6 Şubat 2011 Pazar

BUNLARI DA SORUN…

BUNLARI DA SORUN…


Bundan bir süre önce Hükümetin bir bakanı laiklikle ilgili açıklama yaptı.
Açıklamasında “Din devlet ilişkisinin nasıl olması gerektiğini halka soracaklarını” Söyledi.
Laikliğin ne kadar olacağını halka sormak…? Peki, böyle bir soru bu gün nasıl bir anlam taşıyor üzerinde düşündünüz mü?
Aslına bakarsanız anlamı şu…
Laiklik bu güne kadar yapılan uygulamalarla yoğun bakımda tutuluyordu.
Böyle bir oylama ya da soru sorma da olursa biliniz ki artık laiklik ilkesi artık yok olacak.
Bu konu üzerine çok şeyler söylemek mümkün ama önemli olan…
Laikliğin uzun süredir bizdeki gericilerin, ABD ve AB’nin her zaman hedefinde olduğudur.
Yıllardır AB ve ABD’den yapılan her açıklamada dini cemaatlere özgürlük tavsiyesinde bulunulmuyor mu?
Hatta ülkemizin bir bakanı dini özgürlüklerin olmadığı gerekçesiyle kendi ülkesini bile ABD’ye şikâyet etmedi mi?
Amaç hep aynı…
Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmak…
Biliyorlar ki ülkeleri ancak bu şekilde bölebilirler.
Bu güne kadar ulus devletin dayandığı ulus ekonomisi tamamen çökertildi.
Zaten uzun bir süredir ulus kimliğimiz de yani Türk kimliği de hedef tahtasında değil mi?
Geriye kalıyor…
Ülkeyi etnik kimliğin yanı sıra cemaat ve tarikatlara ayırmak…
İşte bunu yapabilmenin tek yolu da laiklik ilkesinin yeniden tanımlanarak ortadan kaldırılmasıdır.
İşte halka sorma senaryosu tam da bunun için…
Bazen aklıma geliyor Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk meydana bir sandık koysaydı ve halka sorsaydı…
Ey millet!
Cumhuriyeti mi istiyorsunuz? Yoksa padişahlığı mı? Sizce sonuç ne olurdu …
Peki,
Halifelik sorulsaydı sonuç farklı olur muydu…?
Ama buradan halka hiçbir şey sorulmamalı gibi sonuçlar asla çıkarılmamalı.
Örneğin hangi bölgeye HES yapılması gerektiği bence gidip o bölgenin halkına sorulmalı.
Ne dediniz olamaz mı?
Ya da ne bileyim Telekom, Tüpraş, Petkim satılmalı mı diye sorsaydık.
Aslına bakarsanız sorulabilecek sorular o kadar çok ki…
Hani 50 yıldır halkın konu üzerinde ne düşündüğünü hala bilemediğimiz O AB konusu var ya onu sorsaydık…
Halkın önüne sandığı koysak ve deseydik ki ey millet! AB’ye girmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
Bitmedi…
Peki, yine sandık koyup sorsaydık. Nato’dan çıkalım mı çıkmayalım mı?
Ya da ABD ile stratejik ortak olalım mı olmayalım mı?
Nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?
Hani işinize gelen konularda hep diyorsunuz ya halka sormak gerektiğini…
Madem halka güveniyorsanız, bunları da sorsanıza?

06–01–2011
Nusret KEBAPÇI

30 Ocak 2011 Pazar

İKİ DİL, İKİ MİLLET

İKİ DİL, İKİ MİLLET


Son günlerde yaşanan iki dillilik ve demokratik özerklik tartışmalarını izlerken toplumca bazı noktaları gözden kaçırıyoruz diye düşünüyorum.
Kürt partisi iki dillilik ve demokratik özerklik konularını gündeme getirince
Birden bire iktidar cephesinde bir panik yaşandı ve hemen iki dilliliğe ve demokratik özerkliğe karşı bir yaylım ateşi başladı.
Hatta hızlarını da alamayıp daha düne kadar ağızlarına alamadıkları tek bayrak, tek millet, tek dil edebiyatına bile sarıldılar.
Aslında ilginç!
Yıllardır açılım adı altında ülkemizde etnik kimlikler uyandırılırken, dillerini öğrenmeleri için televizyonlar, radyolar kurulurken hatta federasyon tartışmalarına bile sessiz kalınırken…
Neden birden bire böyle sert bir tepki ortaya konuldu?
Aslında nedeni gayet basit…
Ve kurnazca.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Zirvesi için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin söyledikleri zaten bunun açıklamasını yapar durumdadır.
Kendisine sorulan “Türk Hükümetinden önümüzdeki 6 aylık zaman zarfında, yani genel seçimlere kadar önemli adımlar atılmasını bekliyor musunuz?” Sorusuna verdiği cevap zaten bu gün yaşanan kargaşayı çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Talabani bu soruya verdiği cevabında aynen şöyle demektedir.: ”Bence bunu beklemek ne mantıklı ne de makul .Seçimlere kadar beklemeniz gerekiyor.İnşallah seçim sonuçları çok iyi olacak.”
Yani daha önce hükümet açıklamalarında da belirtildiği üzere asıl final seçimlerden sonra…
Onun için iktidar partisinin kazasız belasız seçimleri alması gerekiyor.
İşte hele bir seçimler alınsın…
Hem zaten anayasa değişikliği referandumu sırasında da Başbakan birçok kez, “Asıl değişikliğin seçimlerden sonra yapılacağını” söylemedi mi?
Dolayısıyla seçimlere kadar bu konuyla ilgili önemli herhangi bir adım atılmayacağı görülmektedir.
Tabi bu arada…
Meclisteki Kürtçü partinin de acelesi bulunmaktadır.
Çünkü kendi tabanına seçimlerden önce kazanılmış bazı haklarla gitmek istemektedirler ki seçimlerde daha başarılı olabilsinler.
Ama görünen odur ki
Böyle bir acele aynı zamanda toplumda önemli bir tedirginliğe de neden olabileceğinden.
İktidar acısından son derece olumsuz olabilecektir.
İşte bu nedenle zaten daha önce de çeşitli kereler vurgulandığı gibi
Esas önemli adımlar seçimlerin arkasından yapılacaktır.
Aslına bakarsanız “ortak dil” milleti oluşturan öğelerin en başında gelmektedir.
Dili ayırdığınızda biliniz ki ülkeyi de bölersiniz.
Hani çok kültürlülük çok dillilik falan deniyor ya örneği var mı?
ABD bile ülkesinde yasayan çok sayıda azınlık olmasın karşın daha önce bir dönem uyguladığı iki dilli sistemi sürdürüyor mu?
50 kadar eyaletinden hangisi etnik dili öne sürebiliyor?
Bırakın onu, 1830’da bu günkü haliyle kurulan Belçika bile bu nedenle kopma noktasına kadar gelip 200 günü hükümetsiz geçirmiyor mu?
Yani kısacası dilin tekliği: milletin, bayrağın, vatanın tekliğini ifade eder.
Ama iki dil…?

30–12–2010
Nusret KEBAPÇI

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR

BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR


Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.

30–12–2010
Nusret KEBAPÇI

9 Ocak 2011 Pazar

BÖLÜNME “PARANOYASI”

BÖLÜNME “PARANOYASI”


Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.


23–12–2010
Nusret KEBAPÇI

TİMSAH GÖZYAŞLARI

TİMSAH GÖZYAŞLARI


“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…

23–12–2010
Nusret KEBAPÇI

DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…

DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…


Bir süredir üzerine yazılıp çiziliyor. Deniliyor ki dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.
Bunu söyleyenler için hiç bir şey söylenemez, yerden göğe kadar haklılar.
Peki, o halde biz neden dünyanın en pahalı sadece benzinini de değil akaryakıtını kullanıyoruz?
Hükümetin cevabı hemen hazır…
Deniliyor ki “Bu akaryakıt ülkemizde çıkmayıp ithal edildiği için ülkemize pahalıya mal oluyor.”
Kaça mal oluyor peki tam olarak bilenimiz var mı?
Aslında benzinin Türkiye’ye maliyeti 1 TL.’nin altında, yani bu durumda en azımsayarak söylesek bile geri kalanı neredeyse yüzde 70 oranında vergi.
Şimdi şöyle bir düşünelim…
Bir ülke düşünün topladığı verginin neredeyse yüzde yetmişini
Alkolden…
Sigaradan…
Akaryakıt ve benzeri tüketim mallarından alınan vergilerden sağlıyor.
Hem öyle olduğu için değil mi ki bir parti lideri “vergi dairelerini kapatın benzin istasyonları var.” diye açıklama yaptı.
Çünkü ülkemizde toplanan vergilerin önemli kısmı dolaylı vergidir, ya da Prof. Osman Altuğ’un deyişiyle de “Namert vergisi.”
Yani…
Bu vergiler insanın gelir düzeyine falan bakmaz…
Bir litre akaryakıt alındığında…
Ya da bir paket sigara…
Toplumun en zengini de, en fakiri de olsanız aynı vergiyi ödersiniz.
Tabi burada en pahalı denilirken sadece fiyat kıyaslaması söz konusu…
Ya bu fiyat, toplumdaki gelir düzeyiyle kıyaslansaydı…
Ve bir depo benzin için asgari ücretli ne kadar çalışıyor diye sorulsaydı işte o zaman benzin fiyatının korkunç yüzü daha bir ortaya çıkardı.
Bu arada ülkemizde benzin ya da genel olarak söylersek akaryakıtın fiyatı yıllardır neden dünya ortalamasının üzerinde hiç düşündünüz mü?
Bizim gibi ülkelerde akaryakıtın fiyatı bilinçli olarak çok yüksekte tutulmaktadır.
Özellikle tarıma ve sanayiye yani akaryakıtı üretim amacıyla kullanan kesime sübvansiyon daha açık deyişle indirim uygulanmadığından…
Ülkemizde akaryakıt kullanılarak ekle edilen sanayi ve özellikle tarım ürünlerinde maliyet ister istemez dünya fiyatlarının çok üzerine çıkmaktadır.
Böyle olunca ülkemize birçok vergi muafiyeti ve gümrük kolaylıklarıyla gelen yabancı ürünler karşısında ülkemiz ürünleri çok pahalı kalmaktadır.
Sonuçta satılamayan yerli ürünlerin yerini ister istemez ithal ürünler almaktadır.
Bu gün piyasada artık yerli ürün yerine çokça görmeye başladığımız yabancı ürünlerin ülkeye çok uygun koşullarda girebilmesinin nedenlerinden biri ucuz döviz ve gümrük muafiyetiyse…
Bir diğeri de yerli ürünlere dünyanın diğer ülkeleri gibi sübvansiyon yapılmayıp akaryakıtı en pahalı almaları sağlanarak pahalı üretim yaptırılmasıdır ki…
Yüksek maliyetle yerli üretim baltalanıp, dış alımın önü açılsın…
Yani
Bir nevi sömürge ekonomisi…
Öyle değil mi?

16–12–2010
Nusret KEBAPÇI

1 Ocak 2011 Cumartesi

SİLAH İCAT OLDU…

SİLAH İCAT OLDU…

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…

16–12–2010
Nusret KEBAPÇI