rastlanır oldu.
Hani Fransa Roman’ları sınır dışı etmişti ya…
İşte o nedenle deniyor ki Almanya’nın Roman’ları da Türkler…
Aslında amacım bir Almanya hikâyesi anlatmak değil…
Amacım Almanya’da son günlerde ortaya çıkan gelişmeler ve bizim yöneticilerimizin o gelişmeler karşısındaki özellikle çifte standart kokan tutumu.
Yıllar yılı batılı emperyalistler sözde demokrasi adına ensemizde boza pişirmektedirler.
Ne istiyorlardı bizim bu demokrasiyi geliştirebilmemiz için, özeklikle iki şey…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlük…
Yani
Çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum…
Tabi onlar bize bunları dayatırken hiç kimse de bu güne kadar, onlara madem demokrasi buysa…
Kendiniz bunu neden uygulamıyorsunuz falan diye de sormadı…
Ülkemizde etnik kimliklere özgürlük isteyen ve ülkemize talimat üstüne talimat veren ABD, bir başka dile ya da kimliğe özgürlük tanıyor mu?
Ya Fransa…
Adamlar Fransız vatandaşlığı dışında hiçbir kavramı kabul etmiyorlar.
Peki ya İngiltere bunlardan farklı mı?
Daha üç- beş ay önce bir İngiliz yetkili bu ülkede yasamak isteyen İngilizce öğrenmek zorundadır demedi mi?
O halde…
Gelelim Almanya’ya ne dedi Almanya başbakanı geçtiğimiz günlerde:
“Çok kültürlülük başarısızlığa uğradı”
Bizim ülkemizin yetkililerinin de bunun üzerine : ”Çok kültürlülük demokrasinin gereğidir. Oradaki vatandaşlarımız için demokratik özerklik, anadilinde eğitim hakkı istiyoruz, Almanya’da demokrasi yok.” gibi sözler söylemeleri gerekirdi değil mi?
Hiç öyle boşu boşuna beklemeyin.
Böyle bir şey asla söylenmedi.
Peki bunları söylenmediyse o zaman ne söylendi: ”Almanca öğrenin entegre olun, Alman toplumunun gelenek ve alışkanlıklarına ve yaşam tarzına uyum sağlayın, çocuklarınızı iyi okullara(Alman Okullarına)yollayın.”
Peki, bütün bunları Kürtler için söyleyecek bir babayiğit yok mu?

21–10–2010
Nusret KEBAPÇI

15 Kasım 2010 Pazartesi

TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARI

TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARI


Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın erkek eşitliği konusunda yayınladığı yıllık rapora göre, Türkiye 134 ülke arasında 125’inci. Yani bir hesaba göre de sondan 10.
Şimdi bir bakalım son zamanlarda bizim kadınlarımızın bir kısmı neyin mücadelesini veriyor…
Elbette türbanın. O zaman bir soru ile işe başlayalım.
Türban neyin sembolü?
İslami bir rejimin ya da bir başka deyişle şeriatın değil mi?
Eğer öyleyse ki bundan hiç kimsenin kuşkusu yok.
Kadınlarımızın bu gün içinde bulundukları mücadele, kadını erkekle eşitliğe götürecek bir mücadele olmayıp, tam tersine, kadını ikinci sınıf bir insan olmaya doğru götürecek bir mücadeledir.
Tüm dünya ülkelerinin ve özellikle İslam ülkelerinin kadınları, laiklik ve kendilerini erkeklerle eşit hale getireceklerini düşündükleri yeni haklar peşindeyken…
Bizim kadınlarımız ise…
Tüm dünya kadınlarından çok önce kavuştukları hakları neredeyse geriye verme çabası içindedirler ki, bunu anlayabilmek hiç mümkün değil.
Şeriatla yönetilen ülkelerde erkek egemenliği esastır, kadınların bazı küçük haklar dışında öyle hakları falan da yoktur.
Ama unutmadan şunu da söyleyim, bu ülkelerdeki kadınların tamamı örtünme konusunda çok özgürdür…
Konunun anlaşılması niçin birazcık açalım.
Sakine adını içinizde duyan var mı?
Bir süre önce çeşitli basın yayın organlarında adı çokça geçen Sakine kim biliyor musunuz?
Sakine; İran’da bir erkekle gayri meşru ilişki kurduğu için recm cezasına çarptırılan bir kadın.
Önce 99 kırbaç cezasına çarptırılıyor…
Sonrada recm.
Yani taşlanarak öldürme cezası.
Bu arada erkeğe ne oluyor falan gibi bir şey aklınıza gelmesin onun ki daha hafif.
Geçtiğimiz yıl İran yönetimi kabineye 3 tane kadın bakan atadı.
Sonra ülkedeki bazı kesimler ayağa kalktı ve yönetimin bu kararına tepki gösterdiler ama tepkiden çok gerekçeleri oldukça ilginç.
Ne diyor bir milletvekili: “Kadınların yönetim becerileri hakkında dini kuşkular vardır.”
Sonuçta bu üç kadının sadece bir tanesi mecliste onaylandı ama…
İslam’da kadınların “mirastan erkeğin yarısı kadar pay almalarının” , ”iki kadının şahitliğinin bir erkeğin yerine geçmesinin “ gerekçeleri de sizce biraz buna benzemiyor mu?
Bir başka ülke; örneğin Suudi Arabistan’da kadınların oy hakkı var mı?
Hatta bırakın oy hakkını Bu gün neredeyse bizde olağan hale gelen ve nasıl binebildiğinizi hiç aklınıza getirmediğiniz otomobilleri kullanmaları bile yasak değil mi?
Bir diğeri, Kuveyt…
Siz bol paranızla uçağa atlayıp istediğiniz ülkeye gidebilirken ve kendi adınıza istediğiniz gibi pasaport çıkartabilirken Kuveytli kadınlar bu hakkı ancak 2009 yılında elde edebildi…
Ya seçme ve seçilme hakkı
Kuveytli kadınlara bu hakları da ancak 2006 yılında tanındı ve bu kadınlar ilk defa 2009 yılında oy kullandılar.
Şimdi gelelim ülkemize
Hani birileri BOP doğrultusunda Türkiye model ülke olacak falan demiyorlar mıydı hatta daha da ileri götürüp yeni Osmanlı gibi isimler de takmıyorlar mıydı?
İşte bugün gerçekleştirilmek istenilen senaryo tamı tamına bu…
Yani
Ulus devleti ortadan kaldırılmış, Üniter yapısı yerle bir edilmiş, cemaat ve etnik kimliklere ayrışmış bir Türkiye.
Pardon Türkiye değil, Yeni Osmanlı.
Olamaz mı?

21–10–2010
Nusret KEBAPÇI

24 Ekim 2010 Pazar

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…

BAĞIMLILIKTA SON NOKTA…


Aslına bakarsanız ben emperyalizmi hiç suçlamıyorum. Çünkü eşyanın tabiatı denilen bir durum var ya, işte onun gibi bir şey.
Düşünebiliyor musunuz? Devasa bir sanayi…
Birikmiş milyonlarca ton stok…
Ve
Güçlü bir ordu…
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için her şeyden önce yeni pazarlar, yeni hammadde ve çokça da enerji sağlanması gerekir.
Sistemin tam olarak çalışabilmesi için bütün bunlara ihtiyacı vardır. Bunlardan biri eksik olursa bir süre sonra sistem tıkanır ve kriz meydana gelir.
İşte bunun olmaması için eldeki stokların eritilmesi, yeni pazarların bulunması ve ihtiyacı olan enerjinin de kendilerine sınırsızca sağlanması gerekmektedir.
Yoksa sistem çalışamaz.
Bu ülkeler nüfus olarak, dünya nüfusuna oranla çok büyük bir rakam teşkil etmeseler de, ürettikleri ürün ve kullandıkları enerji miktarı, bu ülkelerin nüfuslarıyla kıyaslanamayacak boyuttadır.
Dolayısıyla enerjiden bir an bile uzak olacaklarını düşünmek onları çıldırtmaya yetmektedir.
Bu alanları, yani enerji bulunan bölgeleri denetim altına almak bunların başlıca arzularıdır.
Hem ayrıca bu ülkelerde refah seviyesinin oldukça yüksek olması, toplumu bir arada tutan ana unsurlardan biri olması nedeniyle, bu seviyenin aşağılara düşüp toplumsal tepkilerle karsılaşıp kargaşanın çıkması da istenilmez.
Bu nedenle ekonomisinin yürümesi için eldeki stokların erimesi ve ekonominin yeni pazarlarla canlanması gerekmektedir.
İşte bunun için pazar olarak düşündükleri ülkede üretim yapan milli ekonominin özelleştirme ve benzeri yollarla tasfiye edilmesi, işin olmazsa olmazıdır.
Çünkü pazar yapabilmenin başka bir yolu yoktur.
Bu günlerde et ve süt ithaline başlanıldı ya, bunları onun için söylüyorum.
Kendileri neredeyse bütçelerinin yüzde kırkına varan bir oranda tarım ve hayvancılığını desteklerken, bize bu desteği kaldırtıp önce bu ürünleri piyasa koşullarına bıraktırıyorlar, sonra da ülkemizin en önemli tarım ve sanayi ürünlerine kota koydurup, fabrikalarını ele geçiriyor…
Sonra da bu fabrikaları kapatarak sınırsız ithalatın önünü açıyorlar.
Hep kurallarıdır.
Önce milli sanayiyi yok et…
Sonra pazar yap.
Bugün ne yazık ki hipermarket türü yerlerde satılan ürünlerin önemli bir kısmı yabancı…
Hem zaten bu süreçte hangi şirket kimin? Hangi ülkenin? Eğer isimler de yabancılaşmamışsa anlaşılabilmesi de çok mümkün değil ama…
Burada hatırlatmak istediğim şey şu…
Daha dün…
Yani neredeyse 1980 yılına kadar dünyada, kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biriyken…
Bugün bırakın sanayi ürününü…
Tarım ürünlerinde…
Hayvancılıkta, hatta süt ürünlerinde bile bitme noktasına gelip, dışarıdan ithal noktasına kadar gelmişsek…
Şapkamızı önümüze alıp emperyalizme olan bağımlılığımızı esaslı bir şekilde gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Biz nerede yanlış yaptık?

14–10–2010
Nusret KEBAPÇI