7 Haziran 2024 Cuma

EĞİTİM DEMİŞKEN…

 

EĞİTİM DEMİŞKEN…

 

 

 

Konu eğitim olunca bu iş genelde işin uzmanları sanılan kişilere bırakılıyor ama gerçekte öyle değil…

Daha doğrusu, eğitim konusuna girmeden, isterseniz anlamı konusuna açıklık getirelim ki sonradan kafalarımız karışmasın…

Genelde eğitimin çoğunlukla öğretimle de karıştırıldığı düşünülürse…

Buna ilk baştan açıklık getirmek bir zorunluluk göstermektedir.

Öyleyse öğretimden başlayalım…

Öğretim denince genelde okul akla gelir ama kişi hemen her yerden, her şeyden öğrenebilir…

Dolayısıyla da…

Öğretim kısaca: “bilginin uygun ortam ve koşullarda kişiye sistematik bir şekilde aktarılmasıdır.” diye tanımlanabilir.

Peki ya eğitim denilince…

Bu konuda da pek çok tanım olmasına karşın kanımca en güzel ifade edileni…

“Kişide istendik davranışlar meydana getirme sürecidir.” denilebilir…

Daha da açarsak…

Öğrenilenlerin davranışa dönüştürülmesi, kanımca yeterli kabul edilebilir.

İşte bu tanımlarla konuya biraz giriş yaptıktan sonra sadede gelelim yani asıl konumuza…

Burada kesin olarak bilinmesi gereken bir şey var.

Her yeni rejim…

Kendi tarihini yarattığı gibi…

Kendi eğitimini de yaratır.

Çünkü amaç değişen sistemin ihtiyaçlarına uygun vatandaş yetiştirmektir…

Mevcut sistem nedir?

Ülkemin tüm ekonomisinin tamamen yabancılara devredildiği…

Etten, yumurtaya kadar…

Hatta samana kadar, hiçbir şey üretmeyip ekonomisini tamamen ithalata bağladığı…

Vergi toplayıp…

Ülke kaynakları yabancılara satıldığı halde ülkeyi korkunç bir borç içine sokarak halkın yoksullaştırıldığı…

Yap işlet devret mantığıyla maliyetinin en az 10 katına mal olacak ve işleyişi tamamen dışarıya kaynak aktarımından ibaret olan bir sistem…

Sizce böyle bir sistem…

Nasıl bir eğitim ister?

İşte bunu anlamak, son derece önemli.

Çünkü eğitim; yönetici iradenin nasıl bir vatandaş istemiyle doğrudan orantılıdır.

Hem zaten MEB Teşkilat Yasası’nın ve Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği değişiklikleriyle…

Eğitim tamamen küresel sermayenin istemlerine bırakılmış durumdadır…

Peki, ne isteniyor?

Ulusal kimlikten uzak…

Vatan bilinci olmayan…

Bağımsızlık…

Cumhuriyet gibi kavramların öneminden habersiz olan bir nesil…

Bunun nasıl olabileceği gibi aklınıza bir soru gelirse ki kesinlikle gelmeli…

Onu da kısaca söyleyim…

Müfredattan Atatürk’ü, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyete karşı yapılan saldırıları…

Emperyalist destekli isyanları çıkartıp ümmetçi hale getirirken…

Devleti de eğitimden adım adım çekerek…

Oluşan boşluğu…

Yabancı devlet…

Tarikat ve cemaat okulları ile doldurursanız…

Zaten çok fazla bir şey yapılmasına gerek kalmaz…

Bilmem anlatabildim mi?

 

07-06-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

27 Mayıs 2024 Pazartesi

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

SÖZ MÜFREDATTAN AÇILMIŞKEN…

 

 

 

Bir ülke düşünün: Tüm ekonomik dayanaklarını yani sanayisini…

Tarımını…

Haberleşmesini…

Enerji kaynaklarını…

Madenlerini…

Hatta topraklarını bile yabancı küresel sermayeye terk ederken

Eğitimi terk etmez mi?

Ya da şöyle soralım…

Küresel sermaye, ekonomisini teslim aldığı ülkede nasıl bir eğitim ister?

Kimliksiz…

Kişiliksiz…

Vatansız…

Milletsiz bir toplum yetiştirilmesini değil mi?

Bu yüzden de eğitimden…

Atatürk…

Kurtuluş Savaşı…

Padişahın ihaneti…

Emperyalist destekli isyanlar…

Bağımsızlık…

Vatan gibi kavramlar günden güne azaltılarak yetiştirilecek nesillerde bu kavramlara dayalı ulusal bir bilinç oluşturmayıp...

 Ülke ekonomisine, siyasetine egemen olan küresel sermayeye karşı çıkamayan bir toplum istenmiyor mu?

Elbette isteniyor.

İşte bu nedenle de eğitim, küresel sermayenin isteği doğrultusunda adım adım ulusal olmaktan çıkarılarak, onların istediği hale getirilmektedir.

Gerek 2011 yılında MEB Teşkilat Kanunu’nda yapılan değişiklik, gerekse 2017’de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nden bir maddenin çıkarılması, yapılacak müfredat değişiklikleri için de aynı zamanda bir temel teşkil etmektedir.

Yapılan değişikliklere bakıldığında da ulus bilincine yani Millet, Bayrak, Vatan sevgisine sahip öğrenci değil, bu değerleri yadsıyarak kendini hiç bir çekince duymadan küresel sermayenin emrine verebilecek insan istendiği herkes tarafından da görülecektir…

Ne deniyor 2011 değişikliğinden önceki MEB Teşkilat Kanunu’ndaki Bakanlığın Görevleri başlıklı 2.maddede:

“Madde 2 – Milli Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:  a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,” 

Peki ya 2011 değişikliği sonrası:

MADDE 2 – (1) Millî Eğitim Bakanlığının görevleri şunlardır:Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.”

Yani böylece Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı, vatanını, milletini seven öğrenci yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan öğrenci yetiştirmek anlam kazanıyor…

Tabi değişiklik sadece Teşkilat Yasası’yla sınırlı kalmıyor…

Benzer bir değişiklik 2017 yılında Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nde de yapılıyor…

Evet, orada da değişiklik gerekçesiyle aşağıda belirttiğim madde olduğu gibi yönetmelikten çıkarılıveriyor…

Madde 5- Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.

Hani birileri

Şu ana kadar yapılan temel değişiklikleri görmeyip hala müfredat değişikliğiyle ilgili olarak paragraf paragraf incelenmesi gerekmez mi? gibisinden şeyler söylüyorlar ya…

İşte bu yapılan müfredat değişikliği…

Müfredatın Teşkilat Yasasına uydurulmasından başka bir şey değildir.

Demek istediğim…

Ekonominizi küresel sermayeye teslim ederseniz…

Eğitiminizi de teslim etmek durumundasınız…

 

27-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

15 Mayıs 2024 Çarşamba

MÜFREDAT…

 

MÜFREDAT…

 

 

Son günlerde bir müfredat tartışmasıdır gidiyor…

Neden mi?

Çünkü İktidar müfredatı değiştirmek istiyor.

Nedenlerine gelmeden önce…

İsterseniz konuyu daha iyi anlamak açısından bu ve benzer kavramları Türkçe olarak açıklayalım ki sonrasında kafalarda soru işareti falan kalmasın.

İşte bu nedenle ilk olarak müfredatın ne anlama geldiğinden başlayalım:

Sanki Arapça söyleyince çok ilginç gibi gelen bu sözcüğü Türkçeye çevirirsek konuyu son derece basit olarak anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Evet, müfredat anlam olarak “eğitim ve öğretim programı”…

Yani buradan anlaşılması gereken şey…

İlkokul, ortaokul ve liselerde eğitim ve öğretim programları önemli ölçüde değişecek…

Hani bazen eğitim, siyasetten…

Ekonomiden bağımsızmış…

Kendi başına çok önemliymiş…

Hemen her ülkede benzer eğitim yapılıyormuş gibi bir düşünce olup “eğitim şart” türünden sözler söylenebiliyor ya…

İş öyle değil.

Doğrusunu isterseniz genel anlamıyla söylemek gerekirse iki tür eğitim var…

Bunlardan biri…

Ulusal eğitim.

Diğeri de dini eğitim.

Daha basit söylemek gerekirse ulusal eğitimle; herkesin eşit haklara sahip, ortak değerleri olan, ülkesinin sorunlarına, ulusal bütünlüğe Cumhuriyete, onun karşılaşacağı tehlikelere duyarlı yurttaşlar yetişirken…

Diğer, yani dini eğitimle egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmadığını düşünen, ülkesinin içinde bulunduğu sorunlardan bihaber, emperyalizm, bağımsızlık gibi kavramlardan habersiz ulus karşıtı tarikat ve cemaatlere ayrışmış insan yetiştirilebilir.

Demek istediğim;

Ortak değerleri ve kimliği olan bir ulus…

Emperyalizmden bağımsız…

Sanayileşmiş…

Tarımını…

Hayvancılığını geliştirmiş…

Ekonomisi güçlü bir ülke ise hedefiniz…

Öncelikle halkı; ortak düşünce, duygu ve kimlikte birleştirerek… Sorgulamaya…

Tartışmaya…

Araştırmaya dayalı laik ve ulusal bir eğitim vermek zorundasınız…

Ama değil de…

Sanayinizi yok ederek ülkenizi yabancılara açık pazar yapmak…

Tarımı…

Hayvancılığı bitirip tamamen ithalata dayanmak…

Toprakları vatan olmaktan çıkarıp, arsa gibi kolayca alınıp satılabilen bir ülke yaratmaksa amacınız…

İşte o zaman;

Ulus, ulusal bağımsızlık gibi kavramlardan habersiz

Ülkesinin dostunu…

Düşmanını tanımayan…

Emperyalizm ve onun ülkemiz üzerindeki amaçlarını asla anlayamayacak dini eğitim vermek zorundasınız…

Demek istediğim müfredat değişimi…

Sadece eğitimle değil, ulus olmak ve ulusal bağımsızlıkla da doğrudan ilgilidir…

Bilmem anlatabildim mi?

 

15-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

2 Mayıs 2024 Perşembe

YEREL HALK…

 

YEREL HALK…

 

 

Doğrusunu isterseniz bu kavram pek çoğumuza yabancı değil.

Eskiden

Amerikan kovboy filmlerinde Kızılderililer için kullanılıyordu.

Günümüzde de henüz uluslaşmamış…

“Kabileden” öteye gidememiş topluluklar için sömürgeci emperyalistlerin temsilcileri tarafından kullanılmaktadır.

Ama

Burada işin en ilginç yanı…

Kendilerini bu ulusun bir parçası veya temsilcisi olarak değil de, küresel bir emperyalistin temsilcisi olarak görebilenlerin çokluğu insanı bir hayli şaşırtmaktadır.

Elbette bu kavramı ilk duyduğumuz kişi bir ulusu temsil eden bir bakan ama onunla sınırlı kalmadı…

Sonrasında ortaya çıkıyor ki…

Aralarında muhalefetten kişilerin de…

Hatta belediye başkanlarının da olduğu pek çok kişi bu kavramı gittikleri çeşitli ortamlarda da kullanmışlar.

Elbette bu hiç bir şekilde tesadüfle…

Kişinin ağzından çıkan bir anlık dalgınlıkla söylenegelmiş bir söz değil.

Aslında kendilerini Türk ulusunun değil de…

Küresel sermayenin temsilcisi olarak gören şahısların kendilerini bazı kavramlarla ifade etmeleri…

Tamamen bir yerlere mesaj vermeyi içermektedir ki bu anlamda tarihe not düşmekte fayda var.

Aslında tüm bu söylenen sözcükleri…

Ülkece yaşadıklarımızı…

Küresel sermayenin taleplerinden bağımsız olduğunu düşünmek…

Olayları birbirinden habersiz…

Sanki bağımsızmış gibi değerlendirmek…

En basit tabirle sadece ve sadece saf dillik olarak adlandırılabilir ama inanın bu tanımlama yeterli gelmeyecektir.

Şimdi asıl konumuza gelelim…

Küresel sermaye…

Veya emperyalizm bir ülkeden ne ister…

Aslında gayet açık ama yine de söyleyim…

Emperyalizm girdiği ülkede özellikle sanayinin…

Tarımın…

Hayvancılığın bitirilmesini…

Ve o ülkenin para politikalarını kontrol edebilmek adına bankalarını satın almayı…

Enerjisini…

Hatta iletişimine kadar kontrol edebilmeyi ister.

Ama iş bununla bitmiyor…

Çünkü gelecekte de o ülkede ulusal bir canlanma…

Cumhuriyet dönemindeki gibi emperyalizmin, onun şirketlerinin ülkeden kovulup…

Tekrardan millileştirmelerin yaşanamaması için…

Toplumdaki ulus bilincinin giderek yok edilmesi…

Meydanın ulus öncesi etnik ve dini kimlikçiklere bırakılması, küresel şirketlerin o ülkedeki gelecek hedefleri için hayati önem taşımaktadır...

Demek istediğim ”yerel halk”…

Toplumların uluslaşmadan önceki varlığının adıdır…

Hem zaten uzunca bir süredir…

Ülkemizde satılan yabancı ürünlerin üzerinde Made in Germany…

Made in USA…

Portekiz…

Macaristan yazarken…

Bizde kimliksizlik adına yerli ve milli denilmiyor muydu?

Sahi…

Kimliksiz milli olunabilir mi?

Biz kabile miyiz?

 

 

 

02-05-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

25 Nisan 2024 Perşembe

23 NİSAN

23 NİSAN

 

 

23 Nisan, ülkemizin geçmişi daha doğrusu geleceği açısından da çok önemli bir tarih.

Ve zaten bu nedenle bayram.

Ancak; çok uzunca bir süredir bilinçli olarak ulus egemenliği kavramı önemsiz hale getirilirken…

Israrla Bayram çocuk şenliğine dönüştürülmüş ve ne yazık ki başarılı da olunmuştur.

Bu nedenle…

Günün önemi açısından birazcık tarihe giriş yapalım ki konu yeterince anlaşılabilsin.

Bilindiği gibi 23 Nisan’dan…

Yani TBMM Ankara’da açılmadan önce, ülkemizin pek çok yeri işgal altındayken

Memleketi yönetenler bu konuda bırakın mücadeleyi, halkın işgalleri anlamaması için konuyu geçiştirmeye çalışıp…

İşgalcilere karşı neredeyse hiç bir ferman veya fetva falan bile yayınlamamışlarken…

İşgallere karşı mücadele edenler için, onları hedef alan pek çok fetva yayınlanması sizce de çok ilginç değil mi?

Düşünebiliyor musunuz?

Ülke işgal altına girmiş, Dolmabahçe sarayının karşısına bile düşman donanmaları yerleşmiş ama ülkeyi yönetenler oralı değil…

İşte bu durumdan rahatsız olan Büyük Önder Mustafa Kemal; işgale karşı mücadele etmek adına Anadolu’ya geçmek…

Halkı örgütleyerek ve bu mücadeleyi sonuçta düzenli ordu ve merkezi bir yönetimle bütünleştirerek işgalcileri ülkeden kovmanın planlarını yapıyordu.

Bu nedenle…

Önce Samsun’a geçildi ardından Erzurum ve Sivas kongreleri...

Sonrasında da

Oralardan seçilmiş delegelerle Ankara’ da Büyük Millet Meclisini toplamayı başararak zaten fiiliyatta yok olan İstanbul hükümeti yerine Anadolu’da fiilen bir hükümet kurdu…

Kurdu ve…

Bu hükümet kendi kurallarını koyup…

Yöneticisini seçip…

Yasalarını çıkarıp ki buna vergi koymak da dahil, Anadolu’da etkili olmayı başardı…

Ama tüm bunlar burada yazıldığı gibi çok kolay olmadı.

Çünkü bu mücadele sadece yabancı emperyalistlerle değil…

İçeride de emperyalist destekli…

İstanbul hükümetince de yönlendirilen isyancılarla da yapılmasını gerektiriyordu.

Sonuçta, yaklaşık 4 yıla yakın bir savaş sonunda başarılı olundu ve ulus temelli bir Cumhuriyet kuruldu ama…

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin ulus temelli bir devlet olabilmesinde en büyük payı olan TBMM’nin kurtuluşa ve kuruluşa öncülük etmesinin ilk adımı olan günün yıl dönümünde, bu Bayramın hak ettiği şekilde kutlandığını söylemek çok zor…

Çünkü yıllardır…

Ulus bilinci yerine ümmet bilinci aşılanarak toplum, ekonomik ve sosyal işgallere karşı duyarsız hale getirilmeye çalışıldığından…

Toplumun emperyalizme karşı duyarlılığını pekiştiren bu bayramların da önemsizleştirilmesi…

Resmi tören ve çelenk koymaktan ibaret hale getirilmesi gerekiyordu…

Böyle olunca da halktaki ulus bilincinin giderek zayıflayacağı toplumun Türk Ulus kimliğine, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı yapılacak saldırı ve itibarsızlaştırma çabalarına da kayıtsız kalacağı varsayılıyordu.

Ve ne yazık ki bu Bayramda da görüldüğü üzere Başkent’in en önemli caddelerinde bile 100 evden en fazla 10 evde Bırakın Atatürk’ü, bayrak bile asılmadığı göz önünde bulundurulursa…

İnsan kaygılanmadan edemiyor.

Ne dersiniz, yoksa başardılar mı?

 

 

25-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

16 Nisan 2024 Salı

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

BİR SEÇİMİN ARDINDAN…

 

 

 

31 Mart tarihinde ülkemiz bir yerel seçim yaşadı.

Elbette…

Her seçim gibi bu seçimin de galibi ve mağlubu olacak ama en önemlisi seçimin sonuçlarını doğru değerlendirerek herkesin alması gerekeni alması…

Olur mu? Birlikte yaşayıp göreceğiz.

Olaya sadece seçimin galibi yani en çok oy alan parti anlamında bakıldığında, Ana Muhalefet partisi CHP’nin; 1977 yılından bu yana olan seçimlerde ilk defa oy oranının iktidar partisinden fazla olduğu görülüyor.

Aslında bu başarı kendi başına bile çok önemli ancak…

İktidarın tüm devlet aygıtıyla seçime girmesi…

Devlet olanaklarının sadece bir partinin kazanması için seferber edilmesi…

Tarafsızlık yemini eden yetkililerin hemen her zaman olduğu gibi taraflılıklarına devam etmesi…

Bunun yanında

Ana muhalefet belediyelerinin uydurma gerekçelerle yardım paralarına el konulup…

Asılsız suçlamalarla sürekli soruşturma baskısı altında tutuldukları da göz önüne alındığında bu her yönüyle çok ciddi bir başarıdır.

Hiç bir şekilde yadsınamaz.

Bu başarıda…

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere ana muhalefete ait belediyelerin hemen her türden engellemelere rağmen sosyal belediyecilik anlamında çok güzel şeyler yapmaları bu başarı üzerinde çok önemli bir paya sahip ancak…

Şöyle bir düşünün…

Bundan yaklaşık 9 ay kadar önce ülkemiz bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşamıştı ve seçimde gerçek hayatta pek varlıkları olmayan partileri de yanına alan ana muhalefet partisi oldukça düşük oy almıştı…

Peki, bu 9 ayda ne…

Ya da neler değişti ki CHP tek başına bu kadar oy alarak yıllardır önemli varlık gösteremediği Adıyaman, Kastamonu gibi illerle birlikte Başkentin pek çok ilçe belediyelerini kazandı.

Ya da 2019 yılından beri iktidar partisinde olan 11 il neden taraf değiştirdi…

Elbette bu konuda ilk akla gelen çok gösterişli makam odaları...              

Lüks yaşam tarzı…

İsraf…

Halkın taleplerinin önemsenmeyip tamamen gösterişe dayalı bir politika izlenmesi ilk akla gelenler ama…

Daha önemlisi

İktidar partisinin Gazze konusunda uygulamaya çalıştığı iki yönlü tutum…

Bunun yanında işçi ve memur emeklilerine çok komik zam verilerek aylıklarının normal bir evin kirasını bile karşılayamayacak seviyede bırakılıp bir de üstüne üstlük “yetmiyorsa ek iş yapsınlar.” türünden yaklaşımlar…

Bardağın taşan damlalarını oluşturmuşlardır.

Hem bu öyle olduğu o kadar açıktır ki…

9 ay öncesinde iktidar partisine destek veren seçmenlerin önemli bir kısmı sandığa gitmemiş…

Ve bu yüzden de 2004’ ten bu yana ilk defa bu seçimde en düşük oy verme oranı (yüzde 78,5) ortaya çıkmıştır…

Elbette bu sonuçlara Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidar partisini destekleyen YRP’nin yüzde 6 ‘nın üzerinde oy alması da eklenebilir ama…

Tüm bunlara rağmen kesin olan bir şey var ki…

Bu son yerel seçimle…

Halkı…

Onun ihtiyaçlarını yok sayan…

Makamını kişisel ikbal ve zenginlik için kullanan belediyeciliğin sona erdiğidir.

Başka bir şey değil…

 

 

16-04-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

25 Mart 2024 Pazartesi

LAİKLİK VE MİLLET OLMAK…

LAİKLİK VE MİLLET OLMAK…

 

İsterseniz şöyle bir soru sorarak yazıya başlayalım…

ABD neden BOP ’da bölgedeki ulus devletleri hedef alarak onları çok parçalı İslamcı örgütlerle parçalıyor.

Hani sıklıkla ümmetçilik…

İslam kardeşliği edebiyatı falan yapılıyor ya o yüzden soruyorum…

Bu yüzden de konuyu biraz tartışmakta yarar görünüyor.

Ümmet bilindiği gibi dünyanın hemen her tarafındaki Müslümanlar anlamında kullanılmaktadır.

Daha basit söylemek gerekirse din kardeşliği olarak da tanımlanabilir.

Böyle söyleyince tüm İslam ümmeti kardeş midir?

Birbirlerine sahip çıkıyorlar mı?

Gerçekten İslam kardeşliği gibi bir şey söz konusu olabiliyor mu türünden aklınıza pek çok soru gelebilir.

Ama şu kadarını söyleyim kesinlikle böyle bir şey yok.

Sadece iç politika değil…

Son 20 küsur yıldır uygulanan dış politikalara bakıldığında bile birazcık düşünen herkesin bunu fark etmesi mümkün.

İsterseniz birkaç örnek verelim ki konu birazcık açıklığa kavuşabilişin

Çevre ülkelerle ilişkilerden başlayalım…

ABD’nin Irak’a saldırısı ve işgalinde sahi biz kimin tarafındaydık Müslüman Irak’ın mı?

Yoksa ABD’nin mi?

Ya Suriye’de…

Bugün hiç kimse 57 İslam ülkesine rağmen Tel Aviv’deki dini kurumlar da ibadet yapacağım diyemiyor ama ABD saldırılarıyla birlikte Emevi Camii pekâlâ hedef olarak alınabiliyordu.

Diyeceğim bu tablo Libya ve Afganistan’da da değişmedi.

Biz hep ABD’nin yanında olduk.

Anlayacağınız genel bir tüm Müslüman âlemini kucaklayan bir ümmet anlayışı yok. Sadece aynı mezhep taraftarlarının dayanışması olabilir ki görünürde ne yazık ki o da yok.

O zaman şöyle bir soru soralım

ABD veya batı, uluslaşmaya, ekonomik bağımsızlığını sağlamaya çalışan Irak.

Suriye.

Libya.

Afganistan gibi ülkelerde ümmetçiliğe dayalı bir sistem kurmaya çalışan çeşitli İslamcı örgütleri destekleyerek o ülkeleri parçalıyor…

Neden?

Nedeni şu: ABD tüm dünyayı küresel Pazar yapmaya çalışırken karşısında ulusal birlikteliğini sağlamış, ekonomisini bağımsız hale getirmiş sanayileşmeye, tarımını geliştirmeye çalışan bir devlet istemiyor…

Ya ne istiyor

Çeşitli tarikat ve cemaatlerle etnik kimliklere ayrışmış

Ulusal birliktelikten, ulus bilincinden uzak…  

Ulusal pazarını tamamen teslim alabildiği bir ülke.

O halde şu soruya yanıt vermek çok önemli

İslamcılar dünyada sadece birkaç örgüt hariç neden emperyalizmin hizmetinde?

Nedeni aslında basit

Eğer bir ülkede laiklik olursa egemenlik millete geçebiliyor…

Yani millet olabiliyorsunuz.

Meclis oluşturup yasa yapıp istediğiniz yasaları gelişen koşullara göre değiştirebiliyorsunuz.

Ancak millet olduğunuzda üzerinde yaşadığınız toprak vatan haline gelebiliyor.

Vatan haline gelince de emperyalizme karşı direnme, ekonomik ve siyasi bağımsızlık, güçlü ordu…

Sanayileşme, tarımı geliştirme anlam kazanıyor…

Demek istediğim işin nirengi noktası laiklik…

O varsa millet olup, yurttaş sayılıyorsunuz.

Eğer yoksa ümmet olup kul…

 

25-03-2024

Nusret KEBAPÇI