1 Ocak 2011 Cumartesi

NEREDEN BULDUN?

NEREDEN BULDUN?


Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?

09–12–2010
Nusret KEBAPÇI

26 Aralık 2010 Pazar

“İLERİ” DEMOKRASİ

“İLERİ” DEMOKRASİ


Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.

09–12–2010
Nusret KEBAPÇI

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER RAPORU


Tüm ülke oturmuş Wikileaks belgelerini tartışmaya başlayınca haliyle son günlerde ülkemiz gündeminde oldukça geniş yer işgal eden birçok tartışma ister istemez geri plana atıldı.
Şimdi bu Wikileaks belgelerinde özellikle mevcut hükümetin İslami yönüne vurgu yapılmakta ve bunun olumsuz etkileri üzerinde durulmaktadır.
Bu arada ülkemizin hemen her konudaki politikaları da kendilerince değerlendirilmektedir.
Hani derler ya “Dinime küfreden Müslüman olsa” sanki ülkemizde uygulanan tüm politikalar ABD tarafından tasarlanmamış, onların dayatmalarıyla uygulanmamış gibi akıllarınca bu belgeleri yayınlayarak kendilerince ülkemiz üzerinde oyun oynamaktadırlar.
Aslına bakarsanız tarih boyunca tüm emperyalistler ülkeleri yönetmek için bazı evrensel yöntemler kullanırlar.
Evrensel diyorum…
Çünkü…
Bu yöntemler dünyadaki çeşitli ülkeler üzerinde onlarca defa uygulanmıştır.
Tüm bunlara rağmen ülkemizin de içinde bulunduğu bazı ülkeler ki bizim tarihin ilk Kurtuluş Savası’nı vermek gibi bir geçmişimiz de var. Her defasında aynı tuzağa düşmektedirler.
Bunlar daha çok…
Demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarıdır.
Emperyalizm tarih boyunca bu kavramları kullanarak ülkeleri ve o ülkelerde yaşayan insanları tuzağa düşürür.
Bazıları buradan hareketle şunu düşünebilir…
Peki, emperyalizmin kontrolündeki demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüyle, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüğünü nasıl ayırt edeceğiz.
Doğrusunu isterseniz bunu ayırt etmek son derece kolay
Hemen her olayda olduğu gibi bu tür konularda da doğruyu ve yanlışı ayırabilecek turnusol kâğıdı türünden ölçüler vardır, bunları doğru belirlemek emperyalizme alet olmayı ya da olmamayı belirler.
Onun için son derece önemlidir.
Bakın bu güne kadar emperyalizmin(ABD ya da AB’nin) ; köylülerin kooperatiflerde örgütlenmesi…
İşçilerin sendikalaşmalarının önünden engellerin kaldırılması…
Ağaların, şeyhlerin olmaması yani köylülerin daha çok özgürleşebilmeleri için toprak reformunun yapılması şeklinde talepleri oldu mu?
Ya da
Milli birlik ve beraberlik seklinde de ifade edilebilecek olan ulus devletlerde üniter yapının korunması konusunda herhangi bir ifadeleri söz konusu olabildi mi?
Aslında olamaz da
Amerika Dış İşleri Bakanlığı Kasım ayında “Uluslar Arası Dini Özgürlükler Raporu “ adı altında bir rapor yayınlıyor.
Raporda “azınlıkların dini ibadetlerini özgürce yerine getirememesi ve hükümet binaları, devlet daireleri ve üniversitelerde başörtüsü yasağına devam edildiği ve bazı dini grupların devlet kademelerinde mesleklerini yapamamaktan yakındıkları belirtiliyor.”
Tabi yine her zamanki gibi kara listeler ve bu listelerdeki hedef ülkeler.
Hep biliyoruz ki emperyalizm üretici güçleri özgürleştirecek ne komisyon kurar nede rapor hazırlar.
Dikkat edin tüm komisyon ve raporları sadece dini ve etnik özgürlükler üzerinedir.
Sizce neden?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…

ABD ÖNCE KULLANIR SONRA DA…


Bir kaç gündür Türkiye bir Amerikan sitesinden yayınlanan belgeleri konuşmaktadır.
Yayınlanan belgeler aslına bakarsanız bir yönüyle belge değil ilgili dönemlerin ABD büyükelçiliğince tutulan biraz da kişisel görüşlerini de yansıtan notlar.
Bu notlarda bu gün ülkemizi yönetenlerle ilgili çok ayrıntılı bazı bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin bazı bakanlarla ilgili olarak; onun genç kızlara olan ilgisi ön plana çıkarılırken, bir başkasıyla ilgili olarak da rüşvetçi tanımlaması yapılmakta, bazı bakanlarla ilgili olarak da işi hakarete vardıracak kadar ilginç tanımlamalar da bulunulmaktadır…
Hatta daha da ileri gidilerek ülkemizin başbakanının İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu bile dillendirilmektedir.
Tabi bunlar işin ayrıntıları.
bu notlarda ülkemizin iç ve dış politikası tüm yönleriyle yer almakta…
Açılımdan tutun ülkemizin İran politikası, füzelerle ilgili tutumu, AB ile olan ilişkilerimiz, hatta o kadar ki 27 Nisan bildirisi bile bu yayınlanan Wikileaks belgelerinin konusu olmaktadır.
Elbette bu notlar bize çok şey anlatmaktadır.
Ama bunların içinde kanımca en önemlisi ABD Büyükelçiliğinin ülkemizde sıradan bir elçilik değil aynı zamanda ülkemizi yönetenlere bir anlamda akıl hocalığı yaptığıdır ki…
Hem zaten açıklanan bilgilere göz atıldığında bile konu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şimdi sıkı durun!
Bu bilgiler neden daha önce değil de seçimlere 6 ay kala ortalığa saçılıyor sizce tesadüf olabilir mi?
Aslına bakarsanız olamaz.
Bu bilgiler bir kaza sonucu ya da tesadüfen ortaya yayılmış bilgiler değildir…
Gerek zamanlaması…
Gerek ortaya çıkan bilgiler ve eleştiriler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Düşünebiliyor musunuz bir ABD sitesi bir belge yayınlıyor ve o belgedeki bilgilerin en ayrıntılı kısmı Türkiye ile ilgili…
Tabi haliyle de iktidar partisiyle…
Buradan da çıkışla anlaşılıyor ki ABD Türkiye’de artık bir at değişikliği planlamaktadır.
Yani iktidar…
Bu güne kadar ülkemizde neler gerçekleştirmek isteniyordu.
Birazcık hatırlamaya çalısalım…
Öncelikle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak ulusal kimlik tartışma konusu yapılarak hırpalanacak…
Ulusal değerler…
Semboller yerle bir edilecek…
Sonrasında milli kimlik yerine cemaat ve etnik kimlik konulacak.
Onun ardından genel af ve demokratik özerk Kürdistan daha açık bir şekilde gündeme getirilecek.
Sonra da yapılacak bir referandumla bağımsız Kürdistan’a giden yol açılacak tabi bu arada Irak’tan çekilecek Amerikan askeri birlikleri ve güney doğuya konuşlandırılması düşünülen Füze Kalkanıyla da çekiç güç misali gereken koruma sağlanacak.
Bu güne kadar Ilımlı İslamcı bir partiyle İslami bir kimlik ön plana çıkarılarak Ulusun ordusu ve ulus bilinci yeteri kadar tahrip edildi.
Haliyle İslami partinin işi bitti yani görev tamamlandı.
Şimdi sıra çok daha “demokratik” bir partinin getirilmesine gelmiştir.
Çünkü sıradaki adımların atılabilmesi için İslam’ı değil, “demokrasiyi” ön planda tutacak bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte yapılan belge sızdırılması bir ABD operasyonudur
Ne deniyordu?
Demokratik özerklik…
Sizce “demokratik” bir parti olmadan demokratik özerklik sağlanabilir mi?

02–12–2010
Nusret KEBAPÇI

12 Aralık 2010 Pazar

FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?

FÜZE KALKANI NEYE KALKAN?


Sözüm ona Lizbon’da onaylanmadan önce Türkiye’nin bu Füze Kalkanı Projesi ile ilgili bazı ön koşulları vardı.
Neydi bu ön koşullar?
Öncelikli olarak bunun bir ABD değil de bir NATO projesi olarak gündeme getirilmesiydi ki…
Aslında bu proje daha başından beri bir NATO projesiydi ve bu nedenle bu türlü bir talebin çok da anlamlı olmayacağı açıktı.
Diğer bir ön koşul Projede tehdit kaynaklarının isminin belirtilmemesiydi ama hem füzelerin Türkiye’de konumlandırılışı, hem de zirvede Fransa Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tehdidin İran olduğu vurgusu bu ön şartın hiçbir anlamı olmadığını ortaya çıkardı.
Ayrıca “Biz kediye kedi deriz.” şeklindeki açıklamaları da zaten konuyla ilgili hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar netti. Dolayısıyla hedefin bir yönüyle İran olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.
Ön koşullardan bir başkası da bu füzelerin engellenmesiyle oluşacak nükleer serpinti konusuydu ama ne yazık ki o konuyla ilgili olarak inandırıcı hiç bir açıklama yapılamadı.
Bir diğeri de komutanın kimde olacağıydı. Zaten bu proje bir NATO projesiydi ki ve konu üye olan 28 ülkeyi ilgilendiriyordu. Dolayısıyla kendi projelerinin düğmesini zaten Türkiye’ye vermeleri beklenemezdi.
Ama işte bu konuların tamamı uzun bir süre iç siyaset malzemesi olarak Türk kamuoyunun önüne atıldı ve sanıyorum yeteri kadar da oyalanıldı.
Şimdi soralım.
Yeni hazırladığınız MGSB yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, bir başka adıyla Kırmızı Kitap’da İran tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Hem sadece İran’da değil İran’la birlikte Irak, Suriye ve Yunanistan’da tehdit olmaktan çıkarılmadı mı?
Peki, o halde eğer İran tehdit değilse ki İran hiç bir şekilde Türkiye için tehdit değildir.
İran’dan atılması düşünülen füzeler, bu füzelerin menzilinin de uzmanlarınca yapılan açıklamalara göre çok da uzun olmadığı göz önüne alınırsa anlaşılacaktır ki bu füzelerin hedefi esas olarak ABD, AB ya da İsrail değildir.
Durum böyle olunca İran’ı hedef alarak Türkiye’ye konuşlandırılacak füze sistemi neyin nesi?
Ayrıca bu füzesavar sitemi ülke içinde nereye konuşlandırılacak?
Aslına bakarsanız burada tamamıyla ABD tarafından bir taşla iki kuş vurabilme hesabı yapılmaktadır.
Hedef İran olduğuna göre bu füzelerin yerleştirileceği yer, esas olarak İran sınırına çok yakın bir yer olmalıdır ki İran’dan atılan füzeler daha atıldığında imha edilebilsin.
Hal böyle olunca da bu ilk akla gelecek yer haliyle ülkemizin Güney doğusu olacaktır.
Güneydoğuya kurulacağı varsayılan Füze Savunma Kalkanı’nın füzesavar olmasının yanında 15 kilometre’nin altında uçan uçaklara karşı uçaksavar olarak da kullanılabileceği göz önüne alınırsa.
Bu sistemin özellikle Türkiye’nin Güneydoğusunun NATO korumasına verilmesi anlamına gelir ki Kuzey Irak için bunu bizzat başbakan istemişti.
Ayrıca İran’dan atılacağı varsayılan füzeler…
İmha edildiğinde ve özellikle bu füzelerin bazılarının Nükleer başlıklı olabileceği de göz önünde bulundurulursa meydana gelecek nükleer serpinti nereyi etkileyebilir?
ABD ve AB ülkelerini mi?
Hayır!
Sadece ve sadece Türkiye’yi
Başka hiç bir yeri değil…
Yani kısacası, kurulacak füze sistemi bizi İran’la bir daha onarılamayacak şekilde düşman etmenin yanı sıra, Çernobil’i içimize taşıyacak ve ayrıca Güneydoğuyu NATO’nun korumasına terk edecektir.
Benden söylemesi…

25–11–2010
Nusret KEBAPÇI

BATI YAKASI HİKÂYESİ…

BATI YAKASI HİKÂYESİ…


“Batı Yakası Hikâyesi” çok eskiden kalmış bir film yani 1961 yapımı, üstelik müzikal ama amacım bu filmi konu edip tartışmak değil.
Aslına bakarsanız batı yakasında çevrilen filmler sadece bununla da sınırlı değil batıda bu gün öyle filmler çevriliyor ki inanın senaryolarını okusanız dudaklarınız uçuklar.
Öyle filmler ki ve bu filmlerin tamamı neredeyse bizim gibi ülkelerde geçiyor. Bunlar genelde BOP ve insan hakları senaryoları olup tamamıyla ülkemiz üzerinde bir kargaşa çıkarmayı amaçlamaktadırlar.
Yıllardır Türkiye düşmanı her türlü bölücü ve dinci örgüte ev sahipliği yapan bu AB demokrasileri, bu gün giderek dozunu artırarak bu tutumlarını tam anlamıyla saldırganlığa dönüştürmüşlerdir.
O kadar ki bugün için istedikleri bile tamamen ülkemizde yaşayan azınlıklar üstünedir.
Çünkü onlar da bilmektedirler ki bizim gibi ülkelerde ulus devletleri parçalayabilmenin tek ve her zaman geçerli yolu azınlıkları kışkırtmaktan geçmektedir ve hatta o kadar ki ülkemizde azınlıkları kışkırtacak onları canlandıracak her türlü çabaya…
Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da çok ciddi katkıda bulunmaktadırlar.
Örnek mi istiyorsunuz
Birinden başlayalım örneğin İSVEÇ; bir yanıyla baktığınızda dünyanın insan hakları şampiyonu…
O kadar ki kendi ülkelerinde her türlü faaliyette bulunup ihanet edenlere(siyasi sığınmacılara) bile kapıları sonuna kadar açık.
Ama diğer yanıyla baktığınızda ise dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri…
Bu ülke de diğer çoğu AB Ülkesi gibi kendi azınlıklarını görmezden gelirken hedef ülkelerdeki azınlıklar için varını yoğunu seferber eden ülkelerden biri.
İsveç geçtiğimiz haziran ayında bir yıl önce yapılan bir eylemde polise taş attığı için 9 ay hapis cezası alan Berivan’a İnsan Hakları Ödülü veriyor.
Taş atmanın insan haklarıyla ne ilgisi varsa…
Aslında şaşırmamak gerekiyor bundan bir süre önce yine İsveç kendi ülkesine hakaret eden Orhan PAMUK’U Nobel’le ödüllendirmemiş miydi?
Devam edelim şimdi yine bu ülke Türkiye’yi AB’ne hazırlama amacıyla özellikle Kopenhag Kriterleri kapsamında demokrasi, insan hakları ve eşitlik alanlarında ilerleme sağlanması için Türkiye’ye yardım edecekmiş.
Bilmem farkında mısınız geçmişte emperyalizm medeniyet götürdüğünü iddia ederdi bu gün de demokrasi, insan hakları, özgürlük…
Yani geçmişten bu yana emperyalizm açısından değişen hiçbir şey yok değişen sadece ve sadece kavramların adları. O kadar…
işte bu ülke yani İsveç bunun için bir yardım programı düzenliyor ve öğreniyoruz ki bu yardım planı beş yıldır uygulanmaktaymış.
İşte bu yardım yıllık olarak bu güne kadar 45 milyon kron’muş (8,5 milyon Euro) ve artık yeterli gelmediği için artırma kararı almışlar.
Ve bu miktarı kaça yükseltmişler biliyor musunuz? Tamı tamına 87 milyon Kron’a, Türk parası olarak ne kadar tutacağını siz hesap edin.
Bu para esas olarak kadınlarla, ülkemizde azınlık olarak kabul ettikleri Asurî, Süryani, Kürt, Roman ve Alevilerin konumlarında ilerleme yapılması için harcanacakmış.
Ve açık açık da belirtiyorlar ki bu paranın 14 milyon Kron’luk bölümü İstanbul konsolosluğunun belirlediği projelerde kullanılacakmış. Geri kalan 73 milyon kron’luk bölümü ise ülkedeki sivil toplum örgütlerinin işbirliği yaparak yürütecekleri projelere tahsis edilecekmiş.
Şimdi anladınız mı üyesi az, sesi fazla çıkan azınlıkperver örgütlerinin nerelerden beslendiğini…
Ama burada daha ilginç olan başka bir şey daha var emperyalizm ülkede azınlık yaratmak için onca para harcayıp örgütler kurarken, bir ülke neden buna müdahale edip tepki göstermez, neden sessiz kalır…
Neden engelleme yoluna gitmez?
Neden?

18–11–2010
Nusret KEBAPÇI

11 Aralık 2010 Cumartesi

ULUS DEVLET

ULUS DEVLET


Yıkılmış bir imparatorluktan modern bir ulus devlet kuran Atatürk, 15 yılda evet sadece 15 yılda bir mucize gerçekleştirdi. Sadece O 15 yılda saltanatı ve hilafeti kaldırmış, modern bir sanayinin ilk adımlarını atmış, milli bankacılığı geliştirmiş hatta tarımda bile ülkeyi kendi kendini besleyebilen bir duruma getirmişti.
Yani kısacası Atatürk bize bağımsız, üniter, çağdaş, laik, demokratik bir ülke bırakmıştı.
Sonra…
Yani 10 Kasım 1938’den hemen sonra karşı devrim süreci başladı. En yakın arkadaşları hükümetten uzaklaştırıldı.
Onu bir süre sonra paradan bile resminin silinmesi izledi.
Sonrası malum, ölümünden çok değil sadece 10 yıl sonra emperyalistlerle ikili anlaşmalar imzalandı ve eğitim onların denetimine bırakıldı.
Onu giderek artan dış borçlanma izledi.
Borçlandıkça bağımlılaşan, bağımlılaştıkça daha da borçlanmasına yol açan sarmal giderek büyüyerek devam etti.
Ve bu günkü duruma yani ödenemeyecek konuma kadar gelindi. Sonuçta hiçbir yabancı da hiçbir ülkeye bu borçları babalarının hayrına vermeyeceğine göre bu borçlar…
Bir anlamda icra yoluyla…
Yani sözüm ona özelleştirme adıyla alacaklılar tarafından tahsil edildi.
Ülke ekonomik olarak adım adım emperyalizmin kucağına çekilirken, siyasal ve sosyal yaşamın bundan nasibini almaması beklenemezdi ve yavaş yavaş o da gerçekleşti.
Bir zamanlar insanları sadece birey kabul ederek ödev ve sorumluluk yükleyen yurttaşlık kavramı sosyal yaşamdan uzaklaştırıldı.
Onun yerini bir süre sonra oy avcılığı için sahneye sürülen cemaat ve tarikatlar aldı.
Belirli bir süre, bir kısım partiler bu cemaat ve tarikatları ucuz oy deposu olarak görüp kullanırken, giderek güçlenen tarikat ve cemaatler bir süre sonra partileri teslim alıp kullanmaya başladı.
Yani bu günkü duruma bir anda gelinmedi, uzun bir süredir izlenen politikalarla gelindi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla yurttaş adını alan birey, kişi hak ve özgürlüğüyle ilgili olarak birçok hakka kavuştu.
Hem zaten çağdaş demokrasilerde kişi hak ve özgürlüğü kavramı vardır.
Çağdaş demokrasilerde kişi bireydir ve hakkını bireysel olarak kullanabilir.
Ve yine hangi ülke olursa olsun yurttaşlarının kendi kuruluş ilkelerine karşı olarak örgütlenmelerine izin vermez.
Yani kişi bireysel olarak ibadetini yapabilir,yada ilgili bulunduğu etnik kimliğin halk oyunlarını oynayabilir,dil kursuna da gidebilir,kendi arasında konuşabilir.
Ama hepsi o kadar…
O etnik ve dinsel kimliğin bir güç oluşturacak şekilde örgütlenmesine asla izin vermez.
Dolayısıyla laiklik
Yani dinin siyaset ve devletin dışında bırakılması bir ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.
Eğer bu gerçekleşmezse ülke her türlü etnik kimlik ve cemaatin cirit atıp devleti yönlendirdiği bir konuma gelir ki bunun adı da ulus devlet değil başka bir şeydir.
Yani sözün kısası emperyalizm ülkeleri iki şekilde parçalar…
Ya etnik parçalara böler.
Ya da dinsel kimliklere…
Yoksa ulus devletlerin parçalanmasının başka hiçbir yolu yoktur.
Benden söylemesi…

11–11–2010
Nusret KEBAPÇI