DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Sonunda güneydoğuda bazı belediyelerinin tabelaları iki dilli oldu. Üstelik ne Anayasa’da, ne de herhangi bir yasada değişiklik yapılmadan…
Bir oldubittiyle iki dilli hayat uygulamaya koyuldu.
Elbette anlaşılıyor ki bu yapılanlar konuyla ilgili atılacak son adım değil, bunu sırasıyla başka adımlar da izleyecektir ama burada tüm bu yaşananları algılamanın sadece bir tane yolu bulunmaktadır.
O da…
Haritaya daha geniş açıdan ve dikkatle bakmak…
Sorun bazılarının zannettiği gibi demokrasi…
İnsan hakları…
Özgürlük falan değil.
Onlar sadece bölgede oynanan oyunun argümanları
Asıl senaryo enerji, daha da açıkçası petrol.
Irak dünyada petrol üretimi açısından dünyada üçüncü ülke durumunda…
Bu arada ülkemizin de destek vererek kurulmasına yardımcı olduğu kukla Kürdistan ise Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden alınacak parçaları da hesaba katmadan…
Yani sadece Irak Kürdistan’ı olarak bile ele alındığında dünyadaki petrol üreticisi ülkeler arasında 8.sırada oluyor.
Şimdi siz varın hesap edin…
Diğer ülkelerden alınacak parçalar eklendiğinde iş nereye kadar varır.
Tabi bu işin bir yönü…
Bu kadar Petrolun üzerinde oturmasına rağmen kukla Kürt devleti Irak yönetimi izin vermediği için Petrolunu ihraç edemiyor.
Yani o petrol gelirlerinden faydalanamıyor.
Şimdilik görünen tek çözüm yolu oradaki kukla Kürt devletine bağımsızlık vermek.
Tabi bu işin sonrası daha karışık…
Yüksek bir petrol rezervine sahip olmak haliyle bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtler için de bir çekim merkezi olacaktır.
Ve sonra…
Bizim şu anda yeni başladığımız ve giderek hızlanan sürece diğer bölge ülkelerinde de başlanacaktır.
İşte bu gün bazılarının, özellikle AB ve ABD yandaşlarının…
Onlardan hibe alan “demokratların” demokrasi diye ahkâm kestikleri olay aslına bakarsanız demokrasiyle falan ilgili değil…
Doğrudan “duygusaldır”.
Hem zaten bundan bir süre önce biz ileride oluşacak Kürt özerk bölgesinin altyapısına hazırlık olması amacıyla bazı merkez ve köylerin adlarını bile değiştirmedik mi?
Değiştirdik’
İkiz yasalar olarak adlandırılan 2003 yılında meclisten geçen BM sözleşmelerinin ortak olan 2. maddesinde “her halk bulunduğu yerdeki doğal kaynaklardan özgürce yararlanabilir” demiyor mu?
Bunu biz onaylamadık mı?
Aslında biz özerk Kürdistan’a giden yolun taşlarını kendi ellerimizle döşüyoruz.
Sonra da
“Ameliyat yaptırmam” falan…
Hep diyorum ya, bu konu demokratik değil.
Aslında sadece ekonomik…
13–01–2011
Nusret KEBAPÇI
6 Şubat 2011 Pazar
BOP DEDİK…
BOP DEDİK…
Ülke olarak bazen ayrıntılara takınılıp asıl senaryoyu gözden kaçırdığımız oluyor.
Onun için zaman zaman asıl senaryoyu, uygulanmak istenen projeleri tekrar, tekrar hatırlatmak gerekebiliyor.
Hani küreselleşme falan deniyor ya, böyle denilince de bizdeki bazıları da sanıyorlar ki hep birlikte küreselleşeceğiz.
Elbette böyle bir şey yok.
Yani hep beraber küreselleşme falan gibi sözler tamamen insanları uyutmaya yönelik olarak ortaya atılmaktadır.
Daha da açıkçası birileri küreselleşirken birileri de sömürgeleşir işin gerçeği bu.
Şimdi buradan devam edelim…
Eğer sizin şirketleriniz de dünyanın en ücra köşelerine kadar gidip, oraları pazar haline getiriyorsa siz gerçekten küreselleşmişsiniz…
Yok, eğer siz kendi ülkenizde, kendi pazarınızı bile küresel şirketlere ağzına kadar açmışsanız…
Siz küreselleşen değil…
Sömürgeleşen taraf olursunuz ki bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Hani deniyor ya ulus devletler ortadan kaldırılmalı…
Kim diyor bunu, dünyanın en büyük ulus devleti.
Amaç Ulus devletlerin tamamen kendi açık pazarları olmasını sağlamaktır.
İşte ordunun küçülttürülmesi…
Gümrüklerin kaldırılması ya da çeşitli muafiyetlerin sağlanması, Ülkenin etnik ya da dinsel parçalara ayrılması hep bunu sağlamak içindir.
Ulus devletlerin kendi pazarları ortadan kaldırmalı, yabancıya sınırsızca açılmalı ve küçük küçük şehir devletçiklerine ayrılmalı ki küreselleşme istenildiği gibi sağlanabilsin.
Ülkemizde son günlerde asıl senaryodan kopuk olarak tartışılan iki dillilik ve özerklik konularını da tamamen bununla birlikte düşünmek gerekmektedir.
Bu konu tam da emperyalizmin istekleri doğrultusunda tamamen demokrasi çerçevesi içinde tartılmaktadır ki yanlıştır.
Burada asıl tartışılması gereken konu BOP’ tur
Peki, BOP nedir? Kısaltmadan da anlaşılabileceği gibi Büyük Ortadoğu Projesidir.
Bu proje aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin sözde demokrasi adına sınırlarının değiştirilmesini hedeflemektedir.
Yani ABD, Türkiye’den Çin’e kadar olan ve dünyanın en büyük doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip olmak ve bu yolla tüm ülkeleri denetlemek istemektedir.
Asıl amaç bu, dünyanın enerji kaynaklarına sahip olmak ve dünyayı sınırsız pazar haline getirmek.
İşte bu amaçla ABD, bölgede kuzey Irak’la başlayıp giderek Türkiye, İran ve Suriye’den de alınacak topraklarla, büyük bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır.
İşte bu gün tartıştığımız özerklik ve iki dillik tartışmaları bunun ön adımlarıdır.
Saddam Hüseyin neden devrilmişti?
Görünürdeki gerekçeleri çok farklı olsa da gerçekte Petrolu millileştirdiği için…
Peki, nasıl devrildiğini ya da Irak’ın nasıl bölündüğünü hatırlıyor muyuz?
ABD tarafından Kürtler kışkırtılarak ayaklanma başlatıldı. Sonra Irak yönetimi buna müdahale etti sonrasını biliyorsunuz. Çekiç güç kullanılarak 36. paralelin kuzeyinde Kürt devleti kuruldu.
Yani bu gün çeşitli talepler öne sürülerek Kürtler boşuna mı kışkırtılıyor sanıyorsunuz…
06–01–2011
Nusret KEBAPÇI
Ülke olarak bazen ayrıntılara takınılıp asıl senaryoyu gözden kaçırdığımız oluyor.
Onun için zaman zaman asıl senaryoyu, uygulanmak istenen projeleri tekrar, tekrar hatırlatmak gerekebiliyor.
Hani küreselleşme falan deniyor ya, böyle denilince de bizdeki bazıları da sanıyorlar ki hep birlikte küreselleşeceğiz.
Elbette böyle bir şey yok.
Yani hep beraber küreselleşme falan gibi sözler tamamen insanları uyutmaya yönelik olarak ortaya atılmaktadır.
Daha da açıkçası birileri küreselleşirken birileri de sömürgeleşir işin gerçeği bu.
Şimdi buradan devam edelim…
Eğer sizin şirketleriniz de dünyanın en ücra köşelerine kadar gidip, oraları pazar haline getiriyorsa siz gerçekten küreselleşmişsiniz…
Yok, eğer siz kendi ülkenizde, kendi pazarınızı bile küresel şirketlere ağzına kadar açmışsanız…
Siz küreselleşen değil…
Sömürgeleşen taraf olursunuz ki bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Hani deniyor ya ulus devletler ortadan kaldırılmalı…
Kim diyor bunu, dünyanın en büyük ulus devleti.
Amaç Ulus devletlerin tamamen kendi açık pazarları olmasını sağlamaktır.
İşte ordunun küçülttürülmesi…
Gümrüklerin kaldırılması ya da çeşitli muafiyetlerin sağlanması, Ülkenin etnik ya da dinsel parçalara ayrılması hep bunu sağlamak içindir.
Ulus devletlerin kendi pazarları ortadan kaldırmalı, yabancıya sınırsızca açılmalı ve küçük küçük şehir devletçiklerine ayrılmalı ki küreselleşme istenildiği gibi sağlanabilsin.
Ülkemizde son günlerde asıl senaryodan kopuk olarak tartışılan iki dillilik ve özerklik konularını da tamamen bununla birlikte düşünmek gerekmektedir.
Bu konu tam da emperyalizmin istekleri doğrultusunda tamamen demokrasi çerçevesi içinde tartılmaktadır ki yanlıştır.
Burada asıl tartışılması gereken konu BOP’ tur
Peki, BOP nedir? Kısaltmadan da anlaşılabileceği gibi Büyük Ortadoğu Projesidir.
Bu proje aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 24 ülkenin sözde demokrasi adına sınırlarının değiştirilmesini hedeflemektedir.
Yani ABD, Türkiye’den Çin’e kadar olan ve dünyanın en büyük doğalgaz ve petrol kaynaklarına sahip olmak ve bu yolla tüm ülkeleri denetlemek istemektedir.
Asıl amaç bu, dünyanın enerji kaynaklarına sahip olmak ve dünyayı sınırsız pazar haline getirmek.
İşte bu amaçla ABD, bölgede kuzey Irak’la başlayıp giderek Türkiye, İran ve Suriye’den de alınacak topraklarla, büyük bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır.
İşte bu gün tartıştığımız özerklik ve iki dillik tartışmaları bunun ön adımlarıdır.
Saddam Hüseyin neden devrilmişti?
Görünürdeki gerekçeleri çok farklı olsa da gerçekte Petrolu millileştirdiği için…
Peki, nasıl devrildiğini ya da Irak’ın nasıl bölündüğünü hatırlıyor muyuz?
ABD tarafından Kürtler kışkırtılarak ayaklanma başlatıldı. Sonra Irak yönetimi buna müdahale etti sonrasını biliyorsunuz. Çekiç güç kullanılarak 36. paralelin kuzeyinde Kürt devleti kuruldu.
Yani bu gün çeşitli talepler öne sürülerek Kürtler boşuna mı kışkırtılıyor sanıyorsunuz…
06–01–2011
Nusret KEBAPÇI
BUNLARI DA SORUN…
BUNLARI DA SORUN…
Bundan bir süre önce Hükümetin bir bakanı laiklikle ilgili açıklama yaptı.
Açıklamasında “Din devlet ilişkisinin nasıl olması gerektiğini halka soracaklarını” Söyledi.
Laikliğin ne kadar olacağını halka sormak…? Peki, böyle bir soru bu gün nasıl bir anlam taşıyor üzerinde düşündünüz mü?
Aslına bakarsanız anlamı şu…
Laiklik bu güne kadar yapılan uygulamalarla yoğun bakımda tutuluyordu.
Böyle bir oylama ya da soru sorma da olursa biliniz ki artık laiklik ilkesi artık yok olacak.
Bu konu üzerine çok şeyler söylemek mümkün ama önemli olan…
Laikliğin uzun süredir bizdeki gericilerin, ABD ve AB’nin her zaman hedefinde olduğudur.
Yıllardır AB ve ABD’den yapılan her açıklamada dini cemaatlere özgürlük tavsiyesinde bulunulmuyor mu?
Hatta ülkemizin bir bakanı dini özgürlüklerin olmadığı gerekçesiyle kendi ülkesini bile ABD’ye şikâyet etmedi mi?
Amaç hep aynı…
Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmak…
Biliyorlar ki ülkeleri ancak bu şekilde bölebilirler.
Bu güne kadar ulus devletin dayandığı ulus ekonomisi tamamen çökertildi.
Zaten uzun bir süredir ulus kimliğimiz de yani Türk kimliği de hedef tahtasında değil mi?
Geriye kalıyor…
Ülkeyi etnik kimliğin yanı sıra cemaat ve tarikatlara ayırmak…
İşte bunu yapabilmenin tek yolu da laiklik ilkesinin yeniden tanımlanarak ortadan kaldırılmasıdır.
İşte halka sorma senaryosu tam da bunun için…
Bazen aklıma geliyor Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk meydana bir sandık koysaydı ve halka sorsaydı…
Ey millet!
Cumhuriyeti mi istiyorsunuz? Yoksa padişahlığı mı? Sizce sonuç ne olurdu …
Peki,
Halifelik sorulsaydı sonuç farklı olur muydu…?
Ama buradan halka hiçbir şey sorulmamalı gibi sonuçlar asla çıkarılmamalı.
Örneğin hangi bölgeye HES yapılması gerektiği bence gidip o bölgenin halkına sorulmalı.
Ne dediniz olamaz mı?
Ya da ne bileyim Telekom, Tüpraş, Petkim satılmalı mı diye sorsaydık.
Aslına bakarsanız sorulabilecek sorular o kadar çok ki…
Hani 50 yıldır halkın konu üzerinde ne düşündüğünü hala bilemediğimiz O AB konusu var ya onu sorsaydık…
Halkın önüne sandığı koysak ve deseydik ki ey millet! AB’ye girmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
Bitmedi…
Peki, yine sandık koyup sorsaydık. Nato’dan çıkalım mı çıkmayalım mı?
Ya da ABD ile stratejik ortak olalım mı olmayalım mı?
Nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?
Hani işinize gelen konularda hep diyorsunuz ya halka sormak gerektiğini…
Madem halka güveniyorsanız, bunları da sorsanıza?
06–01–2011
Nusret KEBAPÇI
Bundan bir süre önce Hükümetin bir bakanı laiklikle ilgili açıklama yaptı.
Açıklamasında “Din devlet ilişkisinin nasıl olması gerektiğini halka soracaklarını” Söyledi.
Laikliğin ne kadar olacağını halka sormak…? Peki, böyle bir soru bu gün nasıl bir anlam taşıyor üzerinde düşündünüz mü?
Aslına bakarsanız anlamı şu…
Laiklik bu güne kadar yapılan uygulamalarla yoğun bakımda tutuluyordu.
Böyle bir oylama ya da soru sorma da olursa biliniz ki artık laiklik ilkesi artık yok olacak.
Bu konu üzerine çok şeyler söylemek mümkün ama önemli olan…
Laikliğin uzun süredir bizdeki gericilerin, ABD ve AB’nin her zaman hedefinde olduğudur.
Yıllardır AB ve ABD’den yapılan her açıklamada dini cemaatlere özgürlük tavsiyesinde bulunulmuyor mu?
Hatta ülkemizin bir bakanı dini özgürlüklerin olmadığı gerekçesiyle kendi ülkesini bile ABD’ye şikâyet etmedi mi?
Amaç hep aynı…
Ülkeyi etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırmak…
Biliyorlar ki ülkeleri ancak bu şekilde bölebilirler.
Bu güne kadar ulus devletin dayandığı ulus ekonomisi tamamen çökertildi.
Zaten uzun bir süredir ulus kimliğimiz de yani Türk kimliği de hedef tahtasında değil mi?
Geriye kalıyor…
Ülkeyi etnik kimliğin yanı sıra cemaat ve tarikatlara ayırmak…
İşte bunu yapabilmenin tek yolu da laiklik ilkesinin yeniden tanımlanarak ortadan kaldırılmasıdır.
İşte halka sorma senaryosu tam da bunun için…
Bazen aklıma geliyor Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk meydana bir sandık koysaydı ve halka sorsaydı…
Ey millet!
Cumhuriyeti mi istiyorsunuz? Yoksa padişahlığı mı? Sizce sonuç ne olurdu …
Peki,
Halifelik sorulsaydı sonuç farklı olur muydu…?
Ama buradan halka hiçbir şey sorulmamalı gibi sonuçlar asla çıkarılmamalı.
Örneğin hangi bölgeye HES yapılması gerektiği bence gidip o bölgenin halkına sorulmalı.
Ne dediniz olamaz mı?
Ya da ne bileyim Telekom, Tüpraş, Petkim satılmalı mı diye sorsaydık.
Aslına bakarsanız sorulabilecek sorular o kadar çok ki…
Hani 50 yıldır halkın konu üzerinde ne düşündüğünü hala bilemediğimiz O AB konusu var ya onu sorsaydık…
Halkın önüne sandığı koysak ve deseydik ki ey millet! AB’ye girmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
Bitmedi…
Peki, yine sandık koyup sorsaydık. Nato’dan çıkalım mı çıkmayalım mı?
Ya da ABD ile stratejik ortak olalım mı olmayalım mı?
Nasıl bir sonuç ortaya çıkardı?
Hani işinize gelen konularda hep diyorsunuz ya halka sormak gerektiğini…
Madem halka güveniyorsanız, bunları da sorsanıza?
06–01–2011
Nusret KEBAPÇI
30 Ocak 2011 Pazar
İKİ DİL, İKİ MİLLET
İKİ DİL, İKİ MİLLET
Son günlerde yaşanan iki dillilik ve demokratik özerklik tartışmalarını izlerken toplumca bazı noktaları gözden kaçırıyoruz diye düşünüyorum.
Kürt partisi iki dillilik ve demokratik özerklik konularını gündeme getirince
Birden bire iktidar cephesinde bir panik yaşandı ve hemen iki dilliliğe ve demokratik özerkliğe karşı bir yaylım ateşi başladı.
Hatta hızlarını da alamayıp daha düne kadar ağızlarına alamadıkları tek bayrak, tek millet, tek dil edebiyatına bile sarıldılar.
Aslında ilginç!
Yıllardır açılım adı altında ülkemizde etnik kimlikler uyandırılırken, dillerini öğrenmeleri için televizyonlar, radyolar kurulurken hatta federasyon tartışmalarına bile sessiz kalınırken…
Neden birden bire böyle sert bir tepki ortaya konuldu?
Aslında nedeni gayet basit…
Ve kurnazca.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Zirvesi için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin söyledikleri zaten bunun açıklamasını yapar durumdadır.
Kendisine sorulan “Türk Hükümetinden önümüzdeki 6 aylık zaman zarfında, yani genel seçimlere kadar önemli adımlar atılmasını bekliyor musunuz?” Sorusuna verdiği cevap zaten bu gün yaşanan kargaşayı çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Talabani bu soruya verdiği cevabında aynen şöyle demektedir.: ”Bence bunu beklemek ne mantıklı ne de makul .Seçimlere kadar beklemeniz gerekiyor.İnşallah seçim sonuçları çok iyi olacak.”
Yani daha önce hükümet açıklamalarında da belirtildiği üzere asıl final seçimlerden sonra…
Onun için iktidar partisinin kazasız belasız seçimleri alması gerekiyor.
İşte hele bir seçimler alınsın…
Hem zaten anayasa değişikliği referandumu sırasında da Başbakan birçok kez, “Asıl değişikliğin seçimlerden sonra yapılacağını” söylemedi mi?
Dolayısıyla seçimlere kadar bu konuyla ilgili önemli herhangi bir adım atılmayacağı görülmektedir.
Tabi bu arada…
Meclisteki Kürtçü partinin de acelesi bulunmaktadır.
Çünkü kendi tabanına seçimlerden önce kazanılmış bazı haklarla gitmek istemektedirler ki seçimlerde daha başarılı olabilsinler.
Ama görünen odur ki
Böyle bir acele aynı zamanda toplumda önemli bir tedirginliğe de neden olabileceğinden.
İktidar acısından son derece olumsuz olabilecektir.
İşte bu nedenle zaten daha önce de çeşitli kereler vurgulandığı gibi
Esas önemli adımlar seçimlerin arkasından yapılacaktır.
Aslına bakarsanız “ortak dil” milleti oluşturan öğelerin en başında gelmektedir.
Dili ayırdığınızda biliniz ki ülkeyi de bölersiniz.
Hani çok kültürlülük çok dillilik falan deniyor ya örneği var mı?
ABD bile ülkesinde yasayan çok sayıda azınlık olmasın karşın daha önce bir dönem uyguladığı iki dilli sistemi sürdürüyor mu?
50 kadar eyaletinden hangisi etnik dili öne sürebiliyor?
Bırakın onu, 1830’da bu günkü haliyle kurulan Belçika bile bu nedenle kopma noktasına kadar gelip 200 günü hükümetsiz geçirmiyor mu?
Yani kısacası dilin tekliği: milletin, bayrağın, vatanın tekliğini ifade eder.
Ama iki dil…?
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Son günlerde yaşanan iki dillilik ve demokratik özerklik tartışmalarını izlerken toplumca bazı noktaları gözden kaçırıyoruz diye düşünüyorum.
Kürt partisi iki dillilik ve demokratik özerklik konularını gündeme getirince
Birden bire iktidar cephesinde bir panik yaşandı ve hemen iki dilliliğe ve demokratik özerkliğe karşı bir yaylım ateşi başladı.
Hatta hızlarını da alamayıp daha düne kadar ağızlarına alamadıkları tek bayrak, tek millet, tek dil edebiyatına bile sarıldılar.
Aslında ilginç!
Yıllardır açılım adı altında ülkemizde etnik kimlikler uyandırılırken, dillerini öğrenmeleri için televizyonlar, radyolar kurulurken hatta federasyon tartışmalarına bile sessiz kalınırken…
Neden birden bire böyle sert bir tepki ortaya konuldu?
Aslında nedeni gayet basit…
Ve kurnazca.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Zirvesi için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin söyledikleri zaten bunun açıklamasını yapar durumdadır.
Kendisine sorulan “Türk Hükümetinden önümüzdeki 6 aylık zaman zarfında, yani genel seçimlere kadar önemli adımlar atılmasını bekliyor musunuz?” Sorusuna verdiği cevap zaten bu gün yaşanan kargaşayı çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Talabani bu soruya verdiği cevabında aynen şöyle demektedir.: ”Bence bunu beklemek ne mantıklı ne de makul .Seçimlere kadar beklemeniz gerekiyor.İnşallah seçim sonuçları çok iyi olacak.”
Yani daha önce hükümet açıklamalarında da belirtildiği üzere asıl final seçimlerden sonra…
Onun için iktidar partisinin kazasız belasız seçimleri alması gerekiyor.
İşte hele bir seçimler alınsın…
Hem zaten anayasa değişikliği referandumu sırasında da Başbakan birçok kez, “Asıl değişikliğin seçimlerden sonra yapılacağını” söylemedi mi?
Dolayısıyla seçimlere kadar bu konuyla ilgili önemli herhangi bir adım atılmayacağı görülmektedir.
Tabi bu arada…
Meclisteki Kürtçü partinin de acelesi bulunmaktadır.
Çünkü kendi tabanına seçimlerden önce kazanılmış bazı haklarla gitmek istemektedirler ki seçimlerde daha başarılı olabilsinler.
Ama görünen odur ki
Böyle bir acele aynı zamanda toplumda önemli bir tedirginliğe de neden olabileceğinden.
İktidar acısından son derece olumsuz olabilecektir.
İşte bu nedenle zaten daha önce de çeşitli kereler vurgulandığı gibi
Esas önemli adımlar seçimlerin arkasından yapılacaktır.
Aslına bakarsanız “ortak dil” milleti oluşturan öğelerin en başında gelmektedir.
Dili ayırdığınızda biliniz ki ülkeyi de bölersiniz.
Hani çok kültürlülük çok dillilik falan deniyor ya örneği var mı?
ABD bile ülkesinde yasayan çok sayıda azınlık olmasın karşın daha önce bir dönem uyguladığı iki dilli sistemi sürdürüyor mu?
50 kadar eyaletinden hangisi etnik dili öne sürebiliyor?
Bırakın onu, 1830’da bu günkü haliyle kurulan Belçika bile bu nedenle kopma noktasına kadar gelip 200 günü hükümetsiz geçirmiyor mu?
Yani kısacası dilin tekliği: milletin, bayrağın, vatanın tekliğini ifade eder.
Ama iki dil…?
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR
BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR
Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
9 Ocak 2011 Pazar
BÖLÜNME “PARANOYASI”
BÖLÜNME “PARANOYASI”
Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
TİMSAH GÖZYAŞLARI
TİMSAH GÖZYAŞLARI
“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AB,
ABD,
Atatürk,
batı,
emperyalizm,
etnik kimlik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)