DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…
Bir süredir üzerine yazılıp çiziliyor. Deniliyor ki dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.
Bunu söyleyenler için hiç bir şey söylenemez, yerden göğe kadar haklılar.
Peki, o halde biz neden dünyanın en pahalı sadece benzinini de değil akaryakıtını kullanıyoruz?
Hükümetin cevabı hemen hazır…
Deniliyor ki “Bu akaryakıt ülkemizde çıkmayıp ithal edildiği için ülkemize pahalıya mal oluyor.”
Kaça mal oluyor peki tam olarak bilenimiz var mı?
Aslında benzinin Türkiye’ye maliyeti 1 TL.’nin altında, yani bu durumda en azımsayarak söylesek bile geri kalanı neredeyse yüzde 70 oranında vergi.
Şimdi şöyle bir düşünelim…
Bir ülke düşünün topladığı verginin neredeyse yüzde yetmişini
Alkolden…
Sigaradan…
Akaryakıt ve benzeri tüketim mallarından alınan vergilerden sağlıyor.
Hem öyle olduğu için değil mi ki bir parti lideri “vergi dairelerini kapatın benzin istasyonları var.” diye açıklama yaptı.
Çünkü ülkemizde toplanan vergilerin önemli kısmı dolaylı vergidir, ya da Prof. Osman Altuğ’un deyişiyle de “Namert vergisi.”
Yani…
Bu vergiler insanın gelir düzeyine falan bakmaz…
Bir litre akaryakıt alındığında…
Ya da bir paket sigara…
Toplumun en zengini de, en fakiri de olsanız aynı vergiyi ödersiniz.
Tabi burada en pahalı denilirken sadece fiyat kıyaslaması söz konusu…
Ya bu fiyat, toplumdaki gelir düzeyiyle kıyaslansaydı…
Ve bir depo benzin için asgari ücretli ne kadar çalışıyor diye sorulsaydı işte o zaman benzin fiyatının korkunç yüzü daha bir ortaya çıkardı.
Bu arada ülkemizde benzin ya da genel olarak söylersek akaryakıtın fiyatı yıllardır neden dünya ortalamasının üzerinde hiç düşündünüz mü?
Bizim gibi ülkelerde akaryakıtın fiyatı bilinçli olarak çok yüksekte tutulmaktadır.
Özellikle tarıma ve sanayiye yani akaryakıtı üretim amacıyla kullanan kesime sübvansiyon daha açık deyişle indirim uygulanmadığından…
Ülkemizde akaryakıt kullanılarak ekle edilen sanayi ve özellikle tarım ürünlerinde maliyet ister istemez dünya fiyatlarının çok üzerine çıkmaktadır.
Böyle olunca ülkemize birçok vergi muafiyeti ve gümrük kolaylıklarıyla gelen yabancı ürünler karşısında ülkemiz ürünleri çok pahalı kalmaktadır.
Sonuçta satılamayan yerli ürünlerin yerini ister istemez ithal ürünler almaktadır.
Bu gün piyasada artık yerli ürün yerine çokça görmeye başladığımız yabancı ürünlerin ülkeye çok uygun koşullarda girebilmesinin nedenlerinden biri ucuz döviz ve gümrük muafiyetiyse…
Bir diğeri de yerli ürünlere dünyanın diğer ülkeleri gibi sübvansiyon yapılmayıp akaryakıtı en pahalı almaları sağlanarak pahalı üretim yaptırılmasıdır ki…
Yüksek maliyetle yerli üretim baltalanıp, dış alımın önü açılsın…
Yani
Bir nevi sömürge ekonomisi…
Öyle değil mi?
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
9 Ocak 2011 Pazar
1 Ocak 2011 Cumartesi
SİLAH İCAT OLDU…
SİLAH İCAT OLDU…
Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
NEREDEN BULDUN?
NEREDEN BULDUN?
Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
26 Aralık 2010 Pazar
“İLERİ” DEMOKRASİ
“İLERİ” DEMOKRASİ
Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AKP,
demokrasi,
insan hakları,
özgürlük
DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU
DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU
Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?
02–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AB,
ABD,
AKP,
Atatürk,
emperyalizm,
kürt sorunu
12 Aralık 2010 Pazar
FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?
FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?
Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…
25–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…
25–11–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
ABD,
Atatürk,
emperyalizm,
federasyon,
füze kalkanı,
iran
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)