AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2024 Salı

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

 

 

31 Mart tarihinde ülkemiz bir yerel seçim yaşadı.

Elbette…

Her seçim gibi bu seçimin de galibi ve mağlubu olacak ama en önemlisi seçimin sonuçlarını doğru değerlendirerek herkesin alması gerekeni alması…

Olur mu? Birlikte yaşayıp göreceğiz.

Olaya sadece seçimin galibi yani en çok oy alan parti anlamında bakıldığında, Ana Muhalefet partisi CHP’nin; 1977 yılından bu yana olan seçimlerde ilk defa oy oranının iktidar partisinden fazla olduğu görülüyor.

Aslında bu başarı kendi başına bile çok önemli ancak…

İktidarın tüm devlet aygıtıyla seçime girmesi…

Devlet olanaklarının sadece bir partinin kazanması için seferber edilmesi…

Tarafsızlık yemini eden yetkililerin hemen her zaman olduğu gibi taraflılıklarına devam etmesi…

Bunun yanında

Ana muhalefet belediyelerinin uydurma gerekçelerle yardım paralarına el konulup…

Asılsız suçlamalarla sürekli soruşturma baskısı altında tutuldukları da göz önüne alındığında bu her yönüyle çok ciddi bir başarıdır.

Hiç bir şekilde yadsınamaz.

Bu başarıda…

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere ana muhalefete ait belediyelerin hemen her türden engellemelere rağmen sosyal belediyecilik anlamında çok güzel şeyler yapmaları bu başarı üzerinde çok önemli bir paya sahip ancak…

Şöyle bir düşünün…

Bundan yaklaşık 9 ay kadar önce ülkemiz bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşamıştı ve seçimde gerçek hayatta pek varlıkları olmayan partileri de yanına alan ana muhalefet partisi oldukça düşük oy almıştı…

Peki, bu 9 ayda ne…

Ya da neler değişti ki CHP tek başına bu kadar oy alarak yıllardır önemli varlık gösteremediği Adıyaman, Kastamonu gibi illerle birlikte Başkentin pek çok ilçe belediyelerini kazandı.

Ya da 2019 yılından beri iktidar partisinde olan 11 il neden taraf değiştirdi…

Elbette bu konuda ilk akla gelen çok gösterişli makam odaları...              

Lüks yaşam tarzı…

İsraf…

Halkın taleplerinin önemsenmeyip tamamen gösterişe dayalı bir politika izlenmesi ilk akla gelenler ama…

Daha önemlisi

İktidar partisinin Gazze konusunda uygulamaya çalıştığı iki yönlü tutum…

Bunun yanında işçi ve memur emeklilerine çok komik zam verilerek aylıklarının normal bir evin kirasını bile karşılayamayacak seviyede bırakılıp bir de üstüne üstlük “yetmiyorsa ek iş yapsınlar.” türünden yaklaşımlar…

Bardağın taşan damlalarını oluşturmuşlardır.

Hem bu öyle olduğu o kadar açıktır ki…

9 ay öncesinde iktidar partisine destek veren seçmenlerin önemli bir kısmı sandığa gitmemiş…

Ve bu yüzden de 2004’ ten bu yana ilk defa bu seçimde en düşük oy verme oranı (yüzde 78,5) ortaya çıkmıştır…

Elbette bu sonuçlara Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidar partisini destekleyen YRP’nin yüzde 6 ‘nın üzerinde oy alması da eklenebilir ama…

Tüm bunlara rağmen kesin olan bir şey var ki…

Bu son yerel seçimle…

Halkı…

Onun ihtiyaçlarını yok sayan…

Makamını kişisel ikbal ve zenginlik için kullanan belediyeciliğin sona erdiğidir.

Başka bir şey değil…

 

 

16-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

29 Nisan 2016 Cuma

ERGENEKON


Yargıtay’ın Ergenekon davasıyla ilgili verdiği karar hepimizi mutlu etti de insan gerçekten merak ediyor…
Böyle bir örgütün gerçekten ortaya çıkacağına inanan var mıydı elbette bunu şu an için çok fazla anlama şansı bulunmuyor ama…
Bu tür olayları…
Operasyonları değerlendirmek için sadece iddianamelere…
Yargılamalara…
Suçlamalara ve sonucuna bakmak kanımca son derece yanıltıcı olacaktır.
Neden mi?
Çünkü bu tür operasyonlar genelde toplumsal yapının değiştirilmesi yani yapısal değişiklik yaratmak amacıyla gerçekleştirilmektedir.
Bu nedenle operasyonlarda yakalanan, yargılanan kişiler
Suçsuz oldukları daha baştan bilinmesine karşın genelde istenilen değişiklik gerçekleşinceye veya değişiklikle ilgili olarak etkisiz bir konuma gelinceye kadar içeride tutulurlar…
Bu durum sadece bizim için değil…
Dünyanın pek çok yerinde yapılan benzer operasyonlar için de geçerlidir…
Çok fazla ayrıntıya takılmadan isterseniz olup biteni biraz sıraya koymaya çalışalım ne dersiniz?
Aslına bakarsanız bu işin başlangıcı olarak zamanın başbakanının oval ofiste ABD başkanıyla görüşmesini alabiliriz…
Peşinden sıraya
Bugün pensilvanya’daki şahsın ulusalcı dalganın durdurulması talimatını vermesini almak mümkün…
Sonrasında zaten
Emniyet genel müdürlüğünce ulusalcılığın terör örgütü olarak kabul edilmesi gelir ki…
Ümraniye’de bir gecekonduda çok sayıda el bombası yakalanması zaten işaret fişeğinin çakılması anlamına gelmektedir.
Sonrasını biliyorsunuz çok sayıda dalga…
Sabaha karşı baskınları…
Topraktan çıkarılan silahlar…
Kemik aramalar…
Bunların tamamı, toplumda ulus devlet ve darbecilik korkusu yaratarak ulus devletin yok edilip “Yeni Türkiye’nin” tohumlarını atabilmek adına gerçekleştiriliyordu…
Nitekim atıldı da…
Tüm Türkiye sözde darbecilikle mücadele adı altında ulus devleti savunan TSK’nin tasfiyesini izlerken…
ABD yetkililerinin açıklamalarını kimse duymuyordu…
Ne diyorlardı ABD yetkilileri…
“İktidar partisiyle Türk ordusunu kafesledik…”
Çünkü Türkiye’nin BOP’a model ülke olabilmesi için ulus devletten ve kimlikten vazgeçip İslami bir devlet olması hedefleniyordu…
Tabi iktidar sözcülerinin “Bu operasyonlar olmasaydı açılımları yapamazdık.” sözlerini de unutmadan…
Anlayacağınız tüm bunların yapılabilmesi için de öncelikle ordunun sivil otoritenin emri altına girmesi ulus devleti savunur konumdan iktidarın ordusu haline gelmesi gerekiyordu.
İşte bunun için TSK darbecilik yapmakla korkutulacak AB’nin de çok önemli desteğiyle sivil otoritenin emri altına girmesi sağlanıverecekti
O hale gelinecekti ki TSK değil Cumhuriyeti korumak memleket yansa bile bir vali ya da kaymakamın izni olmaksızın parmağını bile kımıldatamayacaktı…
Şimdi geldiğimiz yere baktığınızda ne görüyorsunuz?
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde kurulan Kürdistan’ları…
Ülkemizin Güneydoğu’sunun PKK’ya teslim edilip tekrar vatan yapılmaya çalışıldığını…
Başkanlık adı altında ulus devletin yok edilmesi çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğünü…
Türk Ulus kimliğin yerine Türkiyelilik adı altında çok kimliliğin konulmaya çalışıldığını…
Türk adının başta devlet olmak üzere pek çok kurumdan kaldırıldığını…
Eğitimin bile çeşitli tarikat ve cemaatlere bırakıldığını değil mi?
Demek istediğim bu tür olayları değerlendirirken…
Suçlamalara, iddianamelere ve yargılama sonucuna değil…
Operasyon öncesinde ve sonrasındaki memleketin haline bakılması daha doğru olacaktır…

29–04–2016

Nusret KEBAPÇI

2 Ağustos 2015 Pazar

İÇ TEHDİT DİYE BİR KAVRAMIMIZ VAR MI?




Bundan yıllar önce…
Yani Ergenekon, balyoz ve benzeri operasyonlarla ülkenin şekillendirilmeye çalışıldığı dönemde…
TSK’nin İç Hizmetler Kanunu’nun35 maddesini değiştirmek gündeme geldiğinde ki değiştirilmesi düşünülen madde…
Cumhuriyeti korumak ve kollamaktı…
Ne diyordu
Bu gün memleketi yönetenler…
“Devlet kendi vatandaşını düşman görmez.”
Doğrusunu isterseniz bu söz tam anlamıyla bir demagojiydi…
Tamam…
Zaten devlet her vatandaşına eşit mesafede durmalıydı durmasına da…
Ya vatandaşlarının bir kısmı örgütlenip…
İçinde bulunulan mevcut rejimi zor ya da silahla değiştirmeye kalkarsa o zaman ne olacaktı…
Bu duruma bakılırsa hiçbir şey olacağı yoktu da…
İşin aslı şuydu…
Devlet iç düşman kavramından vazgeçmişti.
Ne devletin yapısını zorla değiştirip federatif yapma girişimleri
Ne ülkeden zor yoluyla ayrılacak bir parçanın başka devletlerle birleşmesi tehlikesi…
Ne de laik cumhuriyetin yıkılarak yerine bir din devleti kurulmaya çalışılması,
Hatta bunun için örgütlenilip eylemler yapılması bile hiç mi hiç önemsenmiyordu…
Hem memleketi yönetenlere kalırsa ne içerde ne de dışarıda herhangi bir tehdit falan da söz konusu değildi…
Sıfır sorun dedikleri de zaten bu değil miydi?
Aslında bu ve benzeri tutumu hükümetin hemen her açıklamasında bile bulmak mümkün…
Bakın 20 Temmuz tarihinde Suruç’ta meydana gelen bombalı eylemin ardından meydana gelen olaylarla ilgili olarak devletin başbakanı sosyal medya hesabından ne diyordu…
“Terör örgütleri ile ilgili bağları ortadayken gencecik bedenlerin üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışanlar”
Kime diyor bu sözleri
Arkalarında PKK’nın PYD’nin olduğunu söyleyen, mecliste 80 milletvekiliyle temsil edilen partiye…
Peki…
Şöyle soralım…
Sizce bir ülkenin başbakanı…
Böyle bir mesaj yazabilir mi?
Şimdi diyeceksiniz ki…
Onun da twitter’i var, elbette yazabilir ama…
Sorun şurada…
Eğer bir örgüt…
Araçlar yakıyor…
Asker, polis öldürüyorsa…
Yol kesip denetim yapabiliyorsa
Ülkenin bir kısmında egemenlik kurup…
Kendisine askerlik şubesi…
Polis gücü bile oluşturmuşsa
Ve meclisinde bulunan bir parti buna öyle gizli falan da değil açıkça destek olabiliyorsa…
Ülkenin başbakanına düşen görev…
Gereken önlemleri alıp…
Hesabını sorup…
Buna destek olan her türden örgütü yasaklayıp…
Terörü önlemek olmalıdır…
Yoksa…
Sosyal medya üzerinden kalemşorluk değil…

31–07–2015
Nusret KEBAPÇI

25 Temmuz 2015 Cumartesi

SURUÇ…


Bilindiği gibi Suruç’ta meydana gelen canlı bomba eylemi sonucunda 32 gencimiz yaşamlarını yitirdi…
Her ne kadar terör örgütünün aleti durumuna düşmüş olsalar da gençlerimizin ölümü tüm ülke için çok üzücüydü.
Elbette böyle bir terör eylemine kayıtsız kalmak…
Sessizlikle geçiştirmek mümkün değil de…
Ama
Sadece teröre vurgu yapmanın…
Teröre lanetler okumanın…
Onlarca kez kahrolsun demenin de herhangi bir yararı bulunmamaktadır…
Doğrusunu isterseniz terör hiç bir zaman tek başına herhangi bir anlam ifade etmemektedir…
Çünkü
Terör kendi başına bir amaç değil…
Her zaman için emperyalistlerin ilgili ülkeleri herhangi bir konuda ikna etmek için kullandıkları araçlardan birisidir…
Öncelikle bunun unutulmaması gerekiyor.
Bu arada bombacının kimliğinin…
Yani
Etnik ya da dinsel yapısının…
İçinde bulunduğu örgütün de çok fazla bir anlamı bulunmamaktadır…
Bilinmeli ki büyük istihbarat güçlerinin hangi amaçla, kimi nerede kullanabileceği konusu,  sadece olayın sonucunda alınmak istenilen gelişmelere bağlıdır…
Bilmiyorum farkında mısınız?
PKK bir süredir güneydoğu dışında…
Kars…
Ardahan…
Kağızman…
Iğdır gibi yerleşim yerlerinde de eylemlere başladı…
Araçlar yakılıyor…
İnsanlar öldürülüyor…
Hatta bırakın ülkenin doğusunu
İstanbul’un göbeğinde bile bombayla ölenlerin cenazesini karşılamak adına…
Silahla tören düzenleyip eylem bile yapabiliyorlar.
Sonuçta yaşanan bomba olayını protesto etmek adına kaç gündür yollar kesiliyor…
Polislerimiz askerlerimiz öldürülüyor…
Sağlık çalışanları kaçırılıyor…
Araçlar ateşe veriliyor…
Ortalık yakılıp yıkılıyor…
Şimdi şöyle bir düşünün…
En küçük bir protestoya, işten çıkarılmaya karşı yapılan eylemlere…
Yakınları madende göçük altında kalan insanlara karşı bile, hoş görü gösterilmeyip analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilirken…
Neden bu tür eylemlere karsı doğrudan müdahale yapılmaz…
Hatta meclis kürsüsünden bu tür eylemlere yapılan destekler gülümsenerek geçiştirilir…
Nedeni şu…
ABD Suriye’nin kuzeyinde bir koridor oluşturmak istiyor…
Koridor oluşturacak ki…
Suriye’nin kuzeyinde kurulmasına canla başla destek olduğu Kürdistan güvenlik altına alınabilsin.
Biliniyor ki…
Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan’ın denize bağlantısının sağlanması bu işin en olmazsa olmazı…
Buradan da; bize yıllardır anlatılan silah bırakma masalına gelirsek…
Şöyle bir düşünün…
ABD, AB, İsrail ve Türkiye’nin desteğiyle Hem Irak’ın, hem de Suriye’nin kuzeyinde bir Kürdistan kurulacak…
Üstelik Hükümetimiz…
Irak’ın kuzeyini mamur hale getirmek için neredeyse seferberlik ilan edip…
Elektriğini bile verecek…
Suriye’nin kuzeyinde başınız sıkıştığında kuzey Irak’tan peşmergelerin geçebilmesi için elinden gelen desteği gösterecek…
Sonuçta siz bu durumda, kendinizi onların yerine koyun ve şu soruyu sorun…
Size, komşu ülkelerde devlet olabilmeniz için bu kadar destek olan bir yönetim varken silah bırakır mısınız?
Haliyle onlar da bırakmadı…
Demem o ki…
Bu meydana gelen terör eylemlerinin tümü…
Türkiye’yi ABD’nin yanında Kürt koridoruna destek olunması konusunda ikna etmeyi amaçlamaktadır…
Başka da bir şeyi değil…

25–07–2015
Nusret KEBAPÇI


17 Temmuz 2015 Cuma

MİLLİYETÇİLİK…

Hani iki de bir, birileri kendilerinin çok milliyetçi olduklarını vurguluyorlar ya…
İnsan sormadan edemiyor.
Milliyetçilik; sadece kendilerinin milliyetçi olduklarını söylemek kadar çok mu kolay…
Yoksa her zaman olduğu gibi…
Lafa değil…
İşe mi bakmak gerekiyor.
İsterseniz bu konuda biraz tarihin şahitliğinden yardım isteyelim ne dersiniz…
Yıl iki binlerin başı…
Ana -Sol -M iktidarda.
Ve o dönemde de…
Kemal Derviş, ekonomiyle ilgili hemen her konuda kelimenin tam anlamıyla en yetkili konumda…
Öyle bir durum var ki…
Kimse olup bitenin farkında değil…
Ama herkes her şeye boyun eğiyor.
Hatta öyle ki…
Derviş istediği için çok fazla tartışma konusu bile yapılmaksızın…
15 günde 15 yasa bile çıkarılabiliyor…
Ve onun gibi birçok yasa…
Sonuçta o günlerde ülkenin rafinerileri ve birçok sanayi kuruluşuyla birlikte Telekom da satılıyor…
O da ne?
Hükümetin üstelik Milliyetçi ortağının bakanı bu konuda direniyor…
Çünkü satın alan şirket…
Genel müdürün de yabancı olmasını şart koşuyor.
Neyse işte o günlerde…
Bu konuda direnen bakan hemen görevden alınıyor ve Telekom’a yabancı müdür atanmasının yolu böylece aşılıveriyor.
Hükümetin bakanının bile başına böyle bir durum gelince sonraki Türk Milletinin dişinden tırnağından artırarak kurduğu yüzlerce kuruluş hiçbir engelle karşılaşmadan yabancılara satılıveriyor.
Sonra seçim…
Daha doğrusu erken seçim dönemini söylemiyorum bile…
Neydi bu partimizi seçime zorlayıp da…
Bugünkü iktidar partisinin önünü açan koşullar, hiç öğrenemedik…
Hatta son on üç yıl içinde iktidarın sıkıştığı birçok konuda elinden gelen hemen her türlü desteği göstermesini de…
Ama insan merak ediyor…
Şimdi siz milliyetçi olduğunuzu söylüyorsunuz ya…
Milliyetçilik en basit tanımda bile milli devlete…
Onun değerlerine…
Ekonomisine…
Kimliğine sahip çıkmak değil midir?
O halde…
Memleketin tüm kaynakları bir bir yabancılara peşkeş çekilirken neden en küçük bir tepki bile verilemedi…
Yabancılara toprak satışı çok büyük ölçülere vardığı halde kayıtsız kalmanızın gerekçesi ne olabilir?
Sahi; Ergenekon balyoz ve benzeri operasyonlarla Türk ulus devlet yapısı ortadan kaldırılırken neden sesinizi bir kez olsun duyamadık…
Bitmedi
Askerin elini kolunu bağlayan protokollerin ve İç Hizmetler Kanunu’nun 35 maddenin değiştirilmesine karşı suskun kalmanızın gerekçesini nasıl açıklayacaksınız…
Elbette sadece bunlarla sizi yargılamak hiç kimsenin haddine değil de…
Kıbrıs sorunu…
Ege deki adaların işgali…
Ermeni soykırımıyla suçlanmamız karşısında bile etkili bir muhalefet etmeyişinize ne demeli…
Yani demek istediğim…
Milliyetçilik sadece lafla değil…
İcraatla olur bilmem anlatabildim mi?

05–07–2015
Nusret KEBAPÇI



26 Aralık 2010 Pazar

“İLERİ” DEMOKRASİ

“İLERİ” DEMOKRASİ


Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.

09–12–2010
Nusret KEBAPÇI

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU


Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…


Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI