BATI YAKASI HİKÂYESİ…
“Batı Yakası Hikâyesi” çok eskiden kalmış bir film yani 1961 yapımı, üstelik müzikal ama amacım bu filmi konu edip tartışmak değil.
Aslına bakarsanız batı yakasında çevrilen filmler sadece bununla da sınırlı değil batıda bu gün öyle filmler çevriliyor ki inanın senaryolarını okusanız dudaklarınız uçuklar.
Öyle filmler ki ve bu filmlerin tamamı neredeyse bizim gibi ülkelerde geçiyor. Bunlar genelde BOP ve insan hakları senaryoları olup tamamıyla ülkemiz üzerinde bir kargaşa çıkarmayı amaçlamaktadırlar.
Yıllardır Türkiye düşmanı her türlü bölücü ve dinci örgüte ev sahipliği yapan bu AB demokrasileri, bu gün giderek dozunu artırarak bu tutumlarını tam anlamıyla saldırganlığa dönüştürmüşlerdir.
O kadar ki bugün için istedikleri bile tamamen ülkemizde yaşayan azınlıklar üstünedir.
Çünkü onlar da bilmektedirler ki bizim gibi ülkelerde ulus devletleri parçalayabilmenin tek ve her zaman geçerli yolu azınlıkları kışkırtmaktan geçmektedir ve hatta o kadar ki ülkemizde azınlıkları kışkırtacak onları canlandıracak her türlü çabaya…
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da çok ciddi katkıda bulunmaktadırlar.
Örnek mi istiyorsunuz
Birinden başlayalım örneğin İSVEÇ; bir yanıyla baktığınızda dünyanın insan hakları şampiyonu…
O kadar ki kendi ülkelerinde her türlü faaliyette bulunup ihanet edenlere(siyasi sığınmacılara) bile kapıları sonuna kadar açık.
Ama diğer yanıyla baktığınızda ise dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri…
Bu ülke de diğer çoğu AB Ülkesi gibi kendi azınlıklarını görmezden gelirken hedef ülkelerdeki azınlıklar için varını yoğunu seferber eden ülkelerden biri.
İsveç geçtiğimiz haziran ayında bir yıl önce yapılan bir eylemde polise taş attığı için 9 ay hapis cezası alan Berivan’a İnsan Hakları Ödülü veriyor.
Taş atmanın insan haklarıyla ne ilgisi varsa…
Aslında şaşırmamak gerekiyor bundan bir süre önce yine İsveç kendi ülkesine hakaret eden Orhan PAMUK’U Nobel’le ödüllendirmemiş miydi?
Devam edelim şimdi yine bu ülke Türkiye’yi AB’ne hazırlama amacıyla özellikle Kopenhag Kriterleri kapsamında demokrasi, insan hakları ve eşitlik alanlarında ilerleme sağlanması için Türkiye’ye yardım edecekmiş.
Bilmem farkında mısınız geçmişte emperyalizm medeniyet götürdüğünü iddia ederdi bu gün de demokrasi, insan hakları, özgürlük…
Yani geçmişten bu yana emperyalizm açısından değişen hiçbir şey yok değişen sadece ve sadece kavramların adları. O kadar…
işte bu ülke yani İsveç bunun için bir yardım programı düzenliyor ve öğreniyoruz ki bu yardım planı beş yıldır uygulanmaktaymış.
İşte bu yardım yıllık olarak bu güne kadar 45 milyon kron’muş (8,5 milyon Euro) ve artık yeterli gelmediği için artırma kararı almışlar.
Ve bu miktarı kaça yükseltmişler biliyor musunuz? Tamı tamına 87 milyon Kron’a, Türk parası olarak ne kadar tutacağını siz hesap edin.
Bu para esas olarak kadınlarla, ülkemizde azınlık olarak kabul ettikleri Asurî, Süryani, Kürt, Roman ve Alevilerin konumlarında ilerleme yapılması için harcanacakmış.
Ve açık açık da belirtiyorlar ki bu paranın 14 milyon Kron’luk bölümü İstanbul konsolosluğunun belirlediği projelerde kullanılacakmış. Geri kalan 73 milyon kron’luk bölümü ise ülkedeki sivil toplum örgütlerinin işbirliği yaparak yürütecekleri projelere tahsis edilecekmiş.
Şimdi anladınız mı üyesi az, sesi fazla çıkan azınlıkperver örgütlerinin nerelerden beslendiğini…
Ama burada daha ilginç olan başka bir şey daha var emperyalizm ülkede azınlık yaratmak için onca para harcayıp örgütler kurarken, bir ülke neden buna müdahale edip tepki göstermez, neden sessiz kalır…
Neden engelleme yoluna gitmez?
Neden?
18–11–2010
Nusret KEBAPÇI
12 Aralık 2010 Pazar
11 Aralık 2010 Cumartesi
ULUS DEVLET
ULUS DEVLET
Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…
11–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…
11–11–2010
Nusret KEBAPÇI
İLERLEME RAPORLARI…
İLERLEME RAPORLARI…
Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.
Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.
3 Aralık 2010 Cuma
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?
AÇILIM BİTECEK AMA NASIL?
Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Kürt açılımı olarak adlandırılan sürecin sonuna yaklaşıldı. Buradan sakın bu süreçten vazgeçilip tekrar üniter yapı temelinde bir ulus devlet modeline doğru yol alınacağı falan akla gelmesin.
Hem zaten yazının başında, sonuna yaklaşıldı ifadesini bilerek kullandım. bunu derken de asla bundan vazgeçildi gibi sözler de söylemedim.
Sonuna yaklaşıldı…
Yani iş artık açılımla hedeflenen konuma getirildi.
Açılımla ülkemizde ne yapılması hedeflenmişti. Bağımsız bir Kürdistan değil mi?
İşte o sürece giden yolun tüm taşları adım adım döşeniyor. Tabi aslında bu işin bir de öncesi bulunuyor.
O öncesi de herkesin malumu ki Sevr.
Özetle: Sevr anlaşmasıyla ülkemizin güneydoğusunda önce özerk bir Kürdistan kurulacak sonra da, yani antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra da bu belirtilen bölgede yaşayan Kürtler eğer nüfusun çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı isteme ve bunu kanıtlayarak Birleşmiş milletlere başvuru yaptığı takdirde
B.M. bunu uygun görürse ve bunu Türkiye’ye bildirirse bağımsız Kürt devleti kurulacak denilmektedir.
Tabi madde bu kadar değil devamı da var. Yani kısacası özetle deniliyor ki eğer Musul ilinde yasayan Kürtler Türkiye’nin güneydoğusunda kurulacak bağımsız Kürdistan’a katılmak isterlerse Müttefik devletlerce karşı çıkılmayacaktır.
Aslına bakarsanız işin daha da açıkçası şu
Hem zaten Sevr anlaşmasında da fark edileceği üzere bu işin başlangıç noktası özerklik…
Günümüzde PKK yandaşlarının söylemiyle de “demokratik özerklik.”
Eğer Türkiye buna razı edilirse…
Görece de olsa Türkiye’ye bağımsızlığını kabul ettirip Özerk olduğunda ki bu sadece biraz Türkiye’den bağımsızlığını ifade eder, okyanus ötesinden değil…
O bölge yabancı etkiye çok daha fazla açılacaktır ki bu da emin olun bağımsızlığa giden yolu açacaktır.
Sonra da kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletiyle birleşme ve sonrasında da hedeflenen büyük Kürdistan…
Ne dersiniz birebir aynı değil mi?
Yaklaşık üç yıldır başta Cia’nın muteber adamları olmak üzere bilumum AB ve ABD ideologu bizi açılım adı altındaki bu sürece razı etmeye odaklanmışlardır.
Çünkü…
Başlangıç özerkliktir, bu sağlandığında inanın gerisi kendiliğinden gelecektir.
Hem yıllar önce boşuna mı ikiz yasalar adı verilen bağımsızlığa giden sürecin temel tası niteliğindeki sözleşmeleri imzaladılar.
Boşuna mı?
Ülke belirli sayıda kalkınma ajanslarına bölünerek illeri merkezi devletten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Boşuna mı?
AB uyum yasaları çıkarıldı.
Türklük yerine Türkiyelilik ortaya atıldı.
Askerin eli kolu bağlandı.
Ama tüm bunlara rağmen unuttukları bir şey var.
Oylamayla birbirinden ayrılan hiçbir millet yok.
İç savaş olmadan hiçbir Milet bölünemez bunu pekala kendileri de bilmektedirler.
Demem o ki artık sona gelindi ve bu işin ideologları iç savaş tehdidinde bulunuyorlar.
Önce iç savaş sonra Birleşmiş Milletlerin müdahalesi.
Ardından da bağımsız Kürdistan…
Yani gözümüzü açıp gerçeği görmezsek, ülke elden gidiyor
Bilmem anlatabildim mi?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
19 Kasım 2010 Cuma
BÜYÜK RESİM…
BÜYÜK RESİM…
Bundan yaklaşık beş yıl önce, askere operasyon yapılacağını, içeride ele geçirilen komutanların yaka paça içeri alınacağını…
Hatta bununla da yetinilmeyip…
Askeri birliklerde PKK yandaşlarının ihbarlarıyla kemik araması yapılacağını bununla da kalınmayıp adlarını bile zor söyleyebildiğimiz birçok darbe senaryosu ortaya çıkarılacağı söylenseydi…
Sanırım herkes kahkahayla gülerdi.
Evet, gülerdi ama bunların hepsi gerçekleşti.
Tabi bununla da kalınmadı.
İş o boyuta vardı ki, Genelkurmay’da fuhuş operasyonu bile yapıldı.
Şimdi bazılarınızın “yuh artık” sözlerini duyar gibi oluyorum.
Ama olay farklı…
Tüm bu olayları anlamak için hani derler ya, büyük resme bakılması gerekir…
İşte tam anlamıyla öyle…
Sadece bir olaya odaklanmak, olayın hangi nedenle yapıldığını anlamamıza yetmez.
Bu gün Genelkurmay’a yapılan operasyonu tek tip ve paralı askerlikle birlikte düşünmezseniz, siz büyük resmi değil, sadece size gösterilene odaklanıyorsunuz demektir ki asla doğru sonuca götürmez.
Şimdi bir süredir orduya karsı yapılan operasyonlardan bazılarını birazcık hatırlayalım.
Ama daha öncesi de var.
Tuncay Güney isimli haham açıklamalarda bulunurken neyi itiraf etmişti “Ergenekon= TSK’ dır.”
Zaten bu söz tüm bu olayların başlamasına sebep oldu. Bu sözden çok kısa bir süre sonra…
Birçok askeri birliğimizin bahçesi sadece bazı PKK’lıların suçlaması nedeniyle delik deşik edilmedi mi?
Peki, ne aranmıştı hatırlıyor muyuz?
Unutmayanlar bilir…
Sözüm ona, askerin öldürdüğü faili meçhullerin kemiklerini.
Sonuçta hiçbir şey çıkmadı ama bu operasyonla da öğrendik bundan sonra PKK’ya yönelik eylem olmayıp…
Tam tersine PKK’ ile mücadele eden askerlerimiz suçlu görülmeye başlanılmıştır.
Bu süreç bir biri ardına ortaya çıkarılan ve adlarını bile tam olarak sayamayacağımız operasyonlarla devam etti.
Ve sonunda çok ağır…
Ağır olduğu gibi son derece de iğrenç bir suçlamayla genelkurmayın en mahrem yerlerine kadar girildi.
Şimdi diyeceksiniz ki bu olayda büyük resim nerede?
Neredeyse her türlü AB ve ABD belgesinde adamlar açık açık ne istiyordu?
Ordu; üniter yapı, ulus devlet, etnik bölücülük gibi konularda asla konuşmasın.
Sonra…
Ordu sivil otoritenin emrine girsin.
Güvenlik politikalarını hükümet belirlesin…
Yani…
Yanisi şu?
Bu ordu tüm her şeye rağmen BOP’ sürecinde aktif rol almak için istekli değil.
Bu nedenle tasfiye edilip yerine tamamen hükümetin emrinde paralı ordunun getirilmesi hedefleniyor.
Bütün bunları yapabilmek için de mevcut ordunun itibarının yok edilip, lekelenmesi ve işe yaramaz olduğunun gösterilmesi gerekiyor.
İşte tüm bu operasyonlar bunun hayata geçirilmesidir. Başka bir şey değil…
28–10–2010
Nusret KEBAPÇI
Bundan yaklaşık beş yıl önce, askere operasyon yapılacağını, içeride ele geçirilen komutanların yaka paça içeri alınacağını…
Hatta bununla da yetinilmeyip…
Askeri birliklerde PKK yandaşlarının ihbarlarıyla kemik araması yapılacağını bununla da kalınmayıp adlarını bile zor söyleyebildiğimiz birçok darbe senaryosu ortaya çıkarılacağı söylenseydi…
Sanırım herkes kahkahayla gülerdi.
Evet, gülerdi ama bunların hepsi gerçekleşti.
Tabi bununla da kalınmadı.
İş o boyuta vardı ki, Genelkurmay’da fuhuş operasyonu bile yapıldı.
Şimdi bazılarınızın “yuh artık” sözlerini duyar gibi oluyorum.
Ama olay farklı…
Tüm bu olayları anlamak için hani derler ya, büyük resme bakılması gerekir…
İşte tam anlamıyla öyle…
Sadece bir olaya odaklanmak, olayın hangi nedenle yapıldığını anlamamıza yetmez.
Bu gün Genelkurmay’a yapılan operasyonu tek tip ve paralı askerlikle birlikte düşünmezseniz, siz büyük resmi değil, sadece size gösterilene odaklanıyorsunuz demektir ki asla doğru sonuca götürmez.
Şimdi bir süredir orduya karsı yapılan operasyonlardan bazılarını birazcık hatırlayalım.
Ama daha öncesi de var.
Tuncay Güney isimli haham açıklamalarda bulunurken neyi itiraf etmişti “Ergenekon= TSK’ dır.”
Zaten bu söz tüm bu olayların başlamasına sebep oldu. Bu sözden çok kısa bir süre sonra…
Birçok askeri birliğimizin bahçesi sadece bazı PKK’lıların suçlaması nedeniyle delik deşik edilmedi mi?
Peki, ne aranmıştı hatırlıyor muyuz?
Unutmayanlar bilir…
Sözüm ona, askerin öldürdüğü faili meçhullerin kemiklerini.
Sonuçta hiçbir şey çıkmadı ama bu operasyonla da öğrendik bundan sonra PKK’ya yönelik eylem olmayıp…
Tam tersine PKK’ ile mücadele eden askerlerimiz suçlu görülmeye başlanılmıştır.
Bu süreç bir biri ardına ortaya çıkarılan ve adlarını bile tam olarak sayamayacağımız operasyonlarla devam etti.
Ve sonunda çok ağır…
Ağır olduğu gibi son derece de iğrenç bir suçlamayla genelkurmayın en mahrem yerlerine kadar girildi.
Şimdi diyeceksiniz ki bu olayda büyük resim nerede?
Neredeyse her türlü AB ve ABD belgesinde adamlar açık açık ne istiyordu?
Ordu; üniter yapı, ulus devlet, etnik bölücülük gibi konularda asla konuşmasın.
Sonra…
Ordu sivil otoritenin emrine girsin.
Güvenlik politikalarını hükümet belirlesin…
Yani…
Yanisi şu?
Bu ordu tüm her şeye rağmen BOP’ sürecinde aktif rol almak için istekli değil.
Bu nedenle tasfiye edilip yerine tamamen hükümetin emrinde paralı ordunun getirilmesi hedefleniyor.
Bütün bunları yapabilmek için de mevcut ordunun itibarının yok edilip, lekelenmesi ve işe yaramaz olduğunun gösterilmesi gerekiyor.
İşte tüm bu operasyonlar bunun hayata geçirilmesidir. Başka bir şey değil…
28–10–2010
Nusret KEBAPÇI
CUMHURİYET
CUMHURİYET
Bu gün Cumhuriyet Bayramı yani Cumhuriyetin kuruluşunun 87.yıldönümü.
Bundan 87 yıl önce Türk halkı, büyük önder Mustafa Kemal önderliğinde büyük bir mücadele vererek düşman işgalinden kurtulup Cumhuriyeti kurdu.
Kurulunca sanki iş bitti mi?
Ne yazık ki hayır…
Ama tüm bu kazanımları, dahası Cumhuriyeti anlamak için biraz geriye gitmekte yarar var.
Genellikle kurtuluş savaşının nasıl başladığını anlatmak için kullanılan 1918’den daha geriye gidilmez ama olayları tamı tamına anlayabilmek için bence Osmanlının son dönemlerine kadar gidilmeli diye düşünüyorum.
O dönemleri biraz anlarsak belki bu gün bizi hangi tehlikelerin beklediğini, öğrenebilir…
Ya da belki çok geç kalmamışsak gereken önlemleri alabiliriz… kim bilir…
Osmanlının son dönemleri…
Korkunç derecede borçlu bir ülke…
Hatta o kadar borçlu ki borçlu olduklarımız gelip maliyemizin başına bile geçip oturmuşlar. Yani Duyunu Umumiye dönemi.
Ülkenin tün gelirlerine el koyuyorlar.
Hatta vergileri bile kendileri topluyorlar.
Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim, ülkedeki bankalar tamamen yabancıların elinde, hatta bankada çalışanların önemli bir kısmı da yabancı…
Bununla da kalınmıyor…
O zamanki ticaret de tamamen yabancıların denetiminde.
Hatta ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan tütün de yine yabancı şirketlerin elinde.
Reji adı verilen şirket, köylülerin kaçak ekim yapmasını engellemek amacıyla özel kolluk kuvveti bile kuruyor.
Hani türkülerde gecen “kolcular geliyor Halil’im türküsünde gecen kolcular işte onlar…
Sonra bir mücadele…
O mücadelenin sonucunda kurulan bir Cumhuriyet…
Cumhuriyet başlangıçta ağır bir yük de içeren borçları takvime bağlıyor
Ve basta ekonomi de olmak üzere…
Sanayide…
Eğitimde…
Sağlıkta…
Tarımda çok önemli adımlar atıyor.
Ve ülke çok kısa sürede yani topu topu 15 yılda bir mucize yaratıyor.
Dış borçlar son kuruşuna kadar ödendiği gibi, bir biri ardına milli kuruluşlar deyim yerindeyse fışkırıyor
15 yılda 1000’den fazla fabrika ve işletme kuruluyor.
Milli bankalar oluşturuluyor.
O 15 yılda yaklaşık 3000Km. demir yolu yapılıyor.
Sonra…
Yani Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1980’lerde hız kazanan süreçle beraber o 15 yılda yapılanı 72 yıldır yok etmeye çalışıyoruz.
Bugün yine 500 milyar doların üstünde bir borç.
Bankalar…
Enerji…
Tarım, haberleşme yine yabancıların elinde.
Yani sözün kısası Atatürk’ten 72 yıl sonra başladığımız yere geri döndük
Ama tüm bunlar asla moralinizi bozmasın…
Her şeye rağmen…
Tüm Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
28–10–2010
Nusret KEBAPÇI
Bu gün Cumhuriyet Bayramı yani Cumhuriyetin kuruluşunun 87.yıldönümü.
Bundan 87 yıl önce Türk halkı, büyük önder Mustafa Kemal önderliğinde büyük bir mücadele vererek düşman işgalinden kurtulup Cumhuriyeti kurdu.
Kurulunca sanki iş bitti mi?
Ne yazık ki hayır…
Ama tüm bu kazanımları, dahası Cumhuriyeti anlamak için biraz geriye gitmekte yarar var.
Genellikle kurtuluş savaşının nasıl başladığını anlatmak için kullanılan 1918’den daha geriye gidilmez ama olayları tamı tamına anlayabilmek için bence Osmanlının son dönemlerine kadar gidilmeli diye düşünüyorum.
O dönemleri biraz anlarsak belki bu gün bizi hangi tehlikelerin beklediğini, öğrenebilir…
Ya da belki çok geç kalmamışsak gereken önlemleri alabiliriz… kim bilir…
Osmanlının son dönemleri…
Korkunç derecede borçlu bir ülke…
Hatta o kadar borçlu ki borçlu olduklarımız gelip maliyemizin başına bile geçip oturmuşlar. Yani Duyunu Umumiye dönemi.
Ülkenin tün gelirlerine el koyuyorlar.
Hatta vergileri bile kendileri topluyorlar.
Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim, ülkedeki bankalar tamamen yabancıların elinde, hatta bankada çalışanların önemli bir kısmı da yabancı…
Bununla da kalınmıyor…
O zamanki ticaret de tamamen yabancıların denetiminde.
Hatta ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan tütün de yine yabancı şirketlerin elinde.
Reji adı verilen şirket, köylülerin kaçak ekim yapmasını engellemek amacıyla özel kolluk kuvveti bile kuruyor.
Hani türkülerde gecen “kolcular geliyor Halil’im türküsünde gecen kolcular işte onlar…
Sonra bir mücadele…
O mücadelenin sonucunda kurulan bir Cumhuriyet…
Cumhuriyet başlangıçta ağır bir yük de içeren borçları takvime bağlıyor
Ve basta ekonomi de olmak üzere…
Sanayide…
Eğitimde…
Sağlıkta…
Tarımda çok önemli adımlar atıyor.
Ve ülke çok kısa sürede yani topu topu 15 yılda bir mucize yaratıyor.
Dış borçlar son kuruşuna kadar ödendiği gibi, bir biri ardına milli kuruluşlar deyim yerindeyse fışkırıyor
15 yılda 1000’den fazla fabrika ve işletme kuruluyor.
Milli bankalar oluşturuluyor.
O 15 yılda yaklaşık 3000Km. demir yolu yapılıyor.
Sonra…
Yani Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1980’lerde hız kazanan süreçle beraber o 15 yılda yapılanı 72 yıldır yok etmeye çalışıyoruz.
Bugün yine 500 milyar doların üstünde bir borç.
Bankalar…
Enerji…
Tarım, haberleşme yine yabancıların elinde.
Yani sözün kısası Atatürk’ten 72 yıl sonra başladığımız yere geri döndük
Ama tüm bunlar asla moralinizi bozmasın…
Her şeye rağmen…
Tüm Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
28–10–2010
Nusret KEBAPÇI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)