etnik kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etnik kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2023 Cuma

TÜRKİYE BAYRAĞI

 

TÜRKİYE BAYRAĞI

 

 

Son günlerde özellikle bir partinin Türk bayrağı ile ilgili açıklaması sosyal medyada gündeme oturdu.

Doğrusunu isterseniz bayrak ve Türk milleti ile ilgili bu türden düşünceler sadece o partiye ait değil, bugün neredeyse iktidar partisi içinden de olmak üzere pek çok partinin benzer yönde açıklamaları bulunmaktadır.

Ne denmişti bayrakla ilgili…

“Bizim bayrağın kendisiyle bir sorunumuz yok, adıyla ilgili sorunumuz var.”

“Niçin buna Türk bayrağı diyorsunuz? Türk bayrağı denince diğer etnik kimlikler de kendi bayraklarının da olması gerektiğini düşünebilirler…”

“Bu devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olduğu ve Türk devleti tanımının kullanılmaması gerektiği.”

“Türkiye bayrağı da denilebileceği “ gibi çeşitli sözler, yapılan açıklamalarda yer aldı

Belki bu tür bir söylem bazılarına, sanki daha demokratikmiş…

Irkçılıktan uzak, daha insaniymiş gibi gelebilir ama iş o kadar basit değil…

Üstelik bu tür bir söylem ülkemizin geleceği açından son derece de tehlikelidir.

Peki neden?

Nedeni şu: Bu anlayış daha baştan itibaren ulus kimlik ve ulus devlet karşıtlığını ilan etmektedir…

Çünkü ulus devlete göre…

Ülkede bulunan tüm etnik ve dinsel kimlikler ulus kimlik potasında eriyerek farklı bir nitelik kazanır…

O kimlik artık, o ulusun ortak kimliğidir…

Yani kısacası bu kimlik ulusun kurucu unsuruyla birlikte anılan üst kimliktir.

Geriye kalan etnik kökeniniz…

Dini kimliğiniz…

Aileniz…

Soyunuz…

Bunların tamamı alt kimlik haline gelir.

Bu neredeyse tüm ulus devletlerde aynıdır.

Hani zaman zaman açıklamaya çalıştığımız…

Tek devlet.

Tek vatan.

Tek bayrak.

Tek dil.

Tek ekonomi.

Duygu ve düşünce birliği olarak da ifade ettiğimiz şey, ulus tanımının bilinen en yalın ifadesidir.

Ulus devletlerde bu özelliklerden herhangi birini çoğaltmaya kalkışmak, iki veya daha fazlaya artırmaya çalışmak, ulus devlete düşmanlık anlamına gelir ve tüm devletlerde en sert şekilde mutlaka cezalandırılır.

Buradan yola çıkarsak…

Hani nasıl ki uluslararası yarışmalarda, olimpiyatlarda ya da çeşitli spor dallarında yapılan karşılaşmalarda…

Türk sporcu…

Yunan sporcu…

Alman sporcu…

Rus sporcu tanımları kullanılıyorsa…

Yine aynı şekilde Almanya’da yaşayanlara, Almanyalı falan değil Alman…

İtalya’da yaşayanlara, İtalyalı değil İtalyan…

Rusya’da yaşayanlara, Rusyalı değil Rus…

İngiltere’de yaşayanlara İngiltereli değil İngiliz…

Yunanistan’da yaşayanlara Yunanistanlı değil yunan deniyorsa…

Türkiye’de de buna Türkiyeli falan değil Türk denilir.

İsterseniz konuyu biraz daha açmak adına örneklendirmeye çalışalım…

Hani diyelim ki…

Yurt dışındasınız ve bir yabancıyla tanıştınız.

Diyelim ki size soruldu…

Kimsiniz?

Sizin buna vereceğiniz yanıt, tam da bu işin mihenk taşıdır.

Türküm dediğinizde…

Karşınızdaki kişi; eğer diğer ülkelerle ilgili biraz bilgiye sahipse, hemen…

Türkçe diye bir dilinizin olup…

Başkentinizin Ankara olması yanında…

Bu ülkenin Atatürk tarafından kurulduğu gibi düşünceler kafasında belirecektir…

Ama

Türkiyeliyim dediğinizde sizce ne olur biliyor musunuz?

Ben söyleyim, hemen ardından ikinci soru gelecektir…

Kimlerdensin?

Yani sizden kim olduğunuz sorusuna bugün Suriye’de ve Irak’ta ABD’nin yapmaya çalıştığı…

Hani nasıl ki Suriye milleti değil de, Suriyeli Şiiler…

Suriyeli Kürtler…

Suriyeli Yezidiler falan deniliyorsa…

Ben Türkiyeli Kürdüm…

Türkiyeli Lazım…

Türkiyeli Çerkezim…

Türkiyeli Arabım demeniz beklenir.

Yani; uzun sözün kısası…

Ulus kimliği yani Türk kimliğini yadsıyarak her kim ki…

Türkiye Bayrağı…

Türkiyelilik gibi sözler söylemeye başlamışsa

Bilmelisiniz ki onlar kendilerine ne ad ve unvan takarlarsa taksınlar…

Emperyalizmin ülkemizdeki işbirlikçileridir…

Başka bir şey değil…

 

28-04-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

27 Mart 2023 Pazartesi

NEO LİBERALİZM

 

NEO LİBERALİZM

 

 

Ülkemizde her ne kadar gündem çok hızlı değişse de…

Hatta 

Her şey birbirine girmiş çok karmaşıklaşmış gibi görünse de…

Tüm bunlardan uzaklaşıp…

Sakin bir kafayla birazcık düşünerek ülkemizde olup biteni pekala anlamak mümkün.

Bu girişi neden yaptım?

Şunun için…

Ülkemizde genelde siyaset denilince akla gelen ilk şey, asla ideolojik bir tartışma değil…

Hatta uygulanan ekonomik ve siyasi politikalara fikir düzeyinde karşı çıkmak da çok fazla görülmüyor…

Zaten siyasilerin söyleminde farklı ekonomik modellerle ilgili herhangi bir tartışma falan da yok.

Bizde siyaset denilince de zaten ilk akla gelen genelde, grup toplantılarında birbirleriyle söz yarıştırmaktan ibaret…

Böyle olunca haliyle, uygulanan ekonominin ve siyasetin ayrıntılı bir açıklaması yapılmak gerekiyor ki halk eğriyi ve doğruyu görebilsin.

Bunu herhangi bir siyasi parti tarafı olarak değil, olan bitene Türk ulusu penceresinden bakarak söylüyorum.

Ya da şöyle diyelim…

Ülkemizi yaklaşık 21 yıldır yöneten partinin ekonomide, siyasette, eğitimde, sağlıkta, dış politikada, kültürde, sanatta uyguladığı politika sadece günübirlik kararlardan mı oluşuyor?

Yoksa

Tamamen bilinçli olarak istenilen hedefe varmak için mi kurgulanıyor?

İşte bunu anlarsak ne yapılmak, bunun sonucunda nereye varılmak istendiğini çok kolay bir şekilde görebilirsiniz.

O zaman bir tespit yaparak başlayalım…

Hani bazıları; siyasal İslamcı bir parti memleketi yönettiği için alınan ekonomik ve siyasi kararların İslami düzene götüreceği yanılsamasına düşmüş olabilir ama inanın bununla hiçbir ilgisi yok…

Mevcut iktidar partisinin yaklaşık 21 yıldır hemen her konuda uyguladığı politika neo liberalizmdir.

Peki, nedir bu neo liberalizm?

Anlamı şu: Ulus devletin adım adım yok edilerek…

Devletin ekonomiden…

Tarımdan…

Eğitimden…

Sağlıktan…

Neredeyse adalet ve güvenlik dışındaki hemen her alandan adım adım çekilerek, meydanın hemen her alanda küresel sermayeye bırakılması demektir…

O uygulandığında artık vergi vererek her türden hizmete hak kazanan yurttaş değil…

Her ne kadar verdiğiniz vergilerde herhangi bir azalma olmasa da hemen her türden hizmeti satın almak durumunda olan müşterisinizdir.

Zaten bunun böyle olduğunu son yaşadığımız depremde bile yaşamadık mı?

Hemen herkese bir devlet hizmeti olarak ücretsiz sunulması gereken çadır ve diğer yardımların parayla satıldığına bile tanık olunmadı mı?

Ama neo liberalizmin etkisi sadece bu kadarla sınırlı değil.

Küresel sermaye bir ülkeye egemen olunca…

O ülkede merkezi birlikteliği, yani ulus devleti ve bununla birlikte ulus bilincini de adım adım yok ederek, yerine sözde demokrasi adına etnik ve dini kimlikçikleri çıkarır…

Hani zaman zaman Türk adı kaldırılıyor falan deniyor ya aslında kaldırılan Türk,  bir ad değil…

Ulus kimliğimizin en yalın ifadesidir…

Zaten kaldırılmasının amacı da merkezi olarak birleşik ulusu yani ortak kimliğimizi kendisi için tehlikeli olmayacak şekilde küçük parçalara ayırmak, yani etnik ve dinsel kimliklere, tarikat ve cemaatlere ayırarak parçalamaktır.

Tabi böyle olunca toplumda ulus bilinciyle birlikte vatan sevgisi gibi kavramlar da anlamını yitirmektedir.

Biraz dikkat ettiğinizde de ülkemizde bu değişimin çok hızlı bir şekilde yaşandığını zaten görebileceksiniz.

Şöyle bir bakın…

Tüm toplumu ilgilendiren herhangi bir konuda;  siz hiç büyük sendika ve dernek yöneticilerinin açıklamasının yayınlandığına tanık oldunuz mu?

Ya da şöyle söyleyelim; medyada hemen her gün pek çok kez yer alan tarikat ve cemaat liderlerinin adını çoğumuz ezberledik…

Ya büyük sendikaların liderlerinin adını bir yere bakmadan söyleyebilecek kaç kişi çıkar, hiç düşündünüz mü?

Çünkü küresel sermaye, ulus bilinciyle birlikte sınıf bilincini ve örgütlerini de adım adım yok ederek tüm toplumu cemaatleştirir.

Sonuçta o ülke ekonomik ve siyasi olarak küresel sermayenin sömürgesi durumuna gelir…

Bu yüzden her kim ve hangi parti, kurum olursa olsun ulus kimliği yadsıyarak etnik ve dini kimlikler üzerinden demokrasi tanımlaması yapıyorsa…

O parti veya kurum, örgüt, dernek, sendika her ne ise bilinmeli ki kendilerine hangi unvan, isim takarlarsa taksınlar…

Küresel sermayenin içimizdeki uzantılarıdır.

Peki, biz bu sürece mahküm muyuz?

Aslında değiliz…

Çözüm yolu da çok zor değil.

Nasıl mı?

Bugüne kadar izlenen politikaların tam tersini yaparak…

Aslında hemen her şeyde olduğu gibi bu işte de her zaman iki seçenek bulunmaktadır

Doğru ve yanlış olarak…

Ya toplumda ulus bilincini tekrar uyandırarak tüm toplumu birleştirip…

Ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, tarımı tekrar ulusal hale getirip bağımsız olacaksınız…

Ya da sözde demokrasi adına…

Etnik ve dini kimlikçilik yaparak toplumu parçalayıp, ekonomiyi hemen her alanda aynen bugün olduğu gibi küresel sermayeye bırakarak onların hizmetçisi…

Ortası yok!

 

    27-03-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

11 Eylül 2015 Cuma

ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…


Doğrusunu isterseniz durum vahim…
Neden mi?
Bakın söyleyim…
Olayların başlamasından bu güne kadar yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin sayısının 100 civarında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…
Yani mermi atmadan…
Savaşılmadan gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa…
Ve bu canlarımızın sadece mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek hayatta kalabileceklerini de düşünülünce  
Üzüntü duymamak elde olmuyor
Üstelik milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz önündeyken…
Aslına bakarsanız…
Daha çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin silah bırakıp…
Ülkenin dışına çıkmadığı…
Çıkılmadığı gibi…
Tam tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı pek çok yerde yazıldı…
Oslo görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı…
Olunmadığı gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…
Aslında bunun anlamı şuydu
“Biz; PKK güçlenip her tarafı bombalarla, mayınlarla doldurup özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya kadar görmemezlikten geldik. “
Hem zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.
Gelelim şu 400 milletvekili konusuna…
Dağlıca’nın ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç yaşanmazdı…”demedi mi?
Şimdi soralım…
Bu 400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı?
Elbette hayır!
Ya asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci olacaktı…
Onun da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki…
Çok özel alınacak silahlarla…
TSK’nin
Savaşma gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…
Böyle bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…
O halde
Sık sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle belirtmeliyim ki eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı ilk yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…
Kürtlere özerklik tanınması olacaktı ki…
Böyle olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte 400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi budur…
Ama bununla kalınmayacağı da açıktır…
İlk olarak yıllardır kaldırma için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı tamamen ortadan kaldırılacak…
Ardından da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile başlatmadılar mı?
Böyle olunca insan devamında olacakları tahmin edebiliyor…
Aralarında Türklerin de özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir devlet…
Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…
Olay budur…

11–09–2015
Nusret KEBAPÇI


15 Temmuz 2015 Çarşamba

ULUSALCILIĞA KİM KARŞI OLUR?


Geçtiğimiz günlerde başbakan kendilerinin mücadele ettiği siyasi akımları sayarken ulusalcılığı da ekleyiverdi. Gerçi bu tür bir söylem ilk defa kullanılmıyordu ama insan ister istemez merak ediyor…
Bir parti…
Dernek…
Sendika…
Meslek odası…
Veya kişi…
Ulusalcılığa neden karşı olur?
Ya da olmalı mı?
Bence isterseniz üzerinde biraz tartışalım…
Önce tanımdan başlayalım…
Nedir ulusalcılık;
Öncelikle belirtmeliyim ki…
Bu bir anlamda ulus devletten yana olmak anlamına da gelmektedir.
Yani
Tek bayrak.
Tek vatan.
Tek millet.
Tek dil.
Bu tür devletlerde ki dünyada ki oranları yüzde doksanların üzerindedir her ne kadar birçok etnik kimlikten insan bulunsa da…
Tüm halk tek bir millet kimliğinde birleşmişlerdir…
Bu durum o ülkelerin federatif olup, birçok eyaletinin bulunmasıyla falan da değişmez…
Örneğin ABD, her ne kadar birçok eyaletten oluşmuş olsa da…
Sonuçta…
Tümü tek Amerikan kimliği altında birleşmektedirler.
Kaldı ki
Dil birliği yasası ile İngilizce den başka her hangi bir dilin resmi dil olarak kullanılması falan da söz konusu değildir…
Almanya;
Federatif bir devlet midir?
Elbette.
Zaten biraz internetten sorgulama yapan hemen herkes bu sonuca çabucak ulaşır da…
Önemli olan şu…
Her ne kadar federatif de olsa…
Eyaletlerden de oluşsa…
Sonuçta tek bir kimlik olan “Alman Milleti” kavramı, bu kimliği anayasa da çok güzel ifade etmektedir…
Peki; ya bizdeki etnik kimliklere özgürlük konusunda ahkâm kesen Fransa…
Sahi onlarda durum ne merkezde bilen var mı?
Çok açık söyleyim…
Onlarda da öyle bizdeki tartışmalarda yaşandığı gibi Fransız demeyelim Fransalı diyelim gibisinden herhangi bir tartışma da yaşanmıyor…
Ne diyor anayasası…
“Fransız halkı.”
Anlayacağınız durum bu kadar net…
En özlü söylemle ulus devleti ve ulusal çıkarları kararlı bir şeklide ifade etmek anlamına gelen ulusalcılığa…
Kimler, neden karşı çıkar biliyor musunuz?
Zaten bir tane anlamı bulunuyor…
Küresel sermayenin taşeronu değilseniz hiç kimse…
Yani; ister İslamcı olun…
İster liberal…
Veya sosyalist, durum değişmez, önünüzde her zaman iki seçenek bulunacaktır…
Ya kendi ulusunuzun çıkarını savunacaksınız…
Ya da küresel sermayenin…
Ortası yok…

12–06–2015

Nusret kebapçı

11 Şubat 2011 Cuma

EMPERYALİZM NE İSTER?

EMPERYALİZM NE İSTER?


Emperyalizmin karakteristik özeliğidir. Hem dünyanın hammadde depolarına hakim olmak, hem de tüm ülkeleri kendi pazarı haline getirmek ister.
Bu özellik, ülkelerin yönetimlerine (a) ya da (b) yöneticilerinin gelmesiyle de değişmez.
Düşünebiliyor musunuz?
Devasa bir sanayi…
Muhteşem bir askeri güç ve bu gücün elinde biriken ihtiyaç fazlası aşırı üretim…
Ve bu üretimin gereksindiği hammadde ve pazarlar işte sistem tamamen bu minvalde hareket etmektedir.
Eğer bunlardan biri eksik olursa yani ilgili ülke gerekli hammaddeyi sağlayamaz ya da elindekileri satacak pazar bulamazsa sistem tıkanır.
Zaman zaman hani kriz falan deniyor ya, işte ana noktası bu.
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için…
Hani ulus devletler yıkılmalıdır falan gibi söz ediyorlardı ya işte işin bam teli burası.
Ulus devletler kendi sanayi ve tarım ürünlerine sahip çıkmayacak, kendi tarım ürünlerini emperyalizmin çıkarı için gözden çıkaracak ki, emperyalizm o ulus devlete girsin, pazarını kullansın, hammaddesini yağmalayabilsin.
Aslında tüm tezgâh ulus devletlerin birikim yapmayıp kendi milli kapitalizmlerini geliştirmemeleri üzerine kurulmuştur.
Çünkü
O ulus devlet kendi birikimini yaratıp kendi adına üretebilirse ve ürettiğini de yabancı güçlü sermayeden koruyabilirse, kalkınır ve emperyalizmin egemenliğinden kurtulur.
İşte emperyalizmin tüm çabası bu birikimi engellemek üzerine kuruludur.
Ne yapıp, edip o ülkenin birikim yapması engellenmelidir ki ilgili ülke bağımlılığını sürdürsün.
Elbette bunu yapabilmelerinin birçok yolu bulunmaktadır.
Öncelikle çeşitli borç yineleme anlaşmalarına konulan çeşitli maddelerle o ülkenin sanayi ve tarımda bağımsız gelişmesi engellenir…
Emperyalisdt ülkeye sağlanacak gümrük muafiyeti ve çeşitli vergi kolaylıkları bunların basında gelir…
Yok, bunlar da yetmezse bu sefer o ülkedeki üretim kuruluşları satın alınarak durdurulur.
O da yeterli gelmezse satın alınan fabrikalar kapatılıp, ilgili ülke tamamen doğrudan emperyalizmin pazarı haline getirilir.
Tabi bu arada eğer birazcık birikim falan da sağlanmışsa onun da kısa sürede yok edilmesinin yolları bulunur.
Ülke içinde çıkarılabilecek bir terör ya da kışkırtılan komşular arası bir savaş, inanın o birikimi çok kısa sürede eritecektir.
Yani esas amaç, ulus devletlerin birikim yapmamaları, kendi milli sermayelerini oluşturmamalarıdır.
Tabi tüm bu süreç sadece ekonomik baskıyla yapılmaz. Hatta bunu çok kolaylıkla yapabilmek için de, her zaman olduğu gibi o ülkedeki ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler…
Sözde demokrasi adına canlandırılır.
Çünkü…
Emperyalizmin o ülkede ulus bilicinin yok edilmesine ve ülkenin ulus öncesi dini ve etnik kimliklere ayrılmasına ihtiyacı vardır.
Çünkü ulus bilincinin olmadığı bir ülkeyi ele geçirmek çok kolay olduğu gibi…
Ayrıca bilinmelidir ki
O ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler, emperyalizmin her zaman yedeğindedir.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

9 Ocak 2011 Pazar

TİMSAH GÖZYAŞLARI

TİMSAH GÖZYAŞLARI


“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…

23–12–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Aralık 2010 Cumartesi

ULUS DEVLET

ULUS DEVLET


Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…

11–11–2010
Nusret KEBAPÇI

19 Kasım 2010 Cuma

ALMANYA ACI VATAN…

ALMANYA ACI VATAN…


Bundan uzun uzun yıllar önce Almanya’nın yeni işgücüne ihtiyacı olduğu dönemde, ülkemizden binlerce insan Almanya’ya işçi olarak gitti.
Bir anlamda gitmek zorundaydılar…
Çünkü kendi ülkelerinde iş bulma ümitleri kalmamıştı.
Gittiler ama bir türlü de alışamadılar orada hep ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Bakmayın siz onların yaz tatillerinde lüks arabalarla ülkemize falan geldiğine, onlar hangi koşullarda bu parayı kazandılar, bunların karşılığında hangi en zor işleri yapmak zorunda kaldılar bence burası daha önemli.
Hem zaten o yüzden demediler mi?
“Almanya acı vatan “
Hem zaten bu gibi ülkeler gelişme aşamasındayken ve yeni iş gücüne çok ca ihtiyaçları olduğunda yabancı işçileri el üstünde tutar.
Ama
Durgunluk başladığında ise, ilk kapının önüne konulacaklar onlardır.
Çünkü durgunluk ve azalan istihdam, işsiz kalan Alman’lar ve bunun sonucunda da körüklenen ırkçı milliyetçilik…
Bu günlerde çeşitli basın yayın organlarında şu tür yazılara sıkça rastlanır oldu.
Hani Fransa Roman’ları sınır dışı etmişti ya…
İşte o nedenle deniyor ki Almanya’nın Roman’ları da Türkler…
Aslında amacım bir Almanya hikâyesi anlatmak değil…
Amacım Almanya’da son günlerde ortaya çıkan gelişmeler ve bizim yöneticilerimizin o gelişmeler karşısındaki özellikle çifte standart kokan tutumu.
Yıllar yılı batılı emperyalistler sözde demokrasi adına ensemizde boza pişirmektedirler.
Ne istiyorlardı bizim bu demokrasiyi geliştirebilmemiz için, özeklikle iki şey…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlük…
Yani
Çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum…
Tabi onlar bize bunları dayatırken hiç kimse de bu güne kadar, onlara madem demokrasi buysa…
Kendiniz bunu neden uygulamıyorsunuz falan diye de sormadı…
Ülkemizde etnik kimliklere özgürlük isteyen ve ülkemize talimat üstüne talimat veren ABD, bir başka dile ya da kimliğe özgürlük tanıyor mu?
Ya Fransa…
Adamlar Fransız vatandaşlığı dışında hiçbir kavramı kabul etmiyorlar.
Peki ya İngiltere bunlardan farklı mı?
Daha üç- beş ay önce bir İngiliz yetkili bu ülkede yasamak isteyen İngilizce öğrenmek zorundadır demedi mi?
O halde…
Gelelim Almanya’ya ne dedi Almanya başbakanı geçtiğimiz günlerde:
“Çok kültürlülük başarısızlığa uğradı”
Bizim ülkemizin yetkililerinin de bunun üzerine : ”Çok kültürlülük demokrasinin gereğidir. Oradaki vatandaşlarımız için demokratik özerklik, anadilinde eğitim hakkı istiyoruz, Almanya’da demokrasi yok.” gibi sözler söylemeleri gerekirdi değil mi?
Hiç öyle boşu boşuna beklemeyin.
Böyle bir şey asla söylenmedi.
Peki bunları söylenmediyse o zaman ne söylendi: ”Almanca öğrenin entegre olun, Alman toplumunun gelenek ve alışkanlıklarına ve yaşam tarzına uyum sağlayın, çocuklarınızı iyi okullara(Alman Okullarına)yollayın.”
Peki, bütün bunları Kürtler için söyleyecek bir babayiğit yok mu?

21–10–2010
Nusret KEBAPÇI