5 Ağustos 2011 Cuma

ETKİ AJANLIĞI

ETKİ AJANLIĞI


Aslında bu kavram, belki birçok yazar tarafından gündeme getirilmiş olmasına karşın esas olarak öldürülen, araştırmacı yazar Necip HABLEMİTOĞLU tarafından kullanılmıştır.
Tanımlamaya göre bu kişiler esas olarak toplumu emperyalizmin istediği yöne kanalıze etmekle yükümlüdürler, yani yönlendirmekle…
Bunlar hani öyle Ceymis Bond filmlerinde gördüğünüz süper yetenekli ajanlara hiç mi hiç benzememektedirler.
Bunların olağanüstü yetenekleri de yoktur ama eğer yapılan işe, ya da gerçekleştirilen amaçlar açısından bakarsanız olağanüstüdür.
Bunlara her yerde rastlayabilmek mümkündür.
Bunların bir kısmı gazeteci kılığındadır…
Aralarında akademisyen…
Hukukçu…
Bürokrat olanlarına bile rastlanılabilir.
Özellikle bizim gibi ülkelerde medya da emperyalizme bağımlı olunca bunlar bulunmaz Hint kuması gibi televizyon programlarının da vazgeçilmezleri oluyorlar.
Özellikle de gazeteci, akademisyen ya da bürokrat olup adlarının önünde bir çok kelime de bulunursa…
İşte o zaman daha bir inandırıcı oluyorlar.
Yani adın önünde ne kadar çok kelime o kadar inandırıcılık…
Zaten gazeteci olanların haliyle toplumda çok satan gazetelerde köşeleri de bulunmakta…
Dolayısıyla en geniş kitleye bu yolla ulaşma olanağı da bulmaktadırlar.
Baktığınızda…
Her yerde bunlar…
Konu terör mü onlar ön planda
Laiklik mi, yine aynı kişiler ekranlarda boy gösteriyor…
Aslında konu çok da fark etmiyor…
İsterse uluslararası konu olan Suriye, Irak, Libya olsun, fark etmez…
Dedim ya bu etki ajanları hemen programlara başlar ve kamuoyunu istenilen yönde yönlendirirler.
Son olarak geçtiğimiz günlerde şehit düşen 13 askerimiz konusunda da aynı senaryoyu izledik…
Daha olay duyulur duyulmaz bunlar hemen her zaman olduğu gibi askeri hedef alan suçlamalara başladılar.
“El bombasıyla …” diye başlayan açıklamalarıyla orduyu, TSK’yi suçlu ilan ettiler.
Yani bu adamlar sadece eğitim gördükleri alanların uzmanı değil, zaten bakıldığında bu adamlar her derde deva gibi…
Tüm konuların uzmanıdırlar…
İşte bunlar bu güne kadar yıllar öncesinde gümrük birliğinden tutun da…
Devletin ekonomiden elini çekmesi gerektiğine kadar…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlükten…
Ulus devleti ve üniter yapıyı ilgilendiren hemen her konuya kadar gerçekten çok etkili olarak görev yaptılar.
Bunların önemli bir kısmı Soros vakıflarından ya da AB fonlarından beslenmektedirler…
Son uzmanlıkları ise ABD olmazsa Terörün bitemeyeceği üzerinedir…
Aslında o her konunun uzmanlarına sormak gerekiyor
Sahi
Türkiye’de terör ne zaman arttı?
Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulunca değil mi?
Peki, ABD ve AB’den bu konuda yardım istemenin kuzunun kurttan yardım istemesinden farkı var mı?

21–07–2011
Nusret KEBAPÇI

24 Temmuz 2011 Pazar

ETNİK AYRIMCILIK

ETNİK AYRIMCILIK


Etnik ve dini ayrımcılık çok tehlikelidir.
Çünkü bir savaştaki gibi düşman karşı cephede değil, yanınızdadır. Böyle bir etnik çatışma başladığında…
Yan komşunuz…
Gazeteci Ahmet amca…
Kasap Mehmet…
Berber Ali…
Marangoz Hasan usta, artık dost değil, düşman olmuştur…
Hem araya sınır çizme durumu da söz konusu olamadığından…
Yani birlikte yaşandığından…
Hemen herkes, herkes için tehlike olabilecektir.
Burada uzak ülkeleri…
Hatta yanı başımızdaki ülkeleri bile kastetmiyorum…
Burada açıklamaya çalıştığım konu Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum’da yaşanan olaylar…
Ne oldu?
Kim çıkardı?
Hala sonucu tam olarak belli değil ama oralarda halkın arasına düşmanlık ekildiği de işin doğrusu…
Bunu şunun için anlatıyorum
Hani sıklıkla özerk bölge dayatması var ya ikide bir gündeme getirilmeye çalışılan…
Hatta son günlerde bir oldubittiyle kurulabileceği bile söyleniyor…
Kimse işin diğer yönüne değinmiyor ama işin gerçeği, özerk bölge kurmakla sorun çözülmez…
Hani bazıları hazırlanan raporlarda bu ve benzeri görüşleri çözüm olarak gösteriyor ya
Aslında bu tür düşünceler çözüm değil, sorunun ta kendisi olmaktadır.
Nasıl mı?
Öncelikle bu tür özerklik türü sistemlere örnek olarak gösterilen ülkelerin neredeyse tamamında özerk olarak ayrılan etnik kimlik, ülke içinde belirli bir bölgede yaşamaktadır…
Yani genel nüfus içinde temsil edilme durumları söz konusu olmamaktadır…
Peki, bizde böyle bir durum söz konusu olabilir mi?
Sadece bu gün yeni seçilen meclise bile baktığımızda kaç milletvekilinin Kürt olduğunu biliyor muyuz?
Belki sadece bir partimizden seçilenler için söylemek mümkün gibi düşünülebilir, ama biraz araştırılsa belki onların da öyle olmadığı ortaya çıkabilir…
Peki, bu durum çok önemli mi?
Asla
Önemli olsaydı zaten konuyla ilgili çok sayıda araştırma çoktan gazetelerin manşetlerini süslerdi…
Ya bürokrasi de durum çok mu farklı…
Kaç genel müdürün…
Kaç subayın hangi etnik kimlikten olduğunu biliyor muyuz?
Aslında bilmemizin de hiçbir önemi yok…
Sonuçta hepimiz Türk milletiyiz
Etnik kimlikler bizim aidiyetimizi belirlememektedir…
Gelelim özerkliğe, özerk bölgenin sınırını nereden çizeceksiniz?
Hadi güneydoğuda bir kısım illeri belirleyerek yaptınız diyelim, ya geride kalan, yani Türkiye’nin diğer bölgelerindeki Kürt nüfus ne olacak?
Ya güneydoğu’daki Türk nüfus?
Aslında işin doğrusu emperyalizm ta; Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede kukla bir devlet kurup petrol bölgesine hakim olmak istiyor…
Bu nedenle ulus devletler yıllardır hedef tahtasındadır…
Onun için…
Etnik kimlik temelindeki her türlü ayrışma emperyalizme hizmet emektedir…

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…


Aslına bakarsanız başlığa aldığım bu eski bir Türk müziği şarkısında Münir Nurettin; yaşamının son demlerine yaklaşan bir insanın içinde bulunduğu duyguları anlatmaktadır.
Çoğunlukla da 40’lı yaşlara gelindiğinde ilgi çekmeye başlayan şarkı, bu duyguları çok güzel ifade etmektedir.
Dikkat edildiğinde bu şarkıyı çokça sevenlerin de özellikle yolun yarısını çoktan geçmiş olmaları dikkat çekicidir.
Çünkü bir yaştan sonra insanın sadece yaşadıkları kalmakta ama asla bir geri dönüş olamamaktadır.
Ama siyaset böyle bir şey değil…
Aslında siyasette dönülmez nokta var mı?
Ya da bir başka deyişle kırmızıçizgi olarak da adlandırılabilecek vazgeçilemeyecek ilkeler var mı? İşin o noktası daha önemli ama göründüğü kadarıyla özellikle son yaşananlardan sonra
Bunun olabilirliğini savunmak çok da akılcı gelmiyor…
Sadece son 15 -20 günde yaşananlara bakın, sadece bu bile içinde bulunduğumuz konumu yeterince açıklamıyor mu?
Önce tutuklu milletvekillerini gerekçe gösterip (buraya dikkat hükümlü değil)yemin etmeyip…
13 gün sonra aynı yemini etmek, neyin nesi…
Aradan geçen bu kadar sürede ne değişti?
Neyin sonucunda siz kararınızdan vazgeçip yemin kararı aldınız?
Tabi sonradan yaşanan gelişmelere ve imzalanan mutabakata yani Türkçesi uzlaşma metnine bakınca durumu kavrıyorsunuz…
Hem metindeki Kurtuluş Savaşı’ndan bahseden hamasi sözleri çıkardığınızda geriye kalan anayasa değişikliği konusu, kanımca durumu yeterince özetlemektedir.
Amaç bu…
Uzlaşmayı temel alarak anayasa yapmak…
Yani bu on üç günlük manevra bunun için yapılmıştır.
Daha önce aralarında bu konuya sıcak bakmayanların da bulunduğu bu partide yeni anayasa değişikliği konusu bir oldubittiyle tüm partiye kabul ettirildi…
Ülkeye gelip giden yabancı temsilcilerine…
AB komiserlerine…
AB yetkililerine bakınca da anlaşılıyor ki…
Konu bu…
Ve adamların aceleleri var. Kısa sürede konuyu çözümlemek istiyorlar…
Çünkü ülkede Sevr’den sonra özerk bölge yaratma fırsatını ancak elde edebilmişler, bu nedenle toplum uyanmadan, kendine gelmeden…
Daha açıkçası son dört yıldır yaşadığı şokun etkisinden kurtulmadan bunu başarmak istiyorlar…
Bunu da yıllardır, AB kriterleri…
Demokrasi…
İnsan hakları, özgürlük söylemleriyle gerçekleştiriyorlar…
Hem zaten emperyalizmin şu son 100 yılına bakın…
Doğrudan doğruya…
“Sizi parçalamak, etnik kimliklere ayırmak, kaynaklarınıza el koymak… “
Daha açıkçası “sizi sömürmek istiyoruz, kendinizi buna göre hazırlayın” dediklerini duydunuz mu?
Asla, hem zaten duymanızda mümkün olmaz…
Bu işi nasıl yapıyorlar diyorsanız ben çok kısa olarak söyleyim…
Aynen böyle, bizde olduğu gibi
“Demokrasiyle…”

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI

15 Mayıs 2011 Pazar

YİNE ORTADOĞU

YİNE ORTADOĞU


YSK’nın bazı bağımsız milletvekili adaylarıyla ilgili verdiği veto kararının ardından olaylar çıktı. Birçok kentte eylemciler ortalığı deyim yerindeyse yakıp yıktı.
Sonuçta hiç kimse bu olayları yaratanlara, ortalığı yakıp yıkanlara, “Biz de sizin karşınıza 5–10 bin kişi çıkarırız.” falan da demedi
Aslında konuyla ilgili hiçbir şey denilmedi…
Hatta üst düzey devlet yöneticilerimiz orta bir yol bulmaya bile çalıştı.
Tabi burada ilginç olan şey şu…
Bunu aslında bir terazinin kefesine de benzetmek belki mümkün, yani biri inerken biri çıkar anlamında kullanıyorum…
Bir ülkede hem ulus devletten yana olanlara, hem de ayrılıkçı hareketlere aynı anda özgürlük tanınamaz…
Ulus devlet ve üniter yapı ön planda iken ayrılıkçı hareketlere özgürlük verilmez.
Ayrılıkçı hareketlere özgürlük ve hareket serbestîsi tanınırken ulus devletten yana olanlara tanınamaz…
Yani bu durum iki kere ikinin dört ettiği kadar gerçektir.
Dolayısıyla bu gün ülkemizde yaşananları bu doğrultuda değerlendirmek gerekmektedir.
Yani ayrılıkçı hareketler, her yeri yakıp yıkma özgürlüklerini sonuna kadar kullanırlarken…
Üniter yapının savunucuları kanıtlanamayan…
Hatta kanıtlanması asla mümkün olmayacak eylemler nedeniyle uzun bir süredir içeride tutulmaktadırlar…
İşte bu emperyalizm demokrasisidir.
Emperyalizm daha açıkçası ABD ve AB yıllardır ülkemizden hangi taleplerde bulunmaktadır…
Bakın hiçbir zaman işçilerin haklarının genişletilmesi…
Köylülerin kooperatiflerde örgütlenmeleri…
Üretici birliklerinin geliştirilmesi…
Memurlara grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı falan değil.
Hemen hemen her zaman için istedikleri ki neredeyse Osmanlının son zamanlarından bu yana hiç değişmedi…
Tüm istedikleri etnik ve dini kimliklere özgürlük…
Başka değil…
Çünkü etnik ve dini özgürlük dışındakiler, toplumda birleşmeyi dayanışmayı ve bütünleşmeyi getirir…
Ama ya etnik ve dini kimliklere özgürlük…
İşte bu özgürlük!
Birleştirici ve bütünleştirici olmayıp bir anlamda bu tür özgürlükler için parçalanma özgürlüğü de denilebilir…
İşte daha önce Irak’ta ve Afganistan’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da…
Bugün ise
Mısır’da…
Libya’da…
Suriye’de…
Hatta Türkiye’de yaşanan olayların nedeni budur…
Değil mi ki BOP aralarında Türkiye’nin de bulunduğu, bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesini getiriyor…
İşte sınırları değiştirebilmek için tek gereken şey ülkede yaşayan etnik ve dini kimlikler arasına sözde demokrasi adına düşmanlık sokup, bir daha bir arada yaşayamayacakları hale getirmektir.
Sonra da…
Gerisi inanın BM’diliğinden gelir…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

PROJE

PROJE


Son yıllarda ülkemizde bir proje çılgınlığıdır gidiyor.
Yani son günlerde çılgın proje falan gibi isimlendirmelerle yapılmak istenen şey de aslına bakarsanız çok yeni bir şey değil.
Projenin sözlük anlamına bakıldığında belki birbirinden çok farklı tanımlamalar da bulunabilecektir ama daha çok “bir konu ya da bir sorunla ilgili düşüncelerin şekillendirilmiş ya da sistemize edilmiş hali” de denilebilir.
Ve bu gün ülkemizde uygulanan özellikle okyanus ötesinden dayatılan projelere bakıldığında da bunların hangi amaçla yapıldığı da ortaya çıkmaktadır.
Diyeceğim o ki, “çılgın proje” konusu çok yeni değil…
Çok değil bundan bir süre önce ülkemizi yıkıma uğratacak projelerin bir bir uygulamaya sokulacağı, gün gelip ulus devletin hatta…
Üniter yapımızın bile tartışma konusu yapılacağı söylenseydi…
Yani bundan yaklaşık 30 yıl kadar öncesini kastediyorum, hiç kimse böyle bir şeyi dikkate almaz ve sanıyorum ki kahkahayla gülerdi.
Ama aradan geçen süre içinde durum değişti.
Aslında anlayacağımız yaklaşık 30 yıldır ülkemizde böyle bir proje zaten yürütülmektedir.
Bir zamanlar neoliberal bir rüzgârla beraber ülke ekonomisinin, sanayinin, tarımın yok edilerek, tamamen dışarıya bağımlı bir ekonomi yaratılması yine böyle bir proje değil midir?
Ya ülkemizin haberleşmesinin…
Yer altı yer üstü tüm kaynaklarının…
Bankalarının…
Enerjisinin yabancı ellere geçmesi, çılgın bir proje değil midir?
AB’ye girmek isteyen hiçbir ülkenin kabul etmediği gümrük birliği anlaşması bile böyle bir projenin uygulanması değil midir?
Ya açılım denilen…
Ülkemizde milli kimliğin tartışma konusu yapılarak yerine etnik kimliklerin sokulması ve toplumun millet değil etnik kimlik esasına dayandırılarak yeniden tanımlanmaya çalışılması yine böyle proje değil midir?
Durun daha bitmedi
Yabancı dini vakıflara toprak satabilmek için yasa üstüne yasa değişikliği yapılması yine benzer bir proje örneği değil midir?
Fatih kaymakamlığına bağlı bir patrikhaneyken bu gün ekümenik iddiasıyla ortaya çıkan patrikhanenin durumu ve bu konuda verilen tavizler yine aynı projenin parçası değil midir?
Heybeliada’da bulunan Ruhban Okulu konusunda yapılmak istenenler yine benzer projenin uygulanması değil mi?
Kıbrıs konusunda sanki farklı bir proje mi yürütülmektedir…
Zaten bu projelerin gelip dayandığı yer bir anlamda zurnanın ses çıkardığı yere kadar gelmiştir ve bugün sözüm ona içeriden…
Özellikle yabancı sermayenin ülkemizdeki acenteliğini yapanların örgütlerinin önerilerine de bakılırsa iş artık ülkenin federasyonlaşmasına kadar gelmiş ve konuyla ilgili anayasa değişikliği bile gündeme alınmıştır.
Aslına bakarsanız hani çılgın proje falan deniliyor ya
Bu projenin hiçbir yerinde ülkenin tekrar sanayileşmesi, kendi kaynaklarına sahip çıkılarak işletilmesi falan gibi maddeler yok…
Tabi bunlar olmadığı gibi Türkiye’nin tekrar kendi kendini besleyebilen ülkeler arasına girmesi gibi düşünceler de…
Bu proje ülkenin ekonomik olarak çökertilerek etnik ve dini parçalara ayrılması projesidir.
Hayal kurmayın…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

11 Şubat 2011 Cuma

EMPERYALİZM NE İSTER?

EMPERYALİZM NE İSTER?


Emperyalizmin karakteristik özeliğidir. Hem dünyanın hammadde depolarına hakim olmak, hem de tüm ülkeleri kendi pazarı haline getirmek ister.
Bu özellik, ülkelerin yönetimlerine (a) ya da (b) yöneticilerinin gelmesiyle de değişmez.
Düşünebiliyor musunuz?
Devasa bir sanayi…
Muhteşem bir askeri güç ve bu gücün elinde biriken ihtiyaç fazlası aşırı üretim…
Ve bu üretimin gereksindiği hammadde ve pazarlar işte sistem tamamen bu minvalde hareket etmektedir.
Eğer bunlardan biri eksik olursa yani ilgili ülke gerekli hammaddeyi sağlayamaz ya da elindekileri satacak pazar bulamazsa sistem tıkanır.
Zaman zaman hani kriz falan deniyor ya, işte ana noktası bu.
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için…
Hani ulus devletler yıkılmalıdır falan gibi söz ediyorlardı ya işte işin bam teli burası.
Ulus devletler kendi sanayi ve tarım ürünlerine sahip çıkmayacak, kendi tarım ürünlerini emperyalizmin çıkarı için gözden çıkaracak ki, emperyalizm o ulus devlete girsin, pazarını kullansın, hammaddesini yağmalayabilsin.
Aslında tüm tezgâh ulus devletlerin birikim yapmayıp kendi milli kapitalizmlerini geliştirmemeleri üzerine kurulmuştur.
Çünkü
O ulus devlet kendi birikimini yaratıp kendi adına üretebilirse ve ürettiğini de yabancı güçlü sermayeden koruyabilirse, kalkınır ve emperyalizmin egemenliğinden kurtulur.
İşte emperyalizmin tüm çabası bu birikimi engellemek üzerine kuruludur.
Ne yapıp, edip o ülkenin birikim yapması engellenmelidir ki ilgili ülke bağımlılığını sürdürsün.
Elbette bunu yapabilmelerinin birçok yolu bulunmaktadır.
Öncelikle çeşitli borç yineleme anlaşmalarına konulan çeşitli maddelerle o ülkenin sanayi ve tarımda bağımsız gelişmesi engellenir…
Emperyalisdt ülkeye sağlanacak gümrük muafiyeti ve çeşitli vergi kolaylıkları bunların basında gelir…
Yok, bunlar da yetmezse bu sefer o ülkedeki üretim kuruluşları satın alınarak durdurulur.
O da yeterli gelmezse satın alınan fabrikalar kapatılıp, ilgili ülke tamamen doğrudan emperyalizmin pazarı haline getirilir.
Tabi bu arada eğer birazcık birikim falan da sağlanmışsa onun da kısa sürede yok edilmesinin yolları bulunur.
Ülke içinde çıkarılabilecek bir terör ya da kışkırtılan komşular arası bir savaş, inanın o birikimi çok kısa sürede eritecektir.
Yani esas amaç, ulus devletlerin birikim yapmamaları, kendi milli sermayelerini oluşturmamalarıdır.
Tabi tüm bu süreç sadece ekonomik baskıyla yapılmaz. Hatta bunu çok kolaylıkla yapabilmek için de, her zaman olduğu gibi o ülkedeki ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler…
Sözde demokrasi adına canlandırılır.
Çünkü…
Emperyalizmin o ülkede ulus bilicinin yok edilmesine ve ülkenin ulus öncesi dini ve etnik kimliklere ayrılmasına ihtiyacı vardır.
Çünkü ulus bilincinin olmadığı bir ülkeyi ele geçirmek çok kolay olduğu gibi…
Ayrıca bilinmelidir ki
O ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler, emperyalizmin her zaman yedeğindedir.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK


Gün geçmiyor ki Türkiye’de başkanlık konusu ortaya atılmasın. Bir zamanlar Cumhurbaşkanı Özal’ın gündeme getirdiği başkanlık, hatta 2 partili sistem bu kez de Başbakan Erdoğan tarafından geçtiğimiz günlerde dillendirildi.
Elbette hiçbir ülkede sistemler her zaman için kadiri mutlak değildir.
Hemen her sistem gibi ülkemizde uygulanan ulus devlet ve üniter yapı da tartışma konusu yapılıp ortaya çeşitli yönetim modelleri atılabilir ancak…
Her sistem gibi önerilen sistemlerin de sebep sonuç açısından doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nasıl ki bir ulus devlet modelini, üniter yapı olmaksızın düşünmek çok mümkün değilse…
Önerilen başkanlık sistemini de federatif yapıyı ön plana almadan düşünebilmek mümkün değildir.
Hem zaten bu başkanlık sistemini ortaya atan, gerek Özal gerekse de bu günkü başbakanın en önemli ortak özelliği, öncelikle ikisinin de milli kimliği tartışmaya açıp…
Federasyon, demokratik özerklik ya da, bağımsızlık gibi konuların gündeme gelmesine fırsat tanımalarıdır.
Yani kısacası bu gün ortaya atılan başkanlık sistemi bir federatif yapı olmadan düşünülemez.
Aslına bakarsanız bu iki liderin partilere bakışı da birbirlerinden çok farklı değil...
Özal geçmişte “iki buçuk parti kalacak” şeklinde bir açıklama yaparken başbakan da kısa süre önce “iki partili sistem istediğini” açıklamadı mı?
Tabi bu arada başkanlık konusu tartışılırken ABD’yi bunun dışında tutmak çok mümkün değil, zaten başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülke görünürde ABD’dir. Hem zaten ABD dışında bu sitemi uygulamaya koyanların neredeyse tamamı darbe sonucu iktidara getirilmiş diktatörlerdir.
Bu ülkede uygulanan başkanlık sistemi esas olarak kuvvetler ayrılığının çok keskin olarak uygulanmasını gerektiriyor.
Birleşik devletlerin 50 tane eyaleti var. Bunların başında birer vali olup, her birinin kendi meclisleri ve organları da bulunuyor.
Sistem esas olarak 2 meclisten oluşmaktadır. Bunlardan biri senato, diğeri de temsilciler meclisidir.
Senatoda her eyalet eşit olarak 2 üye ile temsil edilirken, temsilciler meclisinde eyaletler nüfuslarına oranla temsil edilmektedir.
Orada da başkan bizde olduğu gibi atamalar yapabilir ama öyle bizdeki gibi canı nasıl isterse o şekilde değil…
Atamalarının çoğunluğu tüm eyaletlerin sadece iki kişiyle temsil edildiği senatonun onayından geçmeden gerçekleşemez.
Bu arada bu sisteme göre hiçbir bakan meclis içinden olamıyor, dolayısıyla hiçbir bakanın kendi önerdiği yasaya ilişkin oy verme hakkı da bulunmuyor.
Örneğin, parlamenter sistemde cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi bulunurken, meclisin de cumhurbaşkanını düşürme yetkisi bulunmaktadır.
Ama başkanlıkta böyle bir şey söz konusu bile değildir.
Aslında kısacası bu sistem ABD’de bile birçok sorunla karşılaşmaktadır.
Üstelik adamların 220 yıllık yazılı anayasaları olmalarına karşın...
Bu arada 700 yıllık bir mutlakıyetin ardından, sadece 60 yıllık bir seçmenliğimizin de olduğu da göz önüne alınıp…
Hala birey olamadığımız, ortaçağ kalıntısı ağalık, şeyhlik, vs gibi feodal kurumların tasfiye edilemeyip günümüzde çok etkin olarak hala faaliyette bulundukları da göz önünde bulundurulursa…
Ayrıca bunların seçmen üzerinde ne derece etkin oldukları da bilinirse…
Bu durumda seçilen kişi bir başkan değil, ancak ve ancak seçilmiş padişah olacaktır başka bir şey değil.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI