küresel sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küresel sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2024 Pazartesi

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

 

Şöyle bir geçmişe doğru yolculuk yapsak, hani biraz zaman makinesine biner gibi değil de…

Sadece hafızalarımızı biraz tazelesek diyorum, ne görürüz?

Bunu sakın ola çok eskilere yani bir kaç yüzyıl öncesine olarak düşünmeyin, benim kastettiğim esas olarak 22 yıl kadar öncesi…

Belki yaşı 35in altında olanlar çok hatırlamaz ama eminim ki onun dışında kalanlar pekâlâ hatırlayabilir…

Belki diyeceksiniz ki tamam, da neyi hatırlayacağız? Önce onu söylesen…

İşte ben de bu girişten sonra tam ona geliyordum ki sözü ağzımdan aldınız.

Evet, konumuz ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durum…

İşte bu 22 yıl içinde nereden nereye geldiğimizi biraz olsun aklımıza getirirsek içinde bulunduğumuz koşulların yani korkunç hayat pahalılığının ve günden güne artan yoksulluğun gerçek nedenini anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Sahi o günler ne günlerdi gibi eskiye güzelleme yapmaktan ziyade, aslında amacım bu süreç içinde gerek ekonomik, gerekse siyasi olarak ülkece yaşadığımız dönüşümün anlaşılmasına az da olsa katkıda bulunmak…

İşte bundan 22 yıl önce ülke sanayimizin neredeyse tamamı Türklerin elindeydi…

Tabi bankalar da…

Ayrıca herkesçe bilindiği üzere tarımda da kendi kendine yeten ülkelerden biriydik.

O tarihlerde devlet et ve süt ürettiği gibi…

Kumaş, ayakkabı ve benzeri de üretilebiliyordu…

Tabi hepsi bununla sınırlı olmayıp…

Yine o yıllarda pek çok alanda devletin tekelleri de vardı.

Bunu sadece sigara ve alkol Tekel’i olarak söylemiyorum ama elektrik ve haberleşmede bile sadece devlet söz sahibiydi.

Hatta o kadar ki devletin petrol şirketi bile vardı.

Böyle olup devlet ekonomik olarak güçlü olunca da üretici sübvansiyonla desteklenir…

Pek çok kesim ve kurum, devlet hizmetlerinden ücretsiz ya da düşük ücretle yararlanabilirdi.

Tabi o yıllarda yoksul ve kimsesizlere olduğu gibi çocuklara yardım eden kurumlar da bugünkü gibi tarikat ve cemaat vakıfları değil, bizzat devletin kendi kurumlarıydı.

Tüm bu devlet yapısı güzel ve sorunsuz devam ederken…

Küresel sermaye ülkeyi hedefe koyup IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla ülkenin devlet tekelleri de dahil olmak üzere hemen her şeyin yok pahasına tasfiye edilerek, tüm hizmet ve kurumların küresel sermayeye devredilmesini yani ülkenin küresel sermayenin açık pazar olmasını isteyince… 

Haliyle buna karşı çıkacak partilerin iktidardan uzaklaştırılması, küresel sermayeye hizmet ederek hemen her istediğini yapacak bir iktidarın iş başına getirilmesi gerekiyordu.

Peki, bu nasıl bir iktidar olmalıydı ki küresel sermaye dilediği gibi at koşturabilsin.

Öncelikle ulus karşıtı olması yanında ulus tabanlı örgütlerin yani sendika dernek ve meslek odalarının da zayıflatılıp…

Yerine etnik

Özellikle de dinsel tarikat ve cemaatlerin etkili olması sağlanmalıydı ki…

Küresel sermayeye karşı etkili ekonomik temelli bir muhalefet olamasın.

Peki, böyle bir durumda eğitim ulusal olarak kalabilir miydi?

Elbette mümkün değildi…

Onun da mutlaka ulusal olmaktan çıkarılıp dinsel yapılması gerekiyordu ki…

Bu eğitimle yetişecek nesiller, bağımsızlık, vatan ve ulus kavramlarından bihaber olarak emperyalizme yani küresel sermayeye koşulsuz hizmet edebilsinler…

İşte küresel sermayenin siyasal İslamcı bir partiyi 22 yıldır desteklemesinin nedeni bu…

Çünkü biliyorlar ki onlar için ne ülkenin yer altı, üstü kaynakları…

Ne sanayi ve tarımı…

Bankaları

Hatta deniz ve ormanları bile ulusal olarak hiçbir anlam ifade etmemekte…

 Tüm değer ve varlıklar sadece alınıp satılır meta olarak görülmektedir…

Demek istediğim, hayatta her zaman olduğu gibi bu konuda da aslında iki seçeneğimiz bulunmaktadır...

Küresel sermayeye karşı çıkarak ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa amacınız, ulusalcı…

Küresel sermayeye ülkeyi talan ettirmekse de  siyasal İslamcı olmak durumundasınız…

Ortası yok!

 

05-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

27 Mayıs 2024 Pazartesi

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

 

 

Bir ülke düşünün: Tüm ekonomik dayanaklarını yani sanayisini…

Tarımını…

Haberleşmesini…

Enerji kaynaklarını…

Madenlerini…

Hatta topraklarını bile yabancı küresel sermayeye terk ederken

Eğitimi terk etmez mi?

Ya da şöyle soralım…

Küresel sermaye, ekonomisini teslim aldığı ülkede nasıl bir eğitim ister?

Kimliksiz…

Kişiliksiz…

Vatansız…

Milletsiz bir toplum yetiştirilmesini değil mi?

Bu yüzden de eğitimden…

Atatürk…

Kurtuluş Savaşı…

Padişahın ihaneti…

Emperyalist destekli isyanlar…

Bağımsızlık…

Vatan gibi kavramlar günden güne azaltılarak yetiştirilecek nesillerde bu kavramlara dayalı ulusal bir bilinç oluşturmayıp...

 Ülke ekonomisine, siyasetine egemen olan küresel sermayeye karşı çıkamayan bir toplum istenmiyor mu?

Elbette isteniyor.

İşte bu nedenle de eğitim, küresel sermayenin isteği doğrultusunda adım adım ulusal olmaktan çıkarılarak, onların istediği hale getirilmektedir.

Gerek 2011 yılında MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan değişiklik, gerekse 2017’de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nden bir maddenin çıkarılması, yapılacak müfredat değişiklikleri için de aynı zamanda bir temel teşkil etmektedir.

Yapılan değişikliklere bakıldığında da ulus bilincine yani Millet, Bayrak, Vatan sevgisine sahip öğrenci değil, bu değerleri yadsıyarak kendini hiç bir çekince duymadan küresel sermayenin emrine verebilecek insan istendiği herkes tarafından da görülecektir…

Ne deniyor 2011 değişikliğinden önceki MEB Teşkilat Kanunu’ndaki Bakanlığın Görevleri başlıklı 2.maddede:

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:  a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,” 

Peki ya 2011 değişikliği sonrası:

MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.”

Yani böylece Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı, vatanını, milletini seven öğrenci yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan öğrenci yetiştirmek anlam kazanıyor…

Tabi değişiklik sadece Teşkilat Yasası’yla sınırlı kalmıyor…

Benzer bir değişiklik 2017 yılında Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nde de yapılıyor…

Evet, orada da değişiklik gerekçesiyle aşağıda belirttiğim madde olduğu gibi yönetmelikten çıkarılıveriyor…

Madde 5- Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.

Hani birileri

Şu ana kadar yapılan temel değişiklikleri görmeyip hala müfredat değişikliğiyle ilgili olarak paragraf paragraf incelenmesi gerekmez mi? gibisinden şeyler söylüyorlar ya…

İşte bu yapılan müfredat değişikliği…

Müfredatın Teşkilat Yasasına uydurulmasından başka bir şey değildir.

Demek istediğim…

Ekonominizi küresel sermayeye teslim ederseniz…

Eğitiminizi de teslim etmek durumundasınız…

 

27-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

27 Mart 2023 Pazartesi

NEO LİBERALİZM

 

NEO LİBERALİZM

 

 

Ülkemizde her ne kadar gündem çok hızlı değişse de…

Hatta 

Her şey birbirine girmiş çok karmaşıklaşmış gibi görünse de…

Tüm bunlardan uzaklaşıp…

Sakin bir kafayla birazcık düşünerek ülkemizde olup biteni pekala anlamak mümkün.

Bu girişi neden yaptım?

Şunun için…

Ülkemizde genelde siyaset denilince akla gelen ilk şey, asla ideolojik bir tartışma değil…

Hatta uygulanan ekonomik ve siyasi politikalara fikir düzeyinde karşı çıkmak da çok fazla görülmüyor…

Zaten siyasilerin söyleminde farklı ekonomik modellerle ilgili herhangi bir tartışma falan da yok.

Bizde siyaset denilince de zaten ilk akla gelen genelde, grup toplantılarında birbirleriyle söz yarıştırmaktan ibaret…

Böyle olunca haliyle, uygulanan ekonominin ve siyasetin ayrıntılı bir açıklaması yapılmak gerekiyor ki halk eğriyi ve doğruyu görebilsin.

Bunu herhangi bir siyasi parti tarafı olarak değil, olan bitene Türk ulusu penceresinden bakarak söylüyorum.

Ya da şöyle diyelim…

Ülkemizi yaklaşık 21 yıldır yöneten partinin ekonomide, siyasette, eğitimde, sağlıkta, dış politikada, kültürde, sanatta uyguladığı politika sadece günübirlik kararlardan mı oluşuyor?

Yoksa

Tamamen bilinçli olarak istenilen hedefe varmak için mi kurgulanıyor?

İşte bunu anlarsak ne yapılmak, bunun sonucunda nereye varılmak istendiğini çok kolay bir şekilde görebilirsiniz.

O zaman bir tespit yaparak başlayalım…

Hani bazıları; siyasal İslamcı bir parti memleketi yönettiği için alınan ekonomik ve siyasi kararların İslami düzene götüreceği yanılsamasına düşmüş olabilir ama inanın bununla hiçbir ilgisi yok…

Mevcut iktidar partisinin yaklaşık 21 yıldır hemen her konuda uyguladığı politika neo liberalizmdir.

Peki, nedir bu neo liberalizm?

Anlamı şu: Ulus devletin adım adım yok edilerek…

Devletin ekonomiden…

Tarımdan…

Eğitimden…

Sağlıktan…

Neredeyse adalet ve güvenlik dışındaki hemen her alandan adım adım çekilerek, meydanın hemen her alanda küresel sermayeye bırakılması demektir…

O uygulandığında artık vergi vererek her türden hizmete hak kazanan yurttaş değil…

Her ne kadar verdiğiniz vergilerde herhangi bir azalma olmasa da hemen her türden hizmeti satın almak durumunda olan müşterisinizdir.

Zaten bunun böyle olduğunu son yaşadığımız depremde bile yaşamadık mı?

Hemen herkese bir devlet hizmeti olarak ücretsiz sunulması gereken çadır ve diğer yardımların parayla satıldığına bile tanık olunmadı mı?

Ama neo liberalizmin etkisi sadece bu kadarla sınırlı değil.

Küresel sermaye bir ülkeye egemen olunca…

O ülkede merkezi birlikteliği, yani ulus devleti ve bununla birlikte ulus bilincini de adım adım yok ederek, yerine sözde demokrasi adına etnik ve dini kimlikçikleri çıkarır…

Hani zaman zaman Türk adı kaldırılıyor falan deniyor ya aslında kaldırılan Türk,  bir ad değil…

Ulus kimliğimizin en yalın ifadesidir…

Zaten kaldırılmasının amacı da merkezi olarak birleşik ulusu yani ortak kimliğimizi kendisi için tehlikeli olmayacak şekilde küçük parçalara ayırmak, yani etnik ve dinsel kimliklere, tarikat ve cemaatlere ayırarak parçalamaktır.

Tabi böyle olunca toplumda ulus bilinciyle birlikte vatan sevgisi gibi kavramlar da anlamını yitirmektedir.

Biraz dikkat ettiğinizde de ülkemizde bu değişimin çok hızlı bir şekilde yaşandığını zaten görebileceksiniz.

Şöyle bir bakın…

Tüm toplumu ilgilendiren herhangi bir konuda;  siz hiç büyük sendika ve dernek yöneticilerinin açıklamasının yayınlandığına tanık oldunuz mu?

Ya da şöyle söyleyelim; medyada hemen her gün pek çok kez yer alan tarikat ve cemaat liderlerinin adını çoğumuz ezberledik…

Ya büyük sendikaların liderlerinin adını bir yere bakmadan söyleyebilecek kaç kişi çıkar, hiç düşündünüz mü?

Çünkü küresel sermaye, ulus bilinciyle birlikte sınıf bilincini ve örgütlerini de adım adım yok ederek tüm toplumu cemaatleştirir.

Sonuçta o ülke ekonomik ve siyasi olarak küresel sermayenin sömürgesi durumuna gelir…

Bu yüzden her kim ve hangi parti, kurum olursa olsun ulus kimliği yadsıyarak etnik ve dini kimlikler üzerinden demokrasi tanımlaması yapıyorsa…

O parti veya kurum, örgüt, dernek, sendika her ne ise bilinmeli ki kendilerine hangi unvan, isim takarlarsa taksınlar…

Küresel sermayenin içimizdeki uzantılarıdır.

Peki, biz bu sürece mahküm muyuz?

Aslında değiliz…

Çözüm yolu da çok zor değil.

Nasıl mı?

Bugüne kadar izlenen politikaların tam tersini yaparak…

Aslında hemen her şeyde olduğu gibi bu işte de her zaman iki seçenek bulunmaktadır

Doğru ve yanlış olarak…

Ya toplumda ulus bilincini tekrar uyandırarak tüm toplumu birleştirip…

Ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, tarımı tekrar ulusal hale getirip bağımsız olacaksınız…

Ya da sözde demokrasi adına…

Etnik ve dini kimlikçilik yaparak toplumu parçalayıp, ekonomiyi hemen her alanda aynen bugün olduğu gibi küresel sermayeye bırakarak onların hizmetçisi…

Ortası yok!

 

    27-03-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

10 Mayıs 2018 Perşembe

MANİFESTO


MANİFESTO


Malum seçim ortamı ya…
Siyasi partiler de birbiri ardına manifestolarını açıklamaya başladılar.
Tabi onların manifesto dediği şeyler yapmayı düşündükleri hedefleri de…
Bence asıl manifesto seçmenlerce hazırlanmalı…
Bunu yaparken de onlardan neler beklediğimiz…
Neleri yapmalarını…
Veya yapmamalarını istememiz kanımca çok açık bir şekilde ortaya konmalıdır.
Böyle olunca da elbette bir yerden başlanması gerekiyor ama bence ilk olarak toplumdaki kutuplaşmanın ortadan kaldırılmasından başlamak daha doğru olur diye düşünüyorum…
Çünkü
Bir süredir, daha doğrusu uzunca sayılabilen bir zamandır toplumda ortak milli kimliğe…
Yani Türk kimliğine herhangi bir vurgu yapılmaması…
Bunun yanında
Tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta olması gereken makamın mevcut partilerden birinin başkanı olarak hareket etmesi…
Bunların dışında da sıklıkla yapılan etnik ve dinsel kimlik vurgusu…
Toplumdaki ortak aidiyet duygusunu yok etmekte, toplumdaki milli birlik ve beraberlik önemli oranda zarar görmektedir…
Bu nedenle…  
Seçim propagandasında hemen her şeyden önce önceliği etnik veya dini değil…
Özellikle milli, yani Türk milleti kimliğine vermeli…
Toplumu ayrıştıracak etnik ve dini kimlik söylemlerinden mutlaka kaçınılmalıdır.
Bilinmeli ki
Ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafya, batılı emperyalistlerin tehdidi altında olup…
Bölge ülkelerini, ABD planlarına engel olamayacak ve İsrail’in karşısında tehdit olamayacak kadar küçültmek…
Zaten, yıllardır emperyalizmin uygulamaya çalıştığı BOP’un hedefleri arasındadır.
Dolayısıyla sırf bu nedenle bile önceliği ulus kimliğe ve ulus bilincine vermek ülkemizin içinde bulunduğu tehlike açısından çok önemli olup bir anlamda bu konuda toplumun da duyarlı hale getirilmesi ülkemiz açısından yaşamsal öneme bile sahiptir…
Tabi bunları söyleyince…
Ulus bilincinin olması…
Ulus devlete sahip çıkılması, yeterli mi?
Sanayileşme…
Tarımı geliştirme…
Kendi milli tohumumuzu üretme gibi çalışmaların hiç mi önemi olmayacak diye düşünebilirsiniz ancak…
Ulus bilinci olmadan ne sanayileşme gerçekleştirilebilir…
Ne de Tarım geliştirilebilir…
Öyle ki…
Kendi tohumunuzun ne kadar önemli olduğunun farkında bile olamazsınız…
Hatta bırakın bunu, bu bilinç olmazsa ne Kıbrıs’taki çıkarlarınızın farkına varırsınız, ne de Ege’ deki adalarımızın gittiğinin…
Çünkü ancak ulus bilinci olduğunda üzerinde yaşanan toprak vatan haline gelebiliyor…
Vatan haline gelince de onu savunmak…
Tehdide karşı koymak…
Sömürmek ya da parçalamak isteyen emperyalizme karşı mücadele etmek de anlam kazanıyor…
Böyle olunca da sanayileşmek…
Yer altı üstü tüm kaynaklara sahip çıkmak…
Tarımı geliştirmek…
Kendi tohumunu da üretebilmek mümkün hale geliyor…
Demek istediğim bu seçim göründüğü gibi sadece adaylar arasında değil…
Aynı zamanda ulus olarak tekrar ayağa kalkıp ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızı tekrar kazanma ile…
Etnik ve dini parçalanıp küresel sermayenin açık pazarı olma arasında da bir seçimdir…
Tabi ki anlayana…

10–05–2018
Nusret KEBAPÇI



31 Mart 2018 Cumartesi

LAİKLİK OLMAZSA…

LAİKLİK OLMAZSA…

Bir ülkede…
Üstelik dünyada emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı vererek tüm ezilen ülkelere örnek olmuş bir ülkede, istiklal Marşı’nın bestesi aradan geçen 90 küsur yıl sonra neden tartışmaya açılır?
Neden hemen bu tartışma üzerine birileri durumdan vazife çıkararak İstiklal Marşı’nı hemen ilahi tarzında üstelik oturarak söyleterek dinlenmesi için çabalar…
Kaldı ki; bunu yapan zevat da dahil herkes bilmelidir ki…
Melodisi nasıl olursa olsun tüm ülkelerde milli marşlar ayakta ve hazır olda dinlenir.
Ama niyet üzüm yemek değil de Marşı kaldırmak olunca durum değişiyor.
Neden mi?
Çünkü bu Marş içinde ister Türk söz geçsin…
İsterse de geçmesin…
Sonuçta Türk kimliğinin bir sembolüdür ve bilinmelidir ki Millet olarak kaldığımız sürece de bu marş bizim marşımız olarak kalacaktır ancak…
Kaldırılmak istenilmesinin nedeni de zaten bu değil mi?
Şöyle bir düşünün…
Ülkemizi küresel sermayenin açık pazarı yapmak isteyen bir iktidar ne yapar…
“Hemen fabrikaları satar …” falan demeyin ben sosyolojik olarak söylüyorum ne yapar?
Doğrusunu isterseniz yapacağı şey bellidir…
Önce emperyalizme karşı mücadele etmeyi ve…
Bağımsızlık düşüncesini topluma kazandıran Milli kimliği yok etmek ister ki o yapılmaktadır…
Bunun için de
O kimliği canlı tutacak toplumda onu hatırlatacak hemen her şeyin başta TC…
Türk ve Türkiye kelimeleri olmak üzere…
Öğrenci Andı
İstiklal Marşı dahil hemen her türden kavramlar da ortadan kaldırılmalıdır ki…
Toplumda ulus bilinci giderek sönsün ve yok olsun.
Diyeceksiniz ki tamam da…
Yerine ne konacak?
Aslında uzun bir süredir ulus kimliğin giderek yok edilmesi çabalarıyla birlikte dini kimliğe doğru bir yöneliş hız kazanmış durumdadır…
Şöyle düşünebilirsiniz ulus kimliğin kaldırılıp yerine dini kimlik konulunca ne olur?
Veya bu kötü bir şey mi?
Şimdi şöyle bir düşünün…
Neden hiç bir İslam ülkesi ABD’den bağımsız değil.
Niçin bir tanesi bile gelişmiş ülke olamıyor…
Neden hiç biri kendilerini parçalamaya çalışan ABD emperyalizmine ve İsrail’e değil de birbirlerine düşman…
Çünkü bu devletler ulus devlet değil.
Diyeceksiniz ki…
Ulus devlet nasıl olunur ya da koşulu nedir?
Aslında ulus olmanın ilk koşulu laik olmaktan geçmektedir…
Bilinmeli ki ancak laiklik olduğunuzda egemenlik millete geçip millet, ulus olabiliyorsunuz.
Tabi ulus olduğunuzda üzerinde yaşadığınız toprak vatan haline gelebiliyor…
Haliyle vatan olunca da emperyalizme karşı mücadele…
Bağımsızlık…
Kalkınma, sanayileşme de hayat buluyor.
Ama laiklik olmadığında…
Ne bağımsızlık kalıyor ortada…
Ne vatan…
Ne de emperyalizme karşı mücadele…
Hem zaten…
Laiklikle beraber bağımsızlığımızın, sanayimizin, tarımımızın da birlikte gitmesi bunun göstergesi değil mi?

31–03–2018
Nusret KEBAPÇI


20 Kasım 2017 Pazartesi

ATATÜRKÇÜ OLMAK…

ATATÜRKÇÜ OLMAK…


Bu yılki 10 Kasım törenlerinde yıllardır hemen zaman olduğu gibi Mustafa Kemal değil de Atatürk denilmesi, birileri için bir bardak suda fırtına koparmaya yetti…
Hatta yetmek ne kelime arttı bile denilebilir.
Hemen iktidarın savunmasına giriştiler…
“Bakın, Atatürk dediler…”
“Bu tam da Atatürkçü olduklarının kanıtı…”
Gerçi bunu, yapılan eleştiriler karşısında…
”Atatürkçülük kimsenin tekelinde değil” türünden savunanlar bile oldu ancak, yaptıkları şeyin Atatürk’ün önemini küçültmekten öte bir işe yaramadığını asla ve asla düşünmediler.
Tüm bu yaşananlardan da anlaşıldı ki birileri için Atatürkçü olmak…
“Ne olursan ol, gel…” diyen Mevlevi tekkesine katılmaktan hiç de farklı falan değil miş…
Tabi ben böyle deyince…
“Kimin Atatürkçü olup olmadığına kim karar verecek?”
“Bunun sınavı mı var?”
“İnsanların ne kadar Atatürkçü olduklarını ölçen bir mihenk taşı mı icat edildi?” Türünden birçok yanıtla karşılaşmak mümkün…
Ancak onların unuttukları…
Belki de hiç ama hiç öğrenmedikleri…
Atatürk ilkelerini…
6 oku…
Devrimleri…
“Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz…”  “Her fabrika bir kaledir.” Diyerek
Misakı milli kadar önem verilen misakı iktisatı nereye koymak gerektiği…
Aslına bakarsanız…
Tüm çatışma Cumhuriyet Devrimlerinin tamamlanamaması nedeniyle yaşanmaktadır demiş olsak yanlış söylememiş oluruz…
Çünkü aradan gecen 94 yıla karşın hala ulus kimliğimiz tartışma konusu yapılıyorsa…
Ulus devlete saldırılıp tekrar ulus öncesi tarikat, cemaat ve etnik kimliklere dönülmesi yönünde her türden çabaya izin veriliyorsa ve bugün hala…
İktidarın bir meclis başkanı adayı laikliğin kaldırılmasını gündeme getirebiliyorsa…
Yine aynı düşüncedeki bir sendika başkanı Cumhuriyetçileri hain ilan eden birini baş tacı yapmaya çalışabiliyorsa ve bu devletin kökenine ait tartışmalar hiç bitmeyip…
Cumhuriyet…
Onun kurucusu bile açıkça hedef alınabiliyorsa, bence üzerinde tekrar tekrar durulması gerekmez mi?
Şimdi şöyle bir düşünün…
Atatürk İlkelerinin…
Yapılan Devrimlerin tümünün amacı…
Ortak bir dili konuşan…
Aynı duyguları taşıyan…
Aynı tarihsel geçmişe sahip ve hepimizin aynı ekonomik paydada birleştiği, bugün adına millet dediğimiz kimliğin sahiplendiği bir ulus devlet değil miydi?
Peki, ya buna karşı çıkanların istedikleri, onlar neydi?
Aslında biliyorsunuz ama…
Söyleyim…
Ulus kimliğin olmadığı…
Toplumun etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırıldığı ve hemen her türden kimliğin kendi dilleriyle eğitim yaptığı, çok kimlikli, çok kültürlü, çok hukuklu…
Ulus devlet öncesi tüm kurum ve kuruluşların da toplumda yaşama alanı bulduğu…
Ekonominin tamamen yabancı pazarı olup…
Küresel sermayeye teslim olunan bir ülke…
Ama tüm bu tartışmalar bize bir şeyi çok net olarak göstermektedir
Atatürk’ten yana olduğunuzda aynı zamanda ulus kimlikten…
Cumhuriyetten…
Ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan yana olmak durumundasınız…
Karşı çıktığınızda da kendinize ne ad takarsanız takın...
Emperyalizmden yana…
Tercih sizin.

19–11–2017
Nusret KEBAPÇI




14 Kasım 2017 Salı

AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ…

AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ…


Bu sözün anlamı bilindiği gibi insanların sözlerine değil yaptıklarına bakmak gerektiğidir…
Bunu niçin söyledim…
Çünkü toplum olarak yeteri kadar okumadığımızdan olsa gerek…
Genelde söylenen sözlere…
Sözlü propagandalara çok çabuk inanıyoruz.
Aslında…
Uygulamalara bakılsa…
Yapılanlar biraz tarafsız bir gözle görülse, gerçekler anlaşılacak ama dediğim gibi onun için de araştırmak…
Okumak…
Yani anlayacağınız olayları anlamak için biraz kafa patlatmak gerekiyor.
Bunu günlük yaşamın hemen her yerinde özellikle siyasette sıklıkla görmek mümkün…
Bir bakıyorsunuz…
Adamlar yasa, yönetmelik değişikliğiyle…
“Vatan, millet sevgisini kaldırıp, yerine küresel sermayeye hizmet etmeyi ” bile koyuyor ama birileri…
Bunu anlamayıp hala bunu yapanları vatanseverlikle övmekte hiçbir sakınca görmeyebiliyor…
Yine birileri hiçbir ad belirtmeden millet, bu millet falan dediklerinde siz yine iyi niyetten olsa gerek Türk milleti olarak anlıyorsunuz ya…
İnanın bu kavram da bizim bildiğimiz anlamda ulus anlamında falan değil aynen Osmanlı’da olduğu gibi Müslüman milleti, Yahudi milleti gibi…
Dinsel kimlikler anlamında kullanılmaktadır demiş olursak da yanlış söylememiş oluruz…
Hem zaten her tarafa asılan “tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak “kavramlarında sadece tek dilin olmaması bile bununla ilgili bir ipucu vermiyor mu?
Ortak dil olmadan ulus kimlik olur mu?
Ama zaten kastedilen ulus kimlik değil, bilmem anlatabildim mi?
Şimdi birileri çıkıp, özelikle son günlerde…
İktidarın ABD ile çatıştığını…
Vatan savaşı verildiğini falan söylüyorlar ya…
İsterseniz önce söyle sormakta yarar bulunuyor…
Sahi
Milleti kabul etmeyen, ulus devlete düşman olan, ümmetçi bir anlayışta vatan diye bir kavram olur mu?
Elbette olmaz...
Olmayınca haliyle vatan savaşı da olabilmesi mümkün olamıyor…
Ya geçtiğimiz günlerde Katar eski Başbakanı’nın; “Arabistan, Katar ve Türk hükümetinin dünyanın her tarafından gelen cihatçıları Türkiye üzerinden Suriye’ye soktuklarını “açıklaması da size bir şey ifade etmiyor mu?
Sahi kim istemişti bunu, ABD değil mi?
Peki, 2011 de başlayan olaylardan bu yana Suriye’ye dostluk eli uzatmayıp da hala ÖSO ile iş tutmaya kalkan kim?
Ya ABD’den sürekli yakınıp da ziyarete gidince uçak alarak geri dönen…
Ya beyler…
Son derece açık söylüyorum…
PYD’ye silahlar nereden gidiyor?
Irak’tan…
Suriye’den…
İran’dan gitmesi mümkün olmadığına göre ki…
Bal gibi İncirlik’ten gittiğini sağır sultan bile bilmektedir…
Peki, madem ABD bize düşmanca davranıyor…
Öyle diyorsunuz…
İncirlik mutabakatını iptal et.
Üslerden kov…
Suriye’yle hemen dostluk kur…
Ama tüm bunlar yapılmadığına göre…
Tüm bu yapılanların bir tek anlamı bulunmaktadır…
Dış düşman gösterilerek halkın desteğini almak…
Gerisi hikâyedir…

13–11–2017
Nusret KEBAPÇI


19 Eylül 2017 Salı

ATATÜRK MÜFREDATTAN ÇIKARSA…

ATATÜRK MÜFREDATTAN ÇIKARSA…


Uzun bir süredir adım adım Atatürk ve ulus kimlikle ilgili konular müfredattan çıkarılmaya çalışılmaktadır…
Çünkü
Birileri uzun süredir rahatsız oldukları ulus devlet yapısını ve ulus kimliği yıkmak…
İslami çok kimlikli, çok milliyetli bir devlet kurmak için fırsat yakaladıklarını düşünmektedirler…
Aslına bakarsanız bunun sadece son değişiklikle ilgili olduğunu düşünüyorsanız biliniz ki fena halde yanılıyorsunuz.
Hem bu süreç o kadar yeni falan değil neredeyse 40 yıllık bir geçmişe sahip.
Yani basit bir hesap yapmak gerekirse 1980‘lere kadar uzandığı bile söylenebilir…
Ancak son 15 yılda bu değişimin daha hızlı yaşandığını da söylemek mümkün
Doğrusunu isterseniz gerek dünyada…
Gerekse ülkemizde uygulanabilecek 2 türden eğitim vardır…
Bunlardan biri milli bir eğitimdir…
Diğeri de gayri milli bir eğitim.
Peki, nedir bu milli eğitim, isterseniz önce ondan başlayalım…
Bu eğitimde…
Millet ön plandadır
Yani öğrenciler öncelikle yaşadıkları ülkenin tarihini, coğrafyasını diğer ülkelerle geçmişten bu yana yaşanan sorunları…
Ve milletin refahı ve kalkınması için gerekli olan…
Bilimi…
Felsefeyi…
Edebiyatı…
Teknolojiyi öğrenirler…
Tek bir amaç vardır
Milletin çıkarları refahı ve mutluluğu…
Bu nedenle milli eğitim sistemi…
Hem öğrencilere çağın gerektirdiği bilimi, sanatı, felsefeyi öğretmek, hem de toplumun gelecekte de birlik ve beraberliğini koruyup…
Kendilerini açık Pazar yapmak isteyen emperyalizmin oyununa düşüp parçalanmamak için de…
Her türden etnik ve dini ayrımcılığı dışlayarak mutlaka laik olmak zorundadır…
Çünkü hemen her türden etnik ve dini kimlikten insanı bir araya getirerek millet yapan düşünce bunu gerektirmektedir.

Dolayısıyla Ülkenin birlik, yani tek millet esasını bozmaya yönelik olan her türden…
Etnik bölücülük…
Mezhepçilik…
Tarikatçılık türünden ayrımcılık, tehdit kabul edilir ve gelişmelerine izin verilmez ayrıca bu tür kimliklerin kendi farklılıklarını kıyafetleriyle ifade ederek toplumda farklılaşma yaratılması da engellenir.
Hem zaten izin verildiğinde; nasıl bir paralel hiyerarşiye yol açıldığını daha çok yakın bir süreçte, ülke olarak hep birlikte yaşamadık mı?
Bu nedenle tekrar; gelecekte er’den emir alan general…
Hizmetlisinin emir verdiği genel müdürle karşılaşmak istemiyorsak başta eğitim olmak üzere devletin her kademesini her türden etnik ve dini etkilerden uzak tutmak zorunludur…
Yani uzun sözün kısası milli eğitimle; milletin çıkarlarını korumayı, milleti kalkındırmayı, refaha ulaştırmayı; yani sanayileşmeyi…
Tarımı geliştirmeyi, yer altı, üstü tüm kaynaklarına sahip çıkmayı her şeyin üstünde tutacak, bilimde ve sanatta da ülkede yeni ufuklar açacak öğrenci yetiştirilmesi hedeflenirken…
Gayrı milli eğitim yani dini eğitimle’de…
Aslında biliyorsunuz ama yine de söyleyim…
Milletin anlamını bırak, adını bile söylemekten korkan…
Emperyalizmin ne olduğundan haberi bile olmayan…
Ülkenin içinde bulunduğu tehdit ve sorunlardan bi haber…
Bilim, sanat ve felsefeden uzak…
Tamamen kendi dini ya da mezhebinin çıkarlarını gözeten, bunun için de yabancılarla işbirliği yapılmasında hiçbir sakınca görmeyen kimliksiz, kişiliksiz sadece küresel sermayeye elaman olabilecek öğrenci yetiştirilebilecektir…
Yapılan budur…

18–09–2017
Nusret KEBAPÇI



9 Nisan 2016 Cumartesi

EĞİTİMDE NELER OLUYOR?

EĞİTİMDE NELER OLUYOR?


Geçtiğimiz günlerde “Bir” eğitim sendikası genel başkanından “müfredattan Kemalizm’in çıkarılması” ile ilgili sözleri duymak, ilgili sendikanın ulus devlet düşmanı çizgisini yakından bildiğimizden olsa gerek, hiç şaşırtmadı…
Daha açık olarak söylemek gerekirse, beni asıl şaşırtan, sanki bunu yeni duymuş gibi tepki gösteren medyamız ve bazı dernek ve kurumlar…
Bakın şimdi MEB birden bire 2011 yılında teşkilat yasasını değiştirmişti üstelik KHK ile…
Neden?
Çünkü BOP’a göre Ülkemiz yeni Osmanlı rolüne soyunacaktı bunun için de laikliği ve Atatürk’ü terk ederek bölgede diğer İslam ülkelerine örnek olabilecek bir görünüme kavuşması gerekiyordu…
Bu nedenle eğitimde öğrencilere ulus bilinci öğretilmesinden tutun…
Atatürk’ten…
Cumhuriyetten…
Laiklikten…
Hatta…
Vatan ve bayrak gibi değerlerden bile vazgeçilecekti…
Şimdi siz ilgili sendika başkanına kızıyorsunuz ya bence kızmayın…
Çünkü MEB bile 2011 yılında bırakın Kemalizm’i, bayrağı, vatanını sevmeyi bile öğretmekten vazgeçmişti…
Yani demek istediğim hala Milli Eğitim’in öğrencilere vatan, bayrak, milliyetçilik falan gibi değerleri öğreteceğini düşünen varsa bilin ki fena halde yanılmaktadır.
Artık bu tür kavramlar öğretilmeyecek…
Peki, ne öğretilecek dersiniz?
Küreselleşmenin ihtiyacı olan bilgi ve beceri…
Evet, hepsi bu...
Ya da şöyle söyleyelim isterseniz…
Ülkemize egemen olan küresel sermaye, sizce nasıl gençler yetiştirilmesini ister?
Öyle ya; amaç ulusal ekonomiyi geliştirmek…
Üretmek…
Çalışmak…
Bağımsız olmak olmayıp…
Küresel sermayeye hizmet etmek olunca, eğitimden istenen şey ne olabilir dersiniz?
Öncelikle ulusal bilince sahip olunmaması sanırım ilk koşul olacaktır…
Bilinir ki ülkeler emperyalizmin eline düşebilir…
Ekonomisi ele geçirilip…
Toprakları da işgal edilebilir ama…
O ülke insanlarında…
Gençlerinde…
Vatan sevgisi…
Bağımsızlık tutkusu olduğu sürece…
Asla ve asla esir edilemezler…
Bunu bildiklerinden olsa gerek, eğitimden ulus bilinci kazandıran her ne varsa temizlemeye çalışıyorlar.
Ve tek istedikleri düşünmeden, tartışmadan, küresel sermayeye itaat eden bir gençlik yetiştirmek…
Bakın ders kitaplarına…
Ne Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek nedenlerini bulabileceksiniz sayfalarında, ne de Mondros ve Sevr Antlaşması’nın ne anlama geldiğini…
O kadar ki Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet sonrası yaşanan emperyalist destekli dinci ve bölücü ayaklanmaların kırıntısını bile bulamıyorsunuz…
Tüm dünya ülkeleri; eğitimi, yurttaşlarına ulusal bilinç kazandırıp, toplumu ortak duygular etrafında toplamak, ülkenin içinde bulunduğu tehditler konusunda bilinçlendirmek için kullanırken…
Bizde ise tam tersi, geçmişi unutturmak ve tehditlerden habersiz olunması için kullanılmaktadır.
İşte ısrarla ulusal eğitimin kaldırılıp, yerine dini eğitim konulmaya çalışılmasının asıl nedeni budur…   
Biliyorlar ki yüzlerce yıldır dini eğitimle eğitildikleri halde hiçbir İslam ülkesinde emperyalizme karşı herhangi bir başkaldırı, karşı koyuş falan yaşanmaz, yaşanamaz…
Yani adamlar bu kez işi garantiye almak istiyorlar ki ikinci bir Kurtuluş Savaşı daha yaşanmasın…

09–04–2016
Nusret KEBAPÇI