17 Temmuz 2015 Cuma

MİLLİYETÇİLİK…

Hani iki de bir, birileri kendilerinin çok milliyetçi olduklarını vurguluyorlar ya…
İnsan sormadan edemiyor.
Milliyetçilik; sadece kendilerinin milliyetçi olduklarını söylemek kadar çok mu kolay…
Yoksa her zaman olduğu gibi…
Lafa değil…
İşe mi bakmak gerekiyor.
İsterseniz bu konuda biraz tarihin şahitliğinden yardım isteyelim ne dersiniz…
Yıl iki binlerin başı…
Ana -Sol -M iktidarda.
Ve o dönemde de…
Kemal Derviş, ekonomiyle ilgili hemen her konuda kelimenin tam anlamıyla en yetkili konumda…
Öyle bir durum var ki…
Kimse olup bitenin farkında değil…
Ama herkes her şeye boyun eğiyor.
Hatta öyle ki…
Derviş istediği için çok fazla tartışma konusu bile yapılmaksızın…
15 günde 15 yasa bile çıkarılabiliyor…
Ve onun gibi birçok yasa…
Sonuçta o günlerde ülkenin rafinerileri ve birçok sanayi kuruluşuyla birlikte Telekom da satılıyor…
O da ne?
Hükümetin üstelik Milliyetçi ortağının bakanı bu konuda direniyor…
Çünkü satın alan şirket…
Genel müdürün de yabancı olmasını şart koşuyor.
Neyse işte o günlerde…
Bu konuda direnen bakan hemen görevden alınıyor ve Telekom’a yabancı müdür atanmasının yolu böylece aşılıveriyor.
Hükümetin bakanının bile başına böyle bir durum gelince sonraki Türk Milletinin dişinden tırnağından artırarak kurduğu yüzlerce kuruluş hiçbir engelle karşılaşmadan yabancılara satılıveriyor.
Sonra seçim…
Daha doğrusu erken seçim dönemini söylemiyorum bile…
Neydi bu partimizi seçime zorlayıp da…
Bugünkü iktidar partisinin önünü açan koşullar, hiç öğrenemedik…
Hatta son on üç yıl içinde iktidarın sıkıştığı birçok konuda elinden gelen hemen her türlü desteği göstermesini de…
Ama insan merak ediyor…
Şimdi siz milliyetçi olduğunuzu söylüyorsunuz ya…
Milliyetçilik en basit tanımda bile milli devlete…
Onun değerlerine…
Ekonomisine…
Kimliğine sahip çıkmak değil midir?
O halde…
Memleketin tüm kaynakları bir bir yabancılara peşkeş çekilirken neden en küçük bir tepki bile verilemedi…
Yabancılara toprak satışı çok büyük ölçülere vardığı halde kayıtsız kalmanızın gerekçesi ne olabilir?
Sahi; Ergenekon balyoz ve benzeri operasyonlarla Türk ulus devlet yapısı ortadan kaldırılırken neden sesinizi bir kez olsun duyamadık…
Bitmedi
Askerin elini kolunu bağlayan protokollerin ve İç Hizmetler Kanunu’nun 35 maddenin değiştirilmesine karşı suskun kalmanızın gerekçesini nasıl açıklayacaksınız…
Elbette sadece bunlarla sizi yargılamak hiç kimsenin haddine değil de…
Kıbrıs sorunu…
Ege deki adaların işgali…
Ermeni soykırımıyla suçlanmamız karşısında bile etkili bir muhalefet etmeyişinize ne demeli…
Yani demek istediğim…
Milliyetçilik sadece lafla değil…
İcraatla olur bilmem anlatabildim mi?

05–07–2015
Nusret KEBAPÇI



15 Temmuz 2015 Çarşamba

TÜRKİYE’Yİ ATEŞE ATMAK…

TÜRKİYE’Yİ ATEŞE ATMAK…


Medyadan öğrendiğimize göre hükümet TSK’ ya Suriye’ye girmesi için sözlü emir veriyor…
Ama asker…
Emrin sözlü değil de yazılı verilmesini talep edince emir yazılı hale getiriliyor da…
Konu o değil…
Ne demişti Cumhurbaşkanı…
“Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına izin vermeyeceğiz…”
Ve ardından da 18 bin askerle savaş hazırlığı…
Şimdi isterseniz olayları şöyle bir mantık süzgecinden geçirelim…
Öncelikle böyle bir savaş kararını meclisin vermesi gerekmiyor mu?
Gerekiyor ama meclisi takan kim…
Hadi diyelim ki konu acil…
Meclisin toplanmasını falan bekleyemez.
Peki…
Ya istifa etmiş hükümetle savaşa girmek ne kadar akılcı…
Ve üstelik ağustos ayı yaklaşmış ve yüksek askeri şura ile belki TSK yönetimi önemli ölçüde değişebilecek…
O halde değişecek TSK yönetimiyle savaşa girmek için bu acele niçin…
Doğrusunu isterseniz bu işin bir tarafı…
Diğer tarafına gelince…
Sahi
Siz Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulmasına karsı mısınız?
Eğer öyleyse ki bu konudaki düşünceniz sanıyorum bir haftadır falan böyle…
Çünkü öncesinde böyle bir eğiliminiz asla yok…
Ya ırak’ın kuzeyindeki devleti destekleyen kim?
Ağırlayan…
Genel kurullarına davet eden…
Irak merkezi yönetimi yasakladığı halde onun petrolunu uluslararası pazarlara sunma konusunda aracılık yapan kim?
Hangi ülkenin yöneticileri?
Sanıyorum Patagonya’nın değil…
Ve üstelik devletin en üst makamlarınca da “Kürdistan” kavramı kullanılarak Barzanistana meşruiyet kazandıranlar kimler?
Ya çok kısa süre öncesinde Suriye yönetimiyle can ciğer kuzu sarmasıyken ABD talimatıyla düşman kardeşleri oynayanlar…
Evet onlar…
Neyin nesi…
Çeşitli ülkelerden gelen teröristleri destekleyip…
Sınırları onlara açarak
Hatta sınırımızın dibinde bile onlara kamp olanağı sağlayıp, sınırlarımızı yol gecen hanına çevirmek…
Sahi ne anlama geliyor…
Ve bütün bunlar dururken…
Barzani’nin peşmergelerine, Ayn el Arab’a yani Kobani’ye geçip PYD ile birlikte koridor oluşturma fırsatı verilmesinin açıklamasını yapabilecek babayiğit bulunur mu?
Bence bu konuda yapılacaklar bellidir…
Önce
Eğit donatı tasfiye ederek iki ülkenin işbirliği için gerekli zemini oluşturmak ardından da…
İran…
Irak ve Suriye ile dostluk anlaşmaları yaparak kendi sınırımızdan terörist geçişine izin vermemek…
Ve sonrasında ortak bir mücadele…
Ama siz bu konuda hiçbir adım atmayıp kendinizi tek yetkili görüp, ilgili devletin egemenlik haklarını yok sayarak herhangi bir müdahalede bulunursanız ki bunun tek anlamı…
Türkiye’nin Ortadoğu yangınının içine atıldığıdır ki sonu karanlıktır…
Değilse…
Yapacağınız ilk adım, Suriye ve İran ve Irak’la yakınlaşmak olmalıdır ki, gerisi hikâyedir…

29–06–2015
Nusret KEBAPÇI


ULUSALCILIĞA KİM KARŞI OLUR?


Geçtiğimiz günlerde başbakan kendilerinin mücadele ettiği siyasi akımları sayarken ulusalcılığı da ekleyiverdi. Gerçi bu tür bir söylem ilk defa kullanılmıyordu ama insan ister istemez merak ediyor…
Bir parti…
Dernek…
Sendika…
Meslek odası…
Veya kişi…
Ulusalcılığa neden karşı olur?
Ya da olmalı mı?
Bence isterseniz üzerinde biraz tartışalım…
Önce tanımdan başlayalım…
Nedir ulusalcılık;
Öncelikle belirtmeliyim ki…
Bu bir anlamda ulus devletten yana olmak anlamına da gelmektedir.
Yani
Tek bayrak.
Tek vatan.
Tek millet.
Tek dil.
Bu tür devletlerde ki dünyada ki oranları yüzde doksanların üzerindedir her ne kadar birçok etnik kimlikten insan bulunsa da…
Tüm halk tek bir millet kimliğinde birleşmişlerdir…
Bu durum o ülkelerin federatif olup, birçok eyaletinin bulunmasıyla falan da değişmez…
Örneğin ABD, her ne kadar birçok eyaletten oluşmuş olsa da…
Sonuçta…
Tümü tek Amerikan kimliği altında birleşmektedirler.
Kaldı ki
Dil birliği yasası ile İngilizce den başka her hangi bir dilin resmi dil olarak kullanılması falan da söz konusu değildir…
Almanya;
Federatif bir devlet midir?
Elbette.
Zaten biraz internetten sorgulama yapan hemen herkes bu sonuca çabucak ulaşır da…
Önemli olan şu…
Her ne kadar federatif de olsa…
Eyaletlerden de oluşsa…
Sonuçta tek bir kimlik olan “Alman Milleti” kavramı, bu kimliği anayasa da çok güzel ifade etmektedir…
Peki; ya bizdeki etnik kimliklere özgürlük konusunda ahkâm kesen Fransa…
Sahi onlarda durum ne merkezde bilen var mı?
Çok açık söyleyim…
Onlarda da öyle bizdeki tartışmalarda yaşandığı gibi Fransız demeyelim Fransalı diyelim gibisinden herhangi bir tartışma da yaşanmıyor…
Ne diyor anayasası…
“Fransız halkı.”
Anlayacağınız durum bu kadar net…
En özlü söylemle ulus devleti ve ulusal çıkarları kararlı bir şeklide ifade etmek anlamına gelen ulusalcılığa…
Kimler, neden karşı çıkar biliyor musunuz?
Zaten bir tane anlamı bulunuyor…
Küresel sermayenin taşeronu değilseniz hiç kimse…
Yani; ister İslamcı olun…
İster liberal…
Veya sosyalist, durum değişmez, önünüzde her zaman iki seçenek bulunacaktır…
Ya kendi ulusunuzun çıkarını savunacaksınız…
Ya da küresel sermayenin…
Ortası yok…

12–06–2015

Nusret kebapçı

5 Ağustos 2011 Cuma

ÖZERKLİK

ÖZERKLİK


Meclisteki yemin polemiği biter bitmez gözler bu kez ilan edilen özerkliğe çevrildi.
Gerçi medyada yemin konusu kadar yer almadı ya olsun, ama burada önemli olan işin özerkliğe kadar gelmesi…
Bundan sonra sırada hangi gelişmelerin yer alabileceği sanıyorum alınan bu kadar mesafeden sonra, çok kolayca tahmin edilebilecektir.
Zaten başlangıcından bu güne kadar alınan yol…
Ya da geçirilen aşamalar dikkate alındığında hani derler ya “perşembenin gelişi…”
İşte aynen öyle…
Bu iş ilk olarak ikiz yasaların mecliste kabul edilmesiyle başladı desek sanıyorum yanlış olmaz.
Bu güne kadar hiçbir cumhuriyet hükümetinin imzalamaya cesaret edemediği anlaşma 2003 yılında birden bire imzalanıverdi.
Sonra onu ABD ile imzalanan hani 2 sayfa 9 madde olarak kamuoyunca tanımlanan anlaşma izledi.
Ardından toplumu tanımlarken 36 ayrı kimlik vurgusu gündeme damgasını vurdu…
Artık millet olduğumuzu söylemekten ısrarla kaçınıldı…
Hatta yöneticilerimiz, milletle beraber Türk sözünü de söylemekten uzak durdular…
Belki hatırlarsınız Türk sözünden o kadar korkuldu ki…
Büyük Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözü bile dağlardan taşlardan silinmeye çalışıldı.
Gerçi her ne kadar dağlardan taşlardan silinmeye çalışılsa da beyinlerden silinebildi mi?
Hala milli kimliğimiz üzerine oyunlar oynandığına bakılırsa, hayır…
Yoksa ne demeye bu kadar uğraşılsın ki…
Sonrasında Kürt milleti yaratmak gibi bir misyon vardı ve TRT 6 bu görevi yerine getirmek üzere kurulmuştu.
Bu arada…
Özellikle ulus devlet konusunda duyarlı, üniter yapının savunucusu olan kişiler, asker, sivil ayrımı gözetilmeksizin içeri atıldı.
Zaten amaç birçok kez açılımı geçekleştirenlerce de ifade edildiği gibi özerkliğe daha doğrusu bağımsız devlete giden yolun taşlardan temizlenmesiydi…
Ve onun gereği yapıldı…
Bu gün, özerklik konusunun gündemde olduğu koşullarda bile sahi; konu yeterince tartışılıyor mu?
Aslında diğer önemli konularda olduğu gibi özellikle büyük medya tarafından bu konu da gözlerden ustalıkla gizlenmektedir.
Şimdi bu arada kısaca hatırlatmakta yarar var özellikle süreci anlama bakımından, biliyorsunuz seçim döneminde iki konu ön plana çıkmıştı biri…
YSK tarafından Kürtçe propagandaya izin…
Bir diğeri de…
RTÜK tarafından yine o dönemde çeşitli tartışma programlarında kullanılan özerklik ve Kürdistan kelimeleriyle ilgi açıklama…
Yani gündeme geldikçe gerekli adımlar atılmaktadır.
İşte bu nedenle sırada özerklik bulunmaktadır. Elbette bunun gündeme getirilmesinin zamanlaması da ilginç…
13 askerimizin şehit olduğu ve üstelik ABD Dışişleri Bakanı’nın ülkemizde bulunduğu sırada gerçekleşiyor.
Ne diyorlardı özerkliği açıklarken, uluslararası güçlerden tanınma bekliyoruz…
Peki, tanındı diyelim sonuç…
Sonucu şu, hani basında da çıktı Irak’ta bir bayrak grubu toplanıyor.4 parçalı bir Kürdistan bayrağı…
Yani böyle devam ederse güneydoğu gitti gider…
Benden söylemesi…

21–07–2011
Nusret KEBAPÇI

ETKİ AJANLIĞI

ETKİ AJANLIĞI


Aslında bu kavram, belki birçok yazar tarafından gündeme getirilmiş olmasına karşın esas olarak öldürülen, araştırmacı yazar Necip HABLEMİTOĞLU tarafından kullanılmıştır.
Tanımlamaya göre bu kişiler esas olarak toplumu emperyalizmin istediği yöne kanalıze etmekle yükümlüdürler, yani yönlendirmekle…
Bunlar hani öyle Ceymis Bond filmlerinde gördüğünüz süper yetenekli ajanlara hiç mi hiç benzememektedirler.
Bunların olağanüstü yetenekleri de yoktur ama eğer yapılan işe, ya da gerçekleştirilen amaçlar açısından bakarsanız olağanüstüdür.
Bunlara her yerde rastlayabilmek mümkündür.
Bunların bir kısmı gazeteci kılığındadır…
Aralarında akademisyen…
Hukukçu…
Bürokrat olanlarına bile rastlanılabilir.
Özellikle bizim gibi ülkelerde medya da emperyalizme bağımlı olunca bunlar bulunmaz Hint kuması gibi televizyon programlarının da vazgeçilmezleri oluyorlar.
Özellikle de gazeteci, akademisyen ya da bürokrat olup adlarının önünde bir çok kelime de bulunursa…
İşte o zaman daha bir inandırıcı oluyorlar.
Yani adın önünde ne kadar çok kelime o kadar inandırıcılık…
Zaten gazeteci olanların haliyle toplumda çok satan gazetelerde köşeleri de bulunmakta…
Dolayısıyla en geniş kitleye bu yolla ulaşma olanağı da bulmaktadırlar.
Baktığınızda…
Her yerde bunlar…
Konu terör mü onlar ön planda
Laiklik mi, yine aynı kişiler ekranlarda boy gösteriyor…
Aslında konu çok da fark etmiyor…
İsterse uluslararası konu olan Suriye, Irak, Libya olsun, fark etmez…
Dedim ya bu etki ajanları hemen programlara başlar ve kamuoyunu istenilen yönde yönlendirirler.
Son olarak geçtiğimiz günlerde şehit düşen 13 askerimiz konusunda da aynı senaryoyu izledik…
Daha olay duyulur duyulmaz bunlar hemen her zaman olduğu gibi askeri hedef alan suçlamalara başladılar.
“El bombasıyla …” diye başlayan açıklamalarıyla orduyu, TSK’yi suçlu ilan ettiler.
Yani bu adamlar sadece eğitim gördükleri alanların uzmanı değil, zaten bakıldığında bu adamlar her derde deva gibi…
Tüm konuların uzmanıdırlar…
İşte bunlar bu güne kadar yıllar öncesinde gümrük birliğinden tutun da…
Devletin ekonomiden elini çekmesi gerektiğine kadar…
Etnik ve dinsel kimliklere özgürlükten…
Ulus devleti ve üniter yapıyı ilgilendiren hemen her konuya kadar gerçekten çok etkili olarak görev yaptılar.
Bunların önemli bir kısmı Soros vakıflarından ya da AB fonlarından beslenmektedirler…
Son uzmanlıkları ise ABD olmazsa Terörün bitemeyeceği üzerinedir…
Aslında o her konunun uzmanlarına sormak gerekiyor
Sahi
Türkiye’de terör ne zaman arttı?
Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulunca değil mi?
Peki, ABD ve AB’den bu konuda yardım istemenin kuzunun kurttan yardım istemesinden farkı var mı?

21–07–2011
Nusret KEBAPÇI

24 Temmuz 2011 Pazar

ETNİK AYRIMCILIK

ETNİK AYRIMCILIK


Etnik ve dini ayrımcılık çok tehlikelidir.
Çünkü bir savaştaki gibi düşman karşı cephede değil, yanınızdadır. Böyle bir etnik çatışma başladığında…
Yan komşunuz…
Gazeteci Ahmet amca…
Kasap Mehmet…
Berber Ali…
Marangoz Hasan usta, artık dost değil, düşman olmuştur…
Hem araya sınır çizme durumu da söz konusu olamadığından…
Yani birlikte yaşandığından…
Hemen herkes, herkes için tehlike olabilecektir.
Burada uzak ülkeleri…
Hatta yanı başımızdaki ülkeleri bile kastetmiyorum…
Burada açıklamaya çalıştığım konu Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum’da yaşanan olaylar…
Ne oldu?
Kim çıkardı?
Hala sonucu tam olarak belli değil ama oralarda halkın arasına düşmanlık ekildiği de işin doğrusu…
Bunu şunun için anlatıyorum
Hani sıklıkla özerk bölge dayatması var ya ikide bir gündeme getirilmeye çalışılan…
Hatta son günlerde bir oldubittiyle kurulabileceği bile söyleniyor…
Kimse işin diğer yönüne değinmiyor ama işin gerçeği, özerk bölge kurmakla sorun çözülmez…
Hani bazıları hazırlanan raporlarda bu ve benzeri görüşleri çözüm olarak gösteriyor ya
Aslında bu tür düşünceler çözüm değil, sorunun ta kendisi olmaktadır.
Nasıl mı?
Öncelikle bu tür özerklik türü sistemlere örnek olarak gösterilen ülkelerin neredeyse tamamında özerk olarak ayrılan etnik kimlik, ülke içinde belirli bir bölgede yaşamaktadır…
Yani genel nüfus içinde temsil edilme durumları söz konusu olmamaktadır…
Peki, bizde böyle bir durum söz konusu olabilir mi?
Sadece bu gün yeni seçilen meclise bile baktığımızda kaç milletvekilinin Kürt olduğunu biliyor muyuz?
Belki sadece bir partimizden seçilenler için söylemek mümkün gibi düşünülebilir, ama biraz araştırılsa belki onların da öyle olmadığı ortaya çıkabilir…
Peki, bu durum çok önemli mi?
Asla
Önemli olsaydı zaten konuyla ilgili çok sayıda araştırma çoktan gazetelerin manşetlerini süslerdi…
Ya bürokrasi de durum çok mu farklı…
Kaç genel müdürün…
Kaç subayın hangi etnik kimlikten olduğunu biliyor muyuz?
Aslında bilmemizin de hiçbir önemi yok…
Sonuçta hepimiz Türk milletiyiz
Etnik kimlikler bizim aidiyetimizi belirlememektedir…
Gelelim özerkliğe, özerk bölgenin sınırını nereden çizeceksiniz?
Hadi güneydoğuda bir kısım illeri belirleyerek yaptınız diyelim, ya geride kalan, yani Türkiye’nin diğer bölgelerindeki Kürt nüfus ne olacak?
Ya güneydoğu’daki Türk nüfus?
Aslında işin doğrusu emperyalizm ta; Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede kukla bir devlet kurup petrol bölgesine hakim olmak istiyor…
Bu nedenle ulus devletler yıllardır hedef tahtasındadır…
Onun için…
Etnik kimlik temelindeki her türlü ayrışma emperyalizme hizmet emektedir…

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ…


Aslına bakarsanız başlığa aldığım bu eski bir Türk müziği şarkısında Münir Nurettin; yaşamının son demlerine yaklaşan bir insanın içinde bulunduğu duyguları anlatmaktadır.
Çoğunlukla da 40’lı yaşlara gelindiğinde ilgi çekmeye başlayan şarkı, bu duyguları çok güzel ifade etmektedir.
Dikkat edildiğinde bu şarkıyı çokça sevenlerin de özellikle yolun yarısını çoktan geçmiş olmaları dikkat çekicidir.
Çünkü bir yaştan sonra insanın sadece yaşadıkları kalmakta ama asla bir geri dönüş olamamaktadır.
Ama siyaset böyle bir şey değil…
Aslında siyasette dönülmez nokta var mı?
Ya da bir başka deyişle kırmızıçizgi olarak da adlandırılabilecek vazgeçilemeyecek ilkeler var mı? İşin o noktası daha önemli ama göründüğü kadarıyla özellikle son yaşananlardan sonra
Bunun olabilirliğini savunmak çok da akılcı gelmiyor…
Sadece son 15 -20 günde yaşananlara bakın, sadece bu bile içinde bulunduğumuz konumu yeterince açıklamıyor mu?
Önce tutuklu milletvekillerini gerekçe gösterip (buraya dikkat hükümlü değil)yemin etmeyip…
13 gün sonra aynı yemini etmek, neyin nesi…
Aradan geçen bu kadar sürede ne değişti?
Neyin sonucunda siz kararınızdan vazgeçip yemin kararı aldınız?
Tabi sonradan yaşanan gelişmelere ve imzalanan mutabakata yani Türkçesi uzlaşma metnine bakınca durumu kavrıyorsunuz…
Hem metindeki Kurtuluş Savaşı’ndan bahseden hamasi sözleri çıkardığınızda geriye kalan anayasa değişikliği konusu, kanımca durumu yeterince özetlemektedir.
Amaç bu…
Uzlaşmayı temel alarak anayasa yapmak…
Yani bu on üç günlük manevra bunun için yapılmıştır.
Daha önce aralarında bu konuya sıcak bakmayanların da bulunduğu bu partide yeni anayasa değişikliği konusu bir oldubittiyle tüm partiye kabul ettirildi…
Ülkeye gelip giden yabancı temsilcilerine…
AB komiserlerine…
AB yetkililerine bakınca da anlaşılıyor ki…
Konu bu…
Ve adamların aceleleri var. Kısa sürede konuyu çözümlemek istiyorlar…
Çünkü ülkede Sevr’den sonra özerk bölge yaratma fırsatını ancak elde edebilmişler, bu nedenle toplum uyanmadan, kendine gelmeden…
Daha açıkçası son dört yıldır yaşadığı şokun etkisinden kurtulmadan bunu başarmak istiyorlar…
Bunu da yıllardır, AB kriterleri…
Demokrasi…
İnsan hakları, özgürlük söylemleriyle gerçekleştiriyorlar…
Hem zaten emperyalizmin şu son 100 yılına bakın…
Doğrudan doğruya…
“Sizi parçalamak, etnik kimliklere ayırmak, kaynaklarınıza el koymak… “
Daha açıkçası “sizi sömürmek istiyoruz, kendinizi buna göre hazırlayın” dediklerini duydunuz mu?
Asla, hem zaten duymanızda mümkün olmaz…
Bu işi nasıl yapıyorlar diyorsanız ben çok kısa olarak söyleyim…
Aynen böyle, bizde olduğu gibi
“Demokrasiyle…”

14–07–2011
Nusret KEBAPÇI