RAPORUN ŞİFRELERİ VE ULUS-DEVLETİN
TASFİYESİ
Bilindiği gibi, kamuoyunda merakla beklenen
"Terörsüz Türkiye" konulu rapor açıklandı. Bu süreçte en dikkat
çekici detay; komisyonda yer alan birkaç küçük parti hariç, neredeyse
komisyonun tamamının raporu onaylamış olmasıdır. Bu tablo bize acı bir gerçeği
fısıldıyor: Komisyonda Türk ulus-devletini kayıtsız şartsız savunan neredeyse
hiçbir siyasi irade mevcut değil. Görünen o ki, komisyon üyelerinin büyük bir
kısmı Türk ulus-devletinin tabutuna son çiviyi çakma konusunda örtük bir
mutabakat sağlamış durumdalar.
Aslına bakarsanız, siyaseti yakından izleyenler için
bu durum hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü hayır oyu verenler de dâhil olmak üzere,
komisyondaki partilerin hemen hiçbirinin ulus-devlet, ulusal kimlik veya ulusal
ekonomi gibi bir önceliği bulunmuyor. Hemen hemen tamamı Avrupa Birliği eksenli
bir siyaseti benimsemiş olup; bırakın Gümrük Birliği’nden çıkmayı, NATO’dan
veya ABD’den bağımsız bir duruş sergileme iradesine bile sahip değiller. Böyle
olunca da ülkece yaşadığımız olayları emperyalizmin bölge planlarından bağımsız
düşünmek mümkün değildir. Eğer aksi yönde düşünüyorsanız, bilerek ya da
bilmeyerek emperyalizmin Türk halkını "ikna ekibinde" yer alıyorsunuz
demektir.
Süreci hatırlayalım: Bizler 1980’den bu yana ABD ve
yerli unsurlarının Türkiye’ye dayattığı; etnik ve dinsel kimliklerden oluşan
bir "parçalı Türkiye" modeline tanık oluyoruz. Özal döneminde de bu
yol denenmiş ancak sistemin omurgasını oluşturan ordunun direnciyle
karşılaşmıştı. Bu hedef birilerinin kursağında kaldı ve normal bir siyasi
partiyle bu yapıyı yıkamayacaklarını anladılar. Bu iş ancak ulus-devlete, Türk
ordusuna ve ulusal kimliğe mesafeli; tüm etnik ve dinsel yapıları eşitleyen
"ümmetçi" bir siyasetle başarılabilirdi. İşte 2002’de bu düşünceyle
iktidara getirilen yapı; önce Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla ordunun
direncini kırdı, ardından "Türk" ve "Atatürk" isimlerini
kamusal alandan silmeye başladı.
Bugün gelinen noktada, "Terörsüz Türkiye"
söylemi altında; eşit temsil ve kardeşlik maskesiyle halk ikna edilmeye
çalışılmaktadır. Oysa asıl hedef, Türk ulus-devletini etnik ve dini
parçacıklara ayırarak son darbeyi vurmaktır. Zaten yıllar önce "Federasyon
olmadan başkanlık, başkanlık olmadan federasyon altı kaval üstü şişhanedir"
diyenler, bugün hazırlanan bu raporla o eksik parçayı tamamlamaktadır. Raporda
"Türk Milleti" kavramı unutturulmaya çalışılırken; Türk, Kürt, Arap,
Alevi ve Sünni gibi etnik-dinsel kimlik vurgularının ön plana çıkarılması,
federasyona giden yolun taşlarını döşemekten başka bir şey değildir.
Bu parçalanma sürecinde ekonomi de bir sopa olarak
kullanılıyor. Terör bitmezse ekonominin çökeceği söylenerek halk
korkutulmaktadır. Oysa Türkiye ekonomisinin asıl çöküş nedeni terör değil;
ulusal politikaların terk edilerek "beşli çete" yapılarına imtiyazlar
tanınması, madenlerin yabancılara yağmalatılması, sanayiden tarıma, bankalardan
limanlara kadar her stratejik kalenin yabancı sermayeye terk edilmesidir. Bu
arada bilinmeli ki neoliberal politikalar, ulusu parçalamak için kullanılan
birer silahtır. Halk tekrar birleşip kendi ekonomisinin dizginlerini eline
alamasın diye ulusal kimlik hedef alınmaktadır.
İlginç bir kıyaslama yapalım: Bugün bizi parçalamaya
çalışan ABD; içinde yüzlerce dil ve kimlik barındırmasına rağmen, herkesin
İngilizce öğrenmesini şart koşarak, yasalar önünde tam eşitlik sağlayarak ve
ekonomik refahı tüm eyaletlerine yayarak güçlü bir "ulus" olmayı
başarmıştır. Onlar kendi uluslarını tahkim ederken, bizim gibi ülkelere
"çok kimliklilik" ve "federasyon" dayatmaları tam bir
emperyalist ikiyüzlülüktür. ABD’nin bölgede hedef aldığı dört ülkede (Türkiye,
Irak, Suriye, İran) aynı etnik temelli terör örgütlerini kullanması bir tesadüf
değildir.
Kurtuluş yolu bellidir: Savaş sadece silahla
kazanılmaz; halkın devletine güvenmesi ve kimseye muhtaç olmamasıyla kazanılır.
Bunun için tarım ve hayvancılık ivedilikle desteklenmeli, sanayi ham maddelerin
bulunduğu bölgelere kaydırılmalı ve yabancılara satılan yol, köprü, liman,
enerji, haberleşme gibi tüm stratejik tesisler derhal millileştirilmelidir.
Yani uzun sözün kısası; ya ulusal ekonomimizi
güçlendirerek ulus-devletimize sahip çıkacağız ya da neoliberalizmin pençesinde
ülkemizin parça parça edilişini izleyeceğiz.
Başka çare yok.
23.02.2026
Nusret
KEBAPÇI