16 Nisan 2024 Salı

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

 

 

31 Mart tarihinde ülkemiz bir yerel seçim yaşadı.

Elbette…

Her seçim gibi bu seçimin de galibi ve mağlubu olacak ama en önemlisi seçimin sonuçlarını doğru değerlendirerek herkesin alması gerekeni alması…

Olur mu? Birlikte yaşayıp göreceğiz.

Olaya sadece seçimin galibi yani en çok oy alan parti anlamında bakıldığında, Ana Muhalefet partisi CHP’nin; 1977 yılından bu yana olan seçimlerde ilk defa oy oranının iktidar partisinden fazla olduğu görülüyor.

Aslında bu başarı kendi başına bile çok önemli ancak…

İktidarın tüm devlet aygıtıyla seçime girmesi…

Devlet olanaklarının sadece bir partinin kazanması için seferber edilmesi…

Tarafsızlık yemini eden yetkililerin hemen her zaman olduğu gibi taraflılıklarına devam etmesi…

Bunun yanında

Ana muhalefet belediyelerinin uydurma gerekçelerle yardım paralarına el konulup…

Asılsız suçlamalarla sürekli soruşturma baskısı altında tutuldukları da göz önüne alındığında bu her yönüyle çok ciddi bir başarıdır.

Hiç bir şekilde yadsınamaz.

Bu başarıda…

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere ana muhalefete ait belediyelerin hemen her türden engellemelere rağmen sosyal belediyecilik anlamında çok güzel şeyler yapmaları bu başarı üzerinde çok önemli bir paya sahip ancak…

Şöyle bir düşünün…

Bundan yaklaşık 9 ay kadar önce ülkemiz bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşamıştı ve seçimde gerçek hayatta pek varlıkları olmayan partileri de yanına alan ana muhalefet partisi oldukça düşük oy almıştı…

Peki, bu 9 ayda ne…

Ya da neler değişti ki CHP tek başına bu kadar oy alarak yıllardır önemli varlık gösteremediği Adıyaman, Kastamonu gibi illerle birlikte Başkentin pek çok ilçe belediyelerini kazandı.

Ya da 2019 yılından beri iktidar partisinde olan 11 il neden taraf değiştirdi…

Elbette bu konuda ilk akla gelen çok gösterişli makam odaları...              

Lüks yaşam tarzı…

İsraf…

Halkın taleplerinin önemsenmeyip tamamen gösterişe dayalı bir politika izlenmesi ilk akla gelenler ama…

Daha önemlisi

İktidar partisinin Gazze konusunda uygulamaya çalıştığı iki yönlü tutum…

Bunun yanında işçi ve memur emeklilerine çok komik zam verilerek aylıklarının normal bir evin kirasını bile karşılayamayacak seviyede bırakılıp bir de üstüne üstlük “yetmiyorsa ek iş yapsınlar.” türünden yaklaşımlar…

Bardağın taşan damlalarını oluşturmuşlardır.

Hem bu öyle olduğu o kadar açıktır ki…

9 ay öncesinde iktidar partisine destek veren seçmenlerin önemli bir kısmı sandığa gitmemiş…

Ve bu yüzden de 2004’ ten bu yana ilk defa bu seçimde en düşük oy verme oranı (yüzde 78,5) ortaya çıkmıştır…

Elbette bu sonuçlara Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidar partisini destekleyen YRP’nin yüzde 6 ‘nın üzerinde oy alması da eklenebilir ama…

Tüm bunlara rağmen kesin olan bir şey var ki…

Bu son yerel seçimle…

Halkı…

Onun ihtiyaçlarını yok sayan…

Makamını kişisel ikbal ve zenginlik için kullanan belediyeciliğin sona erdiğidir.

Başka bir şey değil…

 

 

16-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

25 Mart 2024 Pazartesi

LAİKLİK VE MİLLET OLMAK…

LAİKLİK VE MİLLET OLMAK…

 

İsterseniz şöyle bir soru sorarak yazıya başlayalım…

ABD neden BOP ’da bölgedeki ulus devletleri hedef alarak onları çok parçalı İslamcı örgütlerle parçalıyor.

Hani sıklıkla ümmetçilik…

İslam kardeşliği edebiyatı falan yapılıyor ya o yüzden soruyorum…

Bu yüzden de konuyu biraz tartışmakta yarar görünüyor.

Ümmet bilindiği gibi dünyanın hemen her tarafındaki Müslümanlar anlamında kullanılmaktadır.

Daha basit söylemek gerekirse din kardeşliği olarak da tanımlanabilir.

Böyle söyleyince tüm İslam ümmeti kardeş midir?

Birbirlerine sahip çıkıyorlar mı?

Gerçekten İslam kardeşliği gibi bir şey söz konusu olabiliyor mu türünden aklınıza pek çok soru gelebilir.

Ama şu kadarını söyleyim kesinlikle böyle bir şey yok.

Sadece iç politika değil…

Son 20 küsur yıldır uygulanan dış politikalara bakıldığında bile birazcık düşünen herkesin bunu fark etmesi mümkün.

İsterseniz birkaç örnek verelim ki konu birazcık açıklığa kavuşabilişin

Çevre ülkelerle ilişkilerden başlayalım…

ABD’nin Irak’a saldırısı ve işgalinde sahi biz kimin tarafındaydık Müslüman Irak’ın mı?

Yoksa ABD’nin mi?

Ya Suriye’de…

Bugün hiç kimse 57 İslam ülkesine rağmen Tel Aviv’deki dini kurumlar da ibadet yapacağım diyemiyor ama ABD saldırılarıyla birlikte Emevi Camii pekâlâ hedef olarak alınabiliyordu.

Diyeceğim bu tablo Libya ve Afganistan’da da değişmedi.

Biz hep ABD’nin yanında olduk.

Anlayacağınız genel bir tüm Müslüman âlemini kucaklayan bir ümmet anlayışı yok. Sadece aynı mezhep taraftarlarının dayanışması olabilir ki görünürde ne yazık ki o da yok.

O zaman şöyle bir soru soralım

ABD veya batı, uluslaşmaya, ekonomik bağımsızlığını sağlamaya çalışan Irak.

Suriye.

Libya.

Afganistan gibi ülkelerde ümmetçiliğe dayalı bir sistem kurmaya çalışan çeşitli İslamcı örgütleri destekleyerek o ülkeleri parçalıyor…

Neden?

Nedeni şu: ABD tüm dünyayı küresel Pazar yapmaya çalışırken karşısında ulusal birlikteliğini sağlamış, ekonomisini bağımsız hale getirmiş sanayileşmeye, tarımını geliştirmeye çalışan bir devlet istemiyor…

Ya ne istiyor

Çeşitli tarikat ve cemaatlerle etnik kimliklere ayrışmış

Ulusal birliktelikten, ulus bilincinden uzak…  

Ulusal pazarını tamamen teslim alabildiği bir ülke.

O halde şu soruya yanıt vermek çok önemli

İslamcılar dünyada sadece birkaç örgüt hariç neden emperyalizmin hizmetinde?

Nedeni aslında basit

Eğer bir ülkede laiklik olursa egemenlik millete geçebiliyor…

Yani millet olabiliyorsunuz.

Meclis oluşturup yasa yapıp istediğiniz yasaları gelişen koşullara göre değiştirebiliyorsunuz.

Ancak millet olduğunuzda üzerinde yaşadığınız toprak vatan haline gelebiliyor.

Vatan haline gelince de emperyalizme karşı direnme, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, güçlü ordu…

Sanayileşme, tarımı geliştirme anlam kazanıyor…

Demek istediğim işin nirengi noktası laiklik…

O varsa millet olup, yurttaş sayılıyorsunuz.

Eğer yoksa ümmet olup kul…

 

25-03-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

10 Mart 2024 Pazar

ULUSAL PAZAR GİDERSE…

 

ULUSAL PAZAR GİDERSE…

 

 

 

Ülkemiz yaklaşık olarak 20 küsur yıldır siyasal İslamcı bir parti tarafından yönetilmektedir.

Böyle olunca geçen bu süre içinde, devletin ideolojisinde önceleri çok küçük adımlarla başlayıp, süre giden zamanda giderek hızlanan pek çok değişiklikler görülmeye başlandı.

Bugün bu değişikliği toplumun özellikle Cumhuriyetçi…

Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip çıkan kesimi ilk andan itibaren fark edip tepki göstermeye çalıştılar ama…

Toplumun önemli bir kısmı…

Adım adım bir kimlikten diğerine geçildiğini…

Bir anlamda haşlanmış kurbağa örneğinde olduğu gibi değişimin yavaş olması nedeniyle farkında olamadı.

Farkında olanlarsa ne yazık ki ülkemiz siyasetinde temsil edilmekten oldukça uzak görünmekteydiler.

Şimdi ben böyle anlatınca belki birileri merak edip…

Devlet aynı devlet, ne değişmiş olabilir ki diye düşünüyor olabilir…

Bu nedenle sözü fazla dolandırmadan konuya biraz, giriş yapalım…

Evet devlet aynı devlet gibi görünmesine karşın…

Ne değişti biliyor musunuz?

İdeolojisi…

1980’lerden itibaren ülkemizi küresel pazar yapmak adına neoliberal politikalar uygulanmaya başlandı ama tüm bunlara karşın 22 yıl öncesine kadar kısmen de olsa eğrisiyle doğrusuyla devlette milliyetçilik ekonomide millilik esas olurken…

Bugün gelinen noktada tamamen siyasal İslamcı bir ideoloji egemenliğini pekiştirmektedir…

Peki devlet yapısında ne değişti?

Ya da ne gibi farklılıklar ortaya çıktı diye düşünürseniz hemen söyleyim…

Eskiden eksik ya da yanlış da olsa…

Hemen her konuda milletin ihtiyacı…

Onun çıkarları…

Kalkınması…

Güvenliği ön planda olurken ve bunun için de güçlü bir devlet yapısı ön plana çıkarılıp…

Devletin ekonomideki etkinliği de buna paralel olarak büyütülürken…

1980 sonrasında başlayan ve bu gün de devam eden noktada…

Hemen hemen her konuda ulusun genel değil…

Sadece belirli tarikat ve cemaatlerin çıkarları, onların kalkınması gözetilirken…

Devlet küresel sermayenin talimatları doğrultusunda ekonomik olarak küçültülüp neredeyse yok olma seviyesine getirilmiştir…

Peki, böyle olur da küresel sermayenin en çok rahatsızlık duyduğu Türk Ulusu kavramı ortada kalır mıydı?

Elbette mümkün değildi…

Hem zaten üst kimlik olarak siyasal İslam’ı benimseyen bir anlayışın Ulus’u onun ortak adını kabul etmesi de eşyanın tabiatına aykırıdır.

Şimdi şöyle bir düşünün

Bir ülkede ulusal pazar ortadan kaldırılıp tamamen parçalanarak küresel sermayeye teslim edilmişse…

Ulusal pazara dayalı birleşik bir ulus örgütlenmesinin var olabilme şansı yoktur…

İşte yıllardır…

Ulus yapısının ve ulus kimliğimizin adım adım yok edilmesinin

Meydanın emperyalizm…

Sanayileşme…

Tarımı geliştirme…

Kalkınma gibi hiçbir dertleri olmayan tarikat, cemaatlerle etnik kimlikciklere bırakılmasının esbabı mucibesi budur…

Bilmem anlatabildim mi?

 

10-03-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

28 Şubat 2024 Çarşamba

SOYSUZ

 

SOYSUZ

 

 

Geçtiğimiz günlerde ülkede daha önce belediye başkanlığı…

Hatta

Milletvekilliği yapmış birisi, hanedan ailesini ülkeden süren Atatürk için soysuz ifadesini kullandı.

Doğrusunu isterseniz zamanlama harika.

Neden mi?

Şöyle bir düşünün ekonomi neredeyse bitik olup, ülke tamamen borçla yürür durumda…

Enflasyon derseniz korkutucu boyutlarda…

Yetmezmiş gibi…

Bir de İliç’te ortaya çıkan Siyanürle altın aranması…

Dahası toprak kayması ve siyanürün Fırat nehrine karışması tehlikesi de ortaya çıkınca…

 Elbette toplumun dikkatini buralardan uzaklaştırmak gerekiyordu…

Hemen her zaman olduğu gibi malzeme de hazır…

Şeriat, Cumhuriyet ve Atatürk’e ilişkin sözler söylenmesi toplumun her zaman asıl konudan uzaklaşılmasını sağlamaktadır.

Yani anlayacağınız olay tamamen gündemi değiştirmek…

Tabi biz de bu arada öğreniyoruz ki memleketin dört bir bucağı neredeyse maden sahası ilan edilmiş…

Ve üstelik tamamı yabancı şirketlere teslim edilerek…

Hani deseniz ki…

Bu zenginliklerden ülkemiz yararlanacak, Türkiye zenginleşecek asla öyle bir şey yok.

Çıkarılan madenlerden ülkemize kalan neredeyse yüzde 10…

Yani ülkemize bir zamanların Afrika’sında olduğu gibi tamamen sömürge muamelesi yapılmaktadır.

Bu arada konu maden olur da, Lozan’a değinmemek olur mu?

Ne diyorlardı…

Sözde “Lozan’ın gizli maddeleri varmış, bu hiçbir yerde yayınlanmamış” ama bunlar biliyorlarmış…

“Bu nedenle biz madenlerimizi çıkaramıyormuşuz.”

Ama öğreniyoruz ki evet gerçekten biz çıkaramıyor muşuz…

Çünkü hepsini zaten yabancılara çoktan peşkeş çekmişiz.

Neyse, isterseniz Osmanlı’dan devam edelim özellikle de son döneminden…

Biraz da gözümüzün önüne getirerek

Mondros ve Sevr anlaşmasının ardından ülkenin dört bir bucağı işgal ediliyor

İnsan bekliyor ki o yıllarda memleketi yönetenler, Mondros’u kabul etmeyip Sevr’e boyun eğmeyip ordunun başına geçip mücadele etsin…

Dirensin…

Ama öyle olmuyor…

Zamanın padişahı hilafeti ve saltanatı sembolik olarak yaşatabilmek uğruna işgale göz yumarak orduyu terhis ediyor…

Yetmiyor…

Halkı, direniş yapan Müdafaa-i Hukuk taraftarlarına karşı kışkırtmak için çıkarılan fetvalar da birbirini izliyor…

Tabi bunların sonucunda bir kısmı uzun süren İngiliz emperyalizmi destekli pek çok ayaklanma da çıkıyor ama…

Sonuçta Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşıp Cumhuriyet kurularak egemenlik bir aileden millete geçiyor ancak…

İşte tam bu noktada benim asıl sormak istediğim…

Ülkenin işgaline göz yumarak, sadece kendi saltanatını korumak isteyeni savunmak mı soysuzluk yoksa millete egemenliği vereni savunmak mı?

Sahi hangisi?

Karar sizin.

 

28-02-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

16 Şubat 2024 Cuma

ALTIN

 

ALTIN

 

 

Bilindiği gibi altın dünyadaki az bulunan en değerli madenlerden biri ve aslında ne güzel ki bor gibi ülkemizde de bulunuyor.

Ve ülkemiz yer altı, üstü kaynakları yönünden oldukça da zengin.

Ama

Son yaşanan Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde yaşanan göçük

Bu kaynakların verimli ve ulus çıkarına kullanılıp kullanılmadığı yönünde bazı soru işaretlerine neden oldu

Neydi bu?

Ülkemizdeki madenlerin neredeyse tamamının yabancı şirketler ve onun iktidar yandaşı ortakları tarafından işletildiğiydi.

Tabi öğrenilenler yalnızca bununla da sınırlı değildi…

Öğreniyoruz ki maden sahası genişletilerek ortalığın çölleştirilmesi işin bir başka yanı ama…

En önemlisi…

Bu altının dünyada örneği görülmeyecek şekilde siyanür kullanılarak çıkarılması ki ülkemiz açısından korkunç bir durum.

Tabi adamlar sözde siyanürü suya karıştırmayıp…

Havaya püskürtüyorlar ki…

Sudan zehirlenmezseniz…

Havadan kesinlikle zehirlenebiliyorsunuz.

Yani önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak doğa tahribatı yanında olabilecek çok çeşitli hastalıklar da işin cabası.

Ama iş bununla da bitmiyor…

Bu maden sahasının Fırat nehrine olan uzaklığı yaklaşık 350 metre…

Yani…

Hangi açıdan bakarsanız bakın durum vahim…

Üstelik en küçük bir hatada milyonlarca insanın yaşamının tehlikeye girmesi bile söz konusu…

Zaten doğa, ırmak, nehir, deniz demeden ülkenin en değerli yerlerinin emperyalizmin küresel şirketlerine peşkeş çekilmesi, bunlara ruhsat verilmesi, en güzide yerlerinin talan edilmesine göz yumulması…

 Ulusal çıkarların tamamen göz ardı edilerek küresel şirketlerin çıkarlarının gözetildiğinin de en bariz göstergesi.

Konuyla ilgili ne meslek örgütlerinin uyarıları dikkate alınıyor…

Ne de…

Yerel halkın tepkisi ilgililerin umurunda oluyor.

Durum böyle olunca iş güvenliği falan da haliyle hikâye oluyor.

Aslında durum sandığımızdan çok daha korkunç.

Şimdi şöyle bir düşünün…

Gelişmiş ülkelerde bu maden arama çalışmaları çok özen gösterilerek yapılır ve halkın tepki göstermemesi için gereken önlemler alınırken…

Bizde neden her şey yabancı şirketler ve yerli yandaş ortaklarının keyfiyetine bırakılmaktadır…

Neden?

Çünkü iktidar…

Tamamen neoliberal bir ekonomi politikası uygulamaktadır…

Neoliberal ekonomi dediğiniz de…

Devletin ekonomideki etkinliğinin emperyalizmin talebi doğrultusunda neredeyse sıfırlanıp, hemen her ekonomik alanı küresel şirketlere terk edip, ülkemizin hemen her yerinde dilediğince at oynatmasının sağlanmasıdır…

Demek istediğim…

Bir ülkede doğayı korumaktan…

İş kazalarının engellenmesine…

Hatta

Ülke kaynaklarının o ulusun çıkarına kullanılarak kalkınabilmesinin bile tek yolu…

Hemen her alanda

Ulusal çıkarlar doğrultusunda politikalar uygulayarak ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızı sağlamaktan geçmektedir…

Ama hiç bir şekilde neoliberal politikalardan değil…

 

16-02-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

4 Şubat 2024 Pazar

ULUS KİMLİK

 

ULUS KİMLİK

 

 

Bir süredir bilindiği gibi laiklik adım adım yok edilmeye çalışılırken, şeriat söylemleri de tahmin edildiği gibi sıklıkla gündeme gelmeye başladı.

Tabi biz burada şeriat…

Yani İslam’ın günlük yaşama ilişkin kuralları üzerinde durmayacağız ama özellikle şeriat savunucularının…

Söylediği bir konu gerçekten üzerinde düşünülmeye, tartışılmaya değer.

Ne deniyor bu konuda:

“Müslüman Türk’ten…”

“Türk Müslümandan ayrılamaz.”

Peki, doğru mu?

Elbette değil.

Şöyle bir hafızanızı tazeleyin, kendilerine İslamcı diyenlerin hiç biri ki bunu çok açık ve net olarak söylüyorum…

Türk ulus devletinin kurucusu Atatürk’ü kabul edip saygı duyuyorlar mı?

Mümkün mü?

Ya Türk olduklarını kabul eden var mı?

Bir günden bir güne onlardan birinin Türk ulus kimliğini savunanına rastladınız mı?

Elbette rastlamadınız.

Ya yıllardır Anayasa’yı değiştirmeye çalışarak veya yeni anayasa önererek Türk kimliğini silmeye çalışanlar yine aynı anlayış değil mi?

Peki neden?

Ya da soruyu şöyle soralım…

Yunan din adamları Yunan milliyetçisiyken…

Alman din adamları Alman milliyetçisiyken…

İngiltere’de aynı durum söz konusuyken…

Hatta Amerika‘da bile bunun tersi bir durum söz konusu olamazken bizde neden…

Din adamları Türk ulus kimliğinden ve onun kurucusu Atatürk’ten nefret edip hemen her fırsatta saldırıyorlar?

Aslında nedeni belli

Çünkü emperyalizm bizimki gibi ülkelerde bağımsız, kapitalist bir gelişmeye izin vermiyor.

İsteniyor ki bizim gibi ülkeler…

Sadece ham madde satıcısı…

Yabancı emperyalist ülkelerin açık pazarı olsun.

İşte bunu yapabilmek için toplumun en büyük sosyal örgütlülüğü olan ulus bir şekilde bertaraf edilerek…

Toplum ulus öncesi kimliklere ayrıştırılıyor ki…

Emperyalizm için hem bugün…

Hem de gelecekte açık bir tehdit oluşturmasın.

Bunun içinde emperyalizme karşı ekonomik mücadele edebilecek…

Onun çıkarlarını derinden sarsacak, ulusal kimlik ve sınıf temelinde örgütlenen sendika, parti…

Dernek falan gibi örgütler baskı sonucu adım adım ortadan kaldırılırken…

Emperyalizme, onun ekonomik politikalarına hiç bir tehdit oluşturmayıp tersine, toplumun tarikat, cemaat ve etnik kimlik temelinde parçalanmasına hizmet edecek ulus öncesi örgütlenmeler ortalığa çıkarılmaktadır.

Zaten dikkat ettiğinizde; bu türden ulus öncesi örgütlenmelerin emperyalizm, sanayileşme…

Tarımı geliştirme…

Ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi bir düşüncelerinin olmadığı da görülecektir.

Yani uzun sözün kısası…

Ulus devlet, Türk kimliği, Atatürk, emperyalizme karşı mücadele etmenin, ekonomik ve siyasi bağımsızlığın mihenk taşıdır.

Her kim ki ulus kimliğe, ulus devlete, Atatürk’e sahip çıkar, onlar emperyalizmin düşmanı…

Ama her kim ki…

Ulus kimliği yok sayarak ulus devlet, Atatürk düşmanlığı yapar, bilmelisiniz ki onlar kendilerine hangi ad ve unvan takarlarsa taksınlar emperyalizmin uzantılarıdır.

Bilmem anlatabildim mi?

 

04-02-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

24 Ocak 2024 Çarşamba

NEDEN BÖYLE OLUYOR?

 

NEDEN BÖYLE OLUYOR?

 

 

Hemen herkesin bildiği gibi emeklilere neredeyse sadaka türünden bir zam yapıldı.

Tabi asgari ücret de aynı şekilde bu çok komik zamdan payını aldı ama burada en önemli şey sıklıkla gündeme getirilen sözde enflasyon farkı.

Sahi ne kadar biliyor musunuz?

Gerçi her ay açıklandığında TUİK’le ENAG arasında neredeyse iki katı kadar fark var ama sanıyorum bu konudaki en önemli ölçü…

Otoyollara…

Köprülere…

Trafik cezalarına yapılan zam olmalı.

İşte bu tür hizmetlere yapılan zamlar aslında gerçek enflasyonu göstermektedir.

Tabi burada bir başka soru daha akla gelmeli…

Hemen her şeyin fiyatı korkunç ölçüde artarken maaşlar…

Ücretler, asgari ücret ve emekli maaşları neden çok düşük tutuluyor?

Bu devletin içinde bulunduğu ekonomik bir darboğazın sonucu mu?

Yoksa bilinçli olarak uygulanan bir politikadan mı kaynaklanıyor?

Bence hemen herkesin üzerinde düşünmesi gereken asıl konu bu…

Hani insanın aklına geliyor…

Devlet darboğaza düşmüş olsa…

Ülkenin pek çok yerine yapılan o koskoca saraylar yapılamaz.

O yapılmadığı gibi milyonlarda sığınmacıya sağlıktan ekonomik desteğe kadar yardım da edilemezdi.

Hem öyle olsa…

Ülkenin neredeyse tüm devlet ihalelerini alan şirketlerin vergi borçları silinebilir mi?

Devlet hava alanını çalıştıran şirketin kirasından 10,20 yıl kadar süreyle vazgeçilebilir mi?

Sadece bunlar da değil…

Hani o yatmadığımız hastanelere…

Geçmediğimiz yollara, köprülere…

Uçmadığımız hava alanlarına ödenen neredeyse maliyetinin 40-50 katına varan ödemeler yapılabilir mi?

Elbette yapılamaz.

O halde artık hemen herkes tarafından görülmeli ki…

Bu tamamen bilinçli yapılan bir tercih.

Peki neden?

Nedeni önemli.

Çünkü hemen her şeyin akılcı bir nedeni de olmalı öyle değil mi?

Ama bunun akılla mantıkla açıklanabilecek hiçbir yönü bulunmuyor.

Neden biliyor musunuz?

Hani siz mevcut iktidarı İslamcı falan diye düşünüyorsunuz ya doğrusunu isterseniz İslamcı bir ekonomik model yok.

Sadece bizde değil dünyada da böyle bir şey söz konusu değil .

Uygulanan ekonomi…

Tamamen batının çıkarları doğrultusunda planlanmış neoliberalizmden başka bir şey değil.

Nasıl mı?

Şöyle…

Bu ekonomik modelde emperyalizm bizim gibi ülkelerde devletin ekonomiden tamamen çekilmesini ister…

Hatta o kadar çekilmeli ki yabancıların dev şirketlerinin yanın da küçücük kalsın…

Hiçbir şey yapamasın, sadece seyretsin.

İşte bu yüzden elimizdeki tüm sanayi…

Tarım…

Hayvancılık bitirildi ve önümüzdeki yıllarda bunun tersine döneceğine…

Yani politika değişikliğine yönelineceğini gösteren hiç bir işaret te ne yazık ki söz konusu değil.

Tabi hepsi bu kadar değil.

Devletin ekonomiden çekilmesiyle de iş bitmiyor.

Ekonomi o hale gelmeli ki.

Ülkede ulusal sanayinin yeniden kurulmasının da engellenmesi gerekiyor.

Bu yüzden öncelikle yerli sanayiciler haksız rekabete dayanamadığından yabancılara satıp çekilmek zorunda bırakılıyor.

Bunun yanında gelecekte ülkenin tekrar sanayileşmesine, kalkınmasına yarayacak birikimin de ortadan kaldırılması amacıyla devlet olanaklarıyla değil çeşitli yerli yabancı şirketlere…

40 -50 yıllığına maliyetinin 40-50 katına varabilecek ve önemli bir kısmı gereksiz yatırımlarla ülke kaynakları dışarı aktarılarak ülkede geleceğe yönelik birikim yapılması da engelleniyor.

Geriye kalıyor

O ülkenin tekrar ulus bilinciyle uyanıp ayağa kalkmasının ve emperyalistleri tekrar ülkeden kovmasının engellenmesi…

Bu yüzden emperyalizm…

Bizim ki gibi ülkelerde ekonomik siyasi bağımsızlık gerektiren ulus bilicini asla istemez.

Tabi nasıl sömürüldüğünün öğrenildiği sınıf bilincini de…

Ve bu nedenle ulus öncesi örgütlenmeleri ve yapıları destekler ki…

Ülke tekrar uluslaşamayıp bağımsız kapitalist bir gelişme yoluna giremesin ve sömürü olabildiğince sürebilsin.

İşte etnik kimlikçiklerin…

Tarikat ve cemaatlerin tekrar ortaya çıkmalarının en önemli nedeni bu…

Demek istediğim

Bir ülkenin kalkınmasının, sanayileşmesinin yolu öncelikle uluslaşmaktan ekonominin ulusallaşmasından geçmektedir.

Değilse…

Siyasal İslam’la varılabilecek tek yer…

Çok kimlikli bir yapı…

Yabancı pazarı ve ucuz işgücü olmak…

Kesinlikle başka bir şey değil.

 

 

24-01-2024

Nusret KEBAPÇI