DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU
Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
26 Aralık 2010 Pazar
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AB,
ABD,
AKP,
Atatürk,
emperyalizm,
kürt sorunu
12 Aralık 2010 Pazar
FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?
FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?
Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…
25–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…
25–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
ABD,
Atatürk,
emperyalizm,
federasyon,
füze kalkanı,
iran
BATI YAKASI HİKÂYESİ…
BATI YAKASI HİKÂYESİ…
“Batı Yakası Hikâyesi” çok eskiden kalmış bir film yani 1961 yapımı, üstelik müzikal ama amacım bu filmi konu edip tartışmak değil.
Aslına bakarsanız batı yakasında çevrilen filmler sadece bununla da sınırlı değil batıda bu gün öyle filmler çevriliyor ki inanın senaryolarını okusanız dudaklarınız uçuklar.
Öyle filmler ki ve bu filmlerin tamamı neredeyse bizim gibi ülkelerde geçiyor. Bunlar genelde BOP ve insan hakları senaryoları olup tamamıyla ülkemiz üzerinde bir kargaşa çıkarmayı amaçlamaktadırlar.
Yıllardır Türkiye düşmanı her türlü bölücü ve dinci örgüte ev sahipliği yapan bu AB demokrasileri, bu gün giderek dozunu artırarak bu tutumlarını tam anlamıyla saldırganlığa dönüştürmüşlerdir.
O kadar ki bugün için istedikleri bile tamamen ülkemizde yaşayan azınlıklar üstünedir.
Çünkü onlar da bilmektedirler ki bizim gibi ülkelerde ulus devletleri parçalayabilmenin tek ve her zaman geçerli yolu azınlıkları kışkırtmaktan geçmektedir ve hatta o kadar ki ülkemizde azınlıkları kışkırtacak onları canlandıracak her türlü çabaya…
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da çok ciddi katkıda bulunmaktadırlar.
Örnek mi istiyorsunuz
Birinden başlayalım örneğin İSVEÇ; bir yanıyla baktığınızda dünyanın insan hakları şampiyonu…
O kadar ki kendi ülkelerinde her türlü faaliyette bulunup ihanet edenlere(siyasi sığınmacılara) bile kapıları sonuna kadar açık.
Ama diğer yanıyla baktığınızda ise dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri…
Bu ülke de diğer çoğu AB Ülkesi gibi kendi azınlıklarını görmezden gelirken hedef ülkelerdeki azınlıklar için varını yoğunu seferber eden ülkelerden biri.
İsveç geçtiğimiz haziran ayında bir yıl önce yapılan bir eylemde polise taş attığı için 9 ay hapis cezası alan Berivan’a İnsan Hakları Ödülü veriyor.
Taş atmanın insan haklarıyla ne ilgisi varsa…
Aslında şaşırmamak gerekiyor bundan bir süre önce yine İsveç kendi ülkesine hakaret eden Orhan PAMUK’U Nobel’le ödüllendirmemiş miydi?
Devam edelim şimdi yine bu ülke Türkiye’yi AB’ne hazırlama amacıyla özellikle Kopenhag Kriterleri kapsamında demokrasi, insan hakları ve eşitlik alanlarında ilerleme sağlanması için Türkiye’ye yardım edecekmiş.
Bilmem farkında mısınız geçmişte emperyalizm medeniyet götürdüğünü iddia ederdi bu gün de demokrasi, insan hakları, özgürlük…
Yani geçmişten bu yana emperyalizm açısından değişen hiçbir şey yok değişen sadece ve sadece kavramların adları. O kadar…
işte bu ülke yani İsveç bunun için bir yardım programı düzenliyor ve öğreniyoruz ki bu yardım planı beş yıldır uygulanmaktaymış.
İşte bu yardım yıllık olarak bu güne kadar 45 milyon kron’muş (8,5 milyon Euro) ve artık yeterli gelmediği için artırma kararı almışlar.
Ve bu miktarı kaça yükseltmişler biliyor musunuz? Tamı tamına 87 milyon Kron’a, Türk parası olarak ne kadar tutacağını siz hesap edin.
Bu para esas olarak kadınlarla, ülkemizde azınlık olarak kabul ettikleri Asurî, Süryani, Kürt, Roman ve Alevilerin konumlarında ilerleme yapılması için harcanacakmış.
Ve açık açık da belirtiyorlar ki bu paranın 14 milyon Kron’luk bölümü İstanbul konsolosluğunun belirlediği projelerde kullanılacakmış. Geri kalan 73 milyon kron’luk bölümü ise ülkedeki sivil toplum örgütlerinin işbirliği yaparak yürütecekleri projelere tahsis edilecekmiş.
Şimdi anladınız mı üyesi az, sesi fazla çıkan azınlıkperver örgütlerinin nerelerden beslendiğini…
Ama burada daha ilginç olan başka bir şey daha var emperyalizm ülkede azınlık yaratmak için onca para harcayıp örgütler kurarken, bir ülke neden buna müdahale edip tepki göstermez, neden sessiz kalır…
Neden engelleme yoluna gitmez?
Neden?
18–11–2010
Nusret KEBAPÇI
“Batı Yakası Hikâyesi” çok eskiden kalmış bir film yani 1961 yapımı, üstelik müzikal ama amacım bu filmi konu edip tartışmak değil.
Aslına bakarsanız batı yakasında çevrilen filmler sadece bununla da sınırlı değil batıda bu gün öyle filmler çevriliyor ki inanın senaryolarını okusanız dudaklarınız uçuklar.
Öyle filmler ki ve bu filmlerin tamamı neredeyse bizim gibi ülkelerde geçiyor. Bunlar genelde BOP ve insan hakları senaryoları olup tamamıyla ülkemiz üzerinde bir kargaşa çıkarmayı amaçlamaktadırlar.
Yıllardır Türkiye düşmanı her türlü bölücü ve dinci örgüte ev sahipliği yapan bu AB demokrasileri, bu gün giderek dozunu artırarak bu tutumlarını tam anlamıyla saldırganlığa dönüştürmüşlerdir.
O kadar ki bugün için istedikleri bile tamamen ülkemizde yaşayan azınlıklar üstünedir.
Çünkü onlar da bilmektedirler ki bizim gibi ülkelerde ulus devletleri parçalayabilmenin tek ve her zaman geçerli yolu azınlıkları kışkırtmaktan geçmektedir ve hatta o kadar ki ülkemizde azınlıkları kışkırtacak onları canlandıracak her türlü çabaya…
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da çok ciddi katkıda bulunmaktadırlar.
Örnek mi istiyorsunuz
Birinden başlayalım örneğin İSVEÇ; bir yanıyla baktığınızda dünyanın insan hakları şampiyonu…
O kadar ki kendi ülkelerinde her türlü faaliyette bulunup ihanet edenlere(siyasi sığınmacılara) bile kapıları sonuna kadar açık.
Ama diğer yanıyla baktığınızda ise dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri…
Bu ülke de diğer çoğu AB Ülkesi gibi kendi azınlıklarını görmezden gelirken hedef ülkelerdeki azınlıklar için varını yoğunu seferber eden ülkelerden biri.
İsveç geçtiğimiz haziran ayında bir yıl önce yapılan bir eylemde polise taş attığı için 9 ay hapis cezası alan Berivan’a İnsan Hakları Ödülü veriyor.
Taş atmanın insan haklarıyla ne ilgisi varsa…
Aslında şaşırmamak gerekiyor bundan bir süre önce yine İsveç kendi ülkesine hakaret eden Orhan PAMUK’U Nobel’le ödüllendirmemiş miydi?
Devam edelim şimdi yine bu ülke Türkiye’yi AB’ne hazırlama amacıyla özellikle Kopenhag Kriterleri kapsamında demokrasi, insan hakları ve eşitlik alanlarında ilerleme sağlanması için Türkiye’ye yardım edecekmiş.
Bilmem farkında mısınız geçmişte emperyalizm medeniyet götürdüğünü iddia ederdi bu gün de demokrasi, insan hakları, özgürlük…
Yani geçmişten bu yana emperyalizm açısından değişen hiçbir şey yok değişen sadece ve sadece kavramların adları. O kadar…
işte bu ülke yani İsveç bunun için bir yardım programı düzenliyor ve öğreniyoruz ki bu yardım planı beş yıldır uygulanmaktaymış.
İşte bu yardım yıllık olarak bu güne kadar 45 milyon kron’muş (8,5 milyon Euro) ve artık yeterli gelmediği için artırma kararı almışlar.
Ve bu miktarı kaça yükseltmişler biliyor musunuz? Tamı tamına 87 milyon Kron’a, Türk parası olarak ne kadar tutacağını siz hesap edin.
Bu para esas olarak kadınlarla, ülkemizde azınlık olarak kabul ettikleri Asurî, Süryani, Kürt, Roman ve Alevilerin konumlarında ilerleme yapılması için harcanacakmış.
Ve açık açık da belirtiyorlar ki bu paranın 14 milyon Kron’luk bölümü İstanbul konsolosluğunun belirlediği projelerde kullanılacakmış. Geri kalan 73 milyon kron’luk bölümü ise ülkedeki sivil toplum örgütlerinin işbirliği yaparak yürütecekleri projelere tahsis edilecekmiş.
Şimdi anladınız mı üyesi az, sesi fazla çıkan azınlıkperver örgütlerinin nerelerden beslendiğini…
Ama burada daha ilginç olan başka bir şey daha var emperyalizm ülkede azınlık yaratmak için onca para harcayıp örgütler kurarken, bir ülke neden buna müdahale edip tepki göstermez, neden sessiz kalır…
Neden engelleme yoluna gitmez?
Neden?
18–11–2010
Nusret KEBAPÇI
11 Aralık 2010 Cumartesi
ULUS DEVLET
ULUS DEVLET
Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…
11–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…
11–11–2010
Nusret KEBAPÇI
İLERLEME RAPORLARI…
İLERLEME RAPORLARI…
Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.
Çok okuyan bir toplum olmadığımızdan mıdır nedir, özellikle konu AB olunca onların yayınladığı ve önemli bir kısmında ülkemizle ilgili düşüncelerin yer aldığı belgeleri merak etmiyoruz.
Hatta merak etmediğimiz gibi, birazda herkes tarafından anlaşılamayacağı düşüncesiyle kutsiyet bile kazandırıyoruz.
Ama işin aslı hiç öyle olmayıp bu belgeler öyle anlaşılamaz gibi şeyler de değildir.
Tabi bu belgeleri okumayıp daha doğrusu ülkemiz üzerine emperyalizm tarafından neler tasarlandığını da anlayamayınca…
Ülkemizde olup bitenlere akıl erdiremeyip şaşkın şaşkın bakıyoruz.
Aslına bakarsanız bu gün ülkemizin içinde bulunduğu konum, yapılan uygulamalar…
Ortaya atılan senaryolar genelde AB ve ABD tarafından tasarlanmaktadır. Yoksa hükümetin kendiliğinden ortaya attığı dış dünyadan ilgisiz şeyler değil.
Peki, AB ülkemize tüm bunları hangi belgelerle dayatmaktadır?
Belki tamamı sayılmaya kalkıldığında bu yazının tamamını bile kaplar ama, sadece belli başlıcalarını belirtmeye çalışırsak bile sanıyorum yeterli sonuca ulaşabiliriz. Bunların başlıcaları yani uygulama açısından bir sıralama yapılması da gerekirse…
İlki Katılım Ortaklığı Belgesi’dir ki bu belge ülkemize verdikleri talimatları içermektedir.
Bunu; bu talimatlardan yola çıkılarak hazırlanan Ulusal Program izler.
Adı ulusal kendisi uluslararası olan bu program açıkçası sermayenin ülkemizde ki uygulamalarını içerir.
Daha sonra da bizim bu programı ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştiremediğimizi değerlendirdikleri…
Yani kendilerince ve bazı işbirlikçi yazarlarca da kabul edildiği üzere ülkemize bir karne verirler.
Bu karnede şunları gerçekleştirdin şunları gerçekleştiremedin türünden eleştirilerde de bulunulur ki bu yapılamayanlar bir sonraki dönemde yerine getirilsin.
Yani sözün kısası…
Bu uygulanan programlar yoluyla ülkemizde bir değişiklik yaratmayı amaçlamaktadırlar.
Her şeye rağmen aman Türkiye AB’den kaçmasın diye feryat etmelerinin nedeni budur.
Eğer Türkiye AB kapısından kurtulursa bağımsız güçlü bir ulus devlet olma yoluna tekrar girecektir.
Ama istemiyorlar ve ısrarla da belirtiyorlar ki Türkiye AB sürecinden vazgeçmesin.
Çünkü eğer vazgeçerse Türkiye’de yapmak istedikleri değişiklikleri gerçekleştirme zemini ortada kalmayacak. Tüm korkuları bu…
2010 ilerleme raporu 2 gün önce yayınlandı sanıyor musunuz ki daha önce yayınlananlardan farklı…
Asla değil!
Bu raporda da daha önceki raporlarda ele alınan birçok konu ele alınmaktadır
Tabi amaç aynı olunca raporlar da haliyle değişmemektedir.
Sizce bu raporda hangi maddeler var biraz tahmin edin…
Yok, siz yorulmayın ben sayayım…
En başta azınlık hakları ki bu raporların vazgeçilmezidir. Buradan kastedilen Lozan’daki azınlık hakları hiç değil.
Bir diğeri de askerin baskı altına alınması ve AB ve ABD karşıtlarının içeri alınarak açılım sürecinin önünün açılması sürecine destek…
Siz, siz olun…
Bu raporun gerisi nerede falan diye de sakın sormayın
Gerisi sadece lafı güzaf, başka bir şey değil.
3 Aralık 2010 Cuma
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
TÜRKİYE YOLGEÇEN HANI MI?
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da görülen KCK davasına yoğun yabancı ilgisini görünce aklıma geldi.
Daha önce…
Yani Apo’nun yargılanması sürecinde de yabancılar bu davayla ilgili değil miydi?
Peki, yabancılar neden bu davayla yakından ilgili
Neden ülkemizde görülen diğer birçok önemli dava dururken ya da ulaşmaları daha kolay olan İstanbul Silivri mahkemeleri varken, neden bu insanlar ısrarla PKK ve yandaşlarının yargılandıkları mahkemelere giderler.
Biz diğer ülkelerdeki muhaliflerle ilgili açılan davaları bilmiyoruz ama elin oğlu ülkemizle ilgili duruşmaları bile yakından takip ediyor.
Soruyu söyle soralım
Çin’de Uygur Türklerinin yargılandığı duruşmalara Türkiye’den her isteyen katılabilir mi?
Ya da Yunanistan’daki Türklerin yargılanmalarını izlemek her isteyen için mümkün mü?
Rusya’da çeçen eylemcilerin duruşmalarına Türk Büyükelçisi katılabilir mi?
Bu duruşmalara katılmak açıkça destek vermek anlamına geleceğinden hiçbir ülke diğer ülkelerin bu desteğine izin vermez.
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir başka soruya gecelim, sonra da ikisini birlikte yanıtlamaya çalısalım.
Yine geçtiğimiz günlerde Kanada’nın Ankara Büyükelçisi durup dururken Diyarbakır’a gitti ve oradaki yerel yetkililerle görüşerek Kanada Modeli’nden bahsetti.
Tabi sadece büyükelçi değil…
Zaman zaman çeşitli kişiler bunlar çoğunlukla AB ve ABD temsilcileri oluyor, ülkemizin hemen neredeyse istedikleri bölgesine gidiyor ve diledikleri kişiyle görüşüyorlar.
Üstelik sadece görüşmekle de kalmayıp o bölgeyle ilgili olarak siyasi düşüncelerini de diledikleri gibi açıklayıp o bölgedeki etnik bölücülüğe ve terör örgütüne açıkça da destek verebilmektedirler.
İşte insan haliyle de merak ediyor.
Bizim ülkemizin temsilcileri de görevli bulundukları ülkelerde o ülkelerin düşman kabul ettiği örgütlerle diledikleri gibi görüşebilir ve destek verebilirler mi?
Bırakın tüm bunları.
Bizim devletimizin temsilcileri…
Yani hükümet üyeleri gittikleri ülkelerde bu bölgeleri ziyaret edip gezebilirler mi?
Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Ya da söyle soralım
Olabildi mi?
Çin’in Uygur bölgesine giden bir bakanımız oraları gezebilmiş miydi?
Aslına bakarsanız hiçbir devlet, egemenliği altındaki ülkedeki her hangi bir sorunla ilgili olarak başka devletlerin nüfuz müdahalelerine izin vermez ve bırakın o bölgeye gidip müdahalesini, konuyla ilgili konuşmalara bile tepki gösterir.
Ve der ki “Bu bizim iç sorunumuz hiç kimseyi ilgilendirmez.”
Osmanlının son zamanlarında da çeşitli yabancı ülke temsilcileri, ülkenin çeşitli bölgelerini gezer, azınlıklarla görüşür, onları örgütler, destek verirdi. İşte bunların sonunda Osmanlı parçalandı.
Kurtuluş savası sırasındaki ve sonrasındaki isyanlarda da yabancı devletlerin parmağı yok muydu?
Böyle olunca da insan merak ediyor başka ülkelerde bizim yapamadığımız şeyi neden yabancılara yaptırıyoruz…
Türkiye, yol gecen hanı mı?
4–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)