FATMA NUR ÖĞRETMEN'İ KİM ÖLDÜRDÜ?
Geçtiğimiz günlerde bir
lisede Fatma Nur öğretmen, okulun bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak
öldürülerek aramızdan koparıldı. Olayın ardından yaşanan gelişmelere ve sosyal
medya paylaşımlarına bakıldığında; genellikle okullardaki güvenlik önlemlerinin
yetersizliği ve daha sıkı tedbirler alınması gerektiği üzerinde duruldu. Ancak
bence konu o kadar basit değil.
Üstelik okullarda çok
sayıda güvenlik görevlisi, hatta polis görevlendirmek bile emin olun bu sorunu
çözmeye yetmeyecektir. Çünkü okullardaki şiddet konusu sadece polisiye
önlemlerle çözülemez. Eğer çözüm tüm okullara karakol kurmaktan geçiyorsa – ki
bu mümkün değildir – orası okul olmaktan çoktan çıkmış demektir. Böyle bir
ortamda yaşananlara "eğitim-öğretim" denilebilir mi? Bu durum
üzerinde çokça düşünmeliyiz.
Peki, bu ortamda
herkese bir soru: Bu şiddet sadece öğretmenlere mi uygulanıyor? Kesinlikle
değil. Şiddet uygulanan meslek grupları arasında; toplumun kurallara uymasını
sağlamakla görevli emniyet mensuplarımız olduğu gibi, hizmet etmeye çalışan,
insanları tedavi etmekle yükümlü doktor ve hemşirelerimiz de bu tür
davranışlardan paylarını almaktadır. Elbette şiddet sadece bu mesleklerle
sınırlı kalmayıp toplumun geneline yayılmış durumda. Trafikte veya herhangi bir
anlaşmazlıkta insanların sıklıkla şiddete başvurduğunu görünce, sadece suç
işleyeni yakalayıp cezalandırmaktan ziyade "bataklığı kurutmak" daha
doğru olmaz mı?
Elbette doğru olur.
Ancak konuya açıklık getirmek adına işe bir soruyla başlayalım: Sizce bugün tüm
halkı birleştirecek bir ideoloji, onları aynı duyguda buluşturacak bir düşünce
sistemi var mı? Ne yazık ki yok. Peki, eğitimle öğrencilerde ortak bir duygu ve
düşünce geliştirmek gibi bir gayret var mı? İnanın o da yok.
Aslında bu durum bir
tesadüf değil, yasal düzenlemelerle örülen bir süreçtir. Bakın, daha önceki MEB
Teşkilat Yasası'nda Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevi; "Atatürk İnkılap ve İlkelerine
ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliği ‘ne bağlı, Türk milletinin
milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen... Türkiye
Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş
yetiştirmek..." şeklinde tanımlanırken, 2011'de yapılan
değişiklikle "...küresel
düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve
becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını
tasarlamak..." haline getiriliverdi. Çünkü ülke pazarını
ulusal olmaktan çıkarıp küresel sermayeye açık hale getirince, eğitimin bundan
payını almaması düşünülemezdi. Ne istiyordu küresel sermaye? Vatansız,
milletsiz, kimliksiz, kişiliksiz bir nesil! Çünkü sömürünün sonsuza kadar
sürebilmesi için gelecekteki nesillerin de buna uygun yetiştirilmesi
gerekiyordu.
Bununla da kalınmadı;
2017 yılında MEB Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değiştirilerek, sosyal
etkinliklerin amacını "Öğrencilerin
Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine katkıda
bulunmak" şeklinde tanımlayan 5. madde de yönetmelikten
çıkarılıverdi. Anlayacağınız artık eğitimde Atatürk, Devrimleri ve Anayasa'nın
başlangıç ilkeleri değil; küresel sermayenin istediği ulus bilincinden yoksun,
sadece onlara hizmet edecek bir yapı kurgulanıyordu.
Hani zaman zaman film
ve dizilerde de "Eğitim şart!" veya "Her şeyin başı eğitim"
gibi sözler edilir ya; işte bu haliyle o sözler doğru değil. Eğer bir ülke
ulusal ekonomisine sahip çıkar; sanayisini, tarımını geliştirir ve
ekonomik-siyasi bağımsızlığı temel alırsa işte o zaman, emperyalizme fırsat
vermemek ve parçalanmamak adına tüm halkı "ulus bilincinde"
birleştirecek ulusal bir eğitim verilir ki gelecek kuşaklar ülkenin
bağımsızlığına sahip çıksın.
Ama bir ülke ki
ekonomisini ulusal olmaktan çıkarıp hemen hemen her şeyi alınıp satılabilir bir
"meta" haline getirir, ülkenin tüm varlıklarını ve topraklarını
küresel sermayeye "babalar gibi" satar, emin olun eğitim sistemi de
ister istemez buna göre yapılandırılacaktır. Yani eğitim, toplumda güçlü bir
ulus bilinci veya bağımsızlık duygusu oluşturmak yerine; küresel sermayeyi
rahatsız etmeyecek, "çok kültürlü ve çok kimlikli" bir yapıya
dönüştürülecektir. İşin "özü" budur.
İşte bu yüzden bugün
devlet okullarında dini eğitim verilerek ulus bilinci yok edilmekte,
öğrencilerin sorgulama yetenekleri köreltilirken; neredeyse her ülkeye, her
tarikata, her sermayeye eğitim izni verilerek emperyalizmin istediği o çok
kimlikli, çok kültürlü yapının altyapısı da hazırlanmaktadır. Tabii iş sadece
bununla da bitmemekte; daha önce güçlü ulusal devletin öğrenci üzerinde sözü
geçen "yetkili öğretmeni", hasta üzerinde sözü geçen
"doktoru", hak ihlalinde müdahale eden "polisi" olan o
saygın görevler de neoliberal küreselci sistemden payını alarak değişime
uğramaktadır. Eğitim ve sağlığın tamamen ticaret haline getirilmesi nedeniyle
de, bu alanlar "müşteri odaklı" bir yapıya dönüştürülmektedir.
Bu durumda da
"müşteri memnuniyeti" edebiyatıyla öğretmen okulda "eğitim
lideri", doktor "sağlık rehberi" gibi içi boşaltılmış sıfatlarla
tanımlanırken aslında bu görevliler, devlet anlayışının değişmesiyle birlikte
"müşterinin işini gören hizmetli" durumuna düşürülmekte ve görev
yaptıkları alanlarda sözleri geçmez hale getirilmektedir.
Düşünebiliyor musunuz?
Öğrenci ders çalışmak zorunda değil, devam etmeye zorlanamıyor, kurallara
uyması için bir yaptırım da söz konusu değil. Hiçbir konuda sorumluluğu olmayan
bir öğrenci, gelecekte nasıl bir vatandaş olur dersiniz? Kendisini her konuda
yetkili görüp hiçbir konuda sorumluluk almayan bir kişi olmaz mı?
Demek istediğim; Fatma
Nur öğretmenleri korumanın yolu okulları karakola çevirmek değildir. Çözüm;
ders çalışmamanın, okula devam etmemenin ve kurallara uymamanın sorumluluğunu
alarak bedelini ödemek zorunda kalan disiplinli bir eğitim sistemiyle
gerçekleşecektir.
Gerisi hikâyedir.
09.03.2026
Nusret KEBAPÇI