DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Sonunda güneydoğuda bazı belediyelerinin tabelaları iki dilli oldu. Üstelik ne Anayasa’da, ne de herhangi bir yasada değişiklik yapılmadan…
Bir oldubittiyle iki dilli hayat uygulamaya koyuldu.
Elbette anlaşılıyor ki bu yapılanlar konuyla ilgili atılacak son adım değil, bunu sırasıyla başka adımlar da izleyecektir ama burada tüm bu yaşananları algılamanın sadece bir tane yolu bulunmaktadır.
O da…
Haritaya daha geniş açıdan ve dikkatle bakmak…
Sorun bazılarının zannettiği gibi demokrasi…
İnsan hakları…
Özgürlük falan değil.
Onlar sadece bölgede oynanan oyunun argümanları
Asıl senaryo enerji, daha da açıkçası petrol.
Irak dünyada petrol üretimi açısından dünyada üçüncü ülke durumunda…
Bu arada ülkemizin de destek vererek kurulmasına yardımcı olduğu kukla Kürdistan ise Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden alınacak parçaları da hesaba katmadan…
Yani sadece Irak Kürdistan’ı olarak bile ele alındığında dünyadaki petrol üreticisi ülkeler arasında 8.sırada oluyor.
Şimdi siz varın hesap edin…
Diğer ülkelerden alınacak parçalar eklendiğinde iş nereye kadar varır.
Tabi bu işin bir yönü…
Bu kadar Petrolun üzerinde oturmasına rağmen kukla Kürt devleti Irak yönetimi izin vermediği için Petrolunu ihraç edemiyor.
Yani o petrol gelirlerinden faydalanamıyor.
Şimdilik görünen tek çözüm yolu oradaki kukla Kürt devletine bağımsızlık vermek.
Tabi bu işin sonrası daha karışık…
Yüksek bir petrol rezervine sahip olmak haliyle bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtler için de bir çekim merkezi olacaktır.
Ve sonra…
Bizim şu anda yeni başladığımız ve giderek hızlanan sürece diğer bölge ülkelerinde de başlanacaktır.
İşte bu gün bazılarının, özellikle AB ve ABD yandaşlarının…
Onlardan hibe alan “demokratların” demokrasi diye ahkâm kestikleri olay aslına bakarsanız demokrasiyle falan ilgili değil…
Doğrudan “duygusaldır”.
Hem zaten bundan bir süre önce biz ileride oluşacak Kürt özerk bölgesinin altyapısına hazırlık olması amacıyla bazı merkez ve köylerin adlarını bile değiştirmedik mi?
Değiştirdik’
İkiz yasalar olarak adlandırılan 2003 yılında meclisten geçen BM sözleşmelerinin ortak olan 2. maddesinde “her halk bulunduğu yerdeki doğal kaynaklardan özgürce yararlanabilir” demiyor mu?
Bunu biz onaylamadık mı?
Aslında biz özerk Kürdistan’a giden yolun taşlarını kendi ellerimizle döşüyoruz.
Sonra da
“Ameliyat yaptırmam” falan…
Hep diyorum ya, bu konu demokratik değil.
Aslında sadece ekonomik…
13–01–2011
Nusret KEBAPÇI
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Şubat 2011 Pazar
30 Ocak 2011 Pazar
BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR
BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR
Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
26 Aralık 2010 Pazar
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AB,
ABD,
AKP,
Atatürk,
emperyalizm,
kürt sorunu
3 Aralık 2010 Cuma
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?
AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?
Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
19 Kasım 2010 Cuma
ALMANYA ACI VATAN…
ALMANYA ACI VATAN…
Bundan uzun uzun yıllar önce Almanya’nın yeni işgücüne ihtiyacı olduğu dönemde, ülkemizden binlerce insan Almanya’ya işçi olarak gitti.
Bir anlamda gitmek zorundaydılar…
Çünkü kendi ülkelerinde iş bulma ümitleri kalmamıştı.
Gittiler ama bir türlü de alışamadılar orada hep ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Bakmayın siz onların yaz tatillerinde lüks arabalarla ülkemize falan geldiğine, onlar hangi koşullarda bu parayı kazandılar, bunların karşılığında hangi en zor işleri yapmak zorunda kaldılar bence burası daha önemli.
Hem zaten o yüzden demediler mi?
“Almanya acı vatan “
Hem zaten bu gibi ülkeler gelişme aşamasındayken ve yeni iş gücüne çok ca ihtiyaçları olduğunda yabancı işçileri el üstünde tutar.
Ama
Durgunluk başladığında ise, ilk kapının önüne konulacaklar onlardır.
Çünkü durgunluk ve azalan istihdam, işsiz kalan Alman’lar ve bunun sonucunda da körüklenen ırkçı milliyetçilik…
Bu günlerde çeşitli basın yayın organlarında şu tür yazılara sıkça rastlanır oldu.
Hani Fransa Roman’ları sınır dışı etmişti ya…
İşte o nedenle deniyor ki Almanya’nın Roman’ları da Türkler…
Aslında amacım bir Almanya hikâyesi anlatmak değil…
Amacım Almanya’da son günlerde ortaya çıkan gelişmeler ve bizim yöneticilerimizin o gelişmeler karşısındaki özellikle çifte standart kokan tutumu.
Yıllar yılı batılı emperyalistler sözde demokrasi adına ensemizde boza pişirmektedirler.
Ne istiyorlardı bizim bu demokrasiyi geliştirebilmemiz için, özeklikle iki şey…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlük…
Yani
Çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum…
Tabi onlar bize bunları dayatırken hiç kimse de bu güne kadar, onlara madem demokrasi buysa…
Kendiniz bunu neden uygulamıyorsunuz falan diye de sormadı…
Ülkemizde etnik kimliklere özgürlük isteyen ve ülkemize talimat üstüne talimat veren ABD, bir başka dile ya da kimliğe özgürlük tanıyor mu?
Ya Fransa…
Adamlar Fransız vatandaşlığı dışında hiçbir kavramı kabul etmiyorlar.
Peki ya İngiltere bunlardan farklı mı?
Daha üç- beş ay önce bir İngiliz yetkili bu ülkede yasamak isteyen İngilizce öğrenmek zorundadır demedi mi?
O halde…
Gelelim Almanya’ya ne dedi Almanya başbakanı geçtiğimiz günlerde:
“Çok kültürlülük başarısızlığa uğradı”
Bizim ülkemizin yetkililerinin de bunun üzerine : ”Çok kültürlülük demokrasinin gereğidir. Oradaki vatandaşlarımız için demokratik özerklik, anadilinde eğitim hakkı istiyoruz, Almanya’da demokrasi yok.” gibi sözler söylemeleri gerekirdi değil mi?
Hiç öyle boşu boşuna beklemeyin.
Böyle bir şey asla söylenmedi.
Peki bunları söylenmediyse o zaman ne söylendi: ”Almanca öğrenin entegre olun, Alman toplumunun gelenek ve alışkanlıklarına ve yaşam tarzına uyum sağlayın, çocuklarınızı iyi okullara(Alman Okullarına)yollayın.”
Peki, bütün bunları Kürtler için söyleyecek bir babayiğit yok mu?
21–10–2010
Nusret KEBAPÇI
Bundan uzun uzun yıllar önce Almanya’nın yeni işgücüne ihtiyacı olduğu dönemde, ülkemizden binlerce insan Almanya’ya işçi olarak gitti.
Bir anlamda gitmek zorundaydılar…
Çünkü kendi ülkelerinde iş bulma ümitleri kalmamıştı.
Gittiler ama bir türlü de alışamadılar orada hep ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Bakmayın siz onların yaz tatillerinde lüks arabalarla ülkemize falan geldiğine, onlar hangi koşullarda bu parayı kazandılar, bunların karşılığında hangi en zor işleri yapmak zorunda kaldılar bence burası daha önemli.
Hem zaten o yüzden demediler mi?
“Almanya acı vatan “
Hem zaten bu gibi ülkeler gelişme aşamasındayken ve yeni iş gücüne çok ca ihtiyaçları olduğunda yabancı işçileri el üstünde tutar.
Ama
Durgunluk başladığında ise, ilk kapının önüne konulacaklar onlardır.
Çünkü durgunluk ve azalan istihdam, işsiz kalan Alman’lar ve bunun sonucunda da körüklenen ırkçı milliyetçilik…
Bu günlerde çeşitli basın yayın organlarında şu tür yazılara sıkça rastlanır oldu.
Hani Fransa Roman’ları sınır dışı etmişti ya…
İşte o nedenle deniyor ki Almanya’nın Roman’ları da Türkler…
Aslında amacım bir Almanya hikâyesi anlatmak değil…
Amacım Almanya’da son günlerde ortaya çıkan gelişmeler ve bizim yöneticilerimizin o gelişmeler karşısındaki özellikle çifte standart kokan tutumu.
Yıllar yılı batılı emperyalistler sözde demokrasi adına ensemizde boza pişirmektedirler.
Ne istiyorlardı bizim bu demokrasiyi geliştirebilmemiz için, özeklikle iki şey…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlük…
Yani
Çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum…
Tabi onlar bize bunları dayatırken hiç kimse de bu güne kadar, onlara madem demokrasi buysa…
Kendiniz bunu neden uygulamıyorsunuz falan diye de sormadı…
Ülkemizde etnik kimliklere özgürlük isteyen ve ülkemize talimat üstüne talimat veren ABD, bir başka dile ya da kimliğe özgürlük tanıyor mu?
Ya Fransa…
Adamlar Fransız vatandaşlığı dışında hiçbir kavramı kabul etmiyorlar.
Peki ya İngiltere bunlardan farklı mı?
Daha üç- beş ay önce bir İngiliz yetkili bu ülkede yasamak isteyen İngilizce öğrenmek zorundadır demedi mi?
O halde…
Gelelim Almanya’ya ne dedi Almanya başbakanı geçtiğimiz günlerde:
“Çok kültürlülük başarısızlığa uğradı”
Bizim ülkemizin yetkililerinin de bunun üzerine : ”Çok kültürlülük demokrasinin gereğidir. Oradaki vatandaşlarımız için demokratik özerklik, anadilinde eğitim hakkı istiyoruz, Almanya’da demokrasi yok.” gibi sözler söylemeleri gerekirdi değil mi?
Hiç öyle boşu boşuna beklemeyin.
Böyle bir şey asla söylenmedi.
Peki bunları söylenmediyse o zaman ne söylendi: ”Almanca öğrenin entegre olun, Alman toplumunun gelenek ve alışkanlıklarına ve yaşam tarzına uyum sağlayın, çocuklarınızı iyi okullara(Alman Okullarına)yollayın.”
Peki, bütün bunları Kürtler için söyleyecek bir babayiğit yok mu?
21–10–2010
Nusret KEBAPÇI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)