28 Nisan 2023 Cuma

TÜRKİYE BAYRAĞI

 

TÜRKİYE BAYRAĞI

 

 

Son günlerde özellikle bir partinin Türk bayrağı ile ilgili açıklaması sosyal medyada gündeme oturdu.

Doğrusunu isterseniz bayrak ve Türk milleti ile ilgili bu türden düşünceler sadece o partiye ait değil, bugün neredeyse iktidar partisi içinden de olmak üzere pek çok partinin benzer yönde açıklamaları bulunmaktadır.

Ne denmişti bayrakla ilgili…

“Bizim bayrağın kendisiyle bir sorunumuz yok, adıyla ilgili sorunumuz var.”

“Niçin buna Türk bayrağı diyorsunuz? Türk bayrağı denince diğer etnik kimlikler de kendi bayraklarının da olması gerektiğini düşünebilirler…”

“Bu devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olduğu ve Türk devleti tanımının kullanılmaması gerektiği.”

“Türkiye bayrağı da denilebileceği “ gibi çeşitli sözler, yapılan açıklamalarda yer aldı

Belki bu tür bir söylem bazılarına, sanki daha demokratikmiş…

Irkçılıktan uzak, daha insaniymiş gibi gelebilir ama iş o kadar basit değil…

Üstelik bu tür bir söylem ülkemizin geleceği açından son derece de tehlikelidir.

Peki neden?

Nedeni şu: Bu anlayış daha baştan itibaren ulus kimlik ve ulus devlet karşıtlığını ilan etmektedir…

Çünkü ulus devlete göre…

Ülkede bulunan tüm etnik ve dinsel kimlikler ulus kimlik potasında eriyerek farklı bir nitelik kazanır…

O kimlik artık, o ulusun ortak kimliğidir…

Yani kısacası bu kimlik ulusun kurucu unsuruyla birlikte anılan üst kimliktir.

Geriye kalan etnik kökeniniz…

Dini kimliğiniz…

Aileniz…

Soyunuz…

Bunların tamamı alt kimlik haline gelir.

Bu neredeyse tüm ulus devletlerde aynıdır.

Hani zaman zaman açıklamaya çalıştığımız…

Tek devlet.

Tek vatan.

Tek bayrak.

Tek dil.

Tek ekonomi.

Duygu ve düşünce birliği olarak da ifade ettiğimiz şey, ulus tanımının bilinen en yalın ifadesidir.

Ulus devletlerde bu özelliklerden herhangi birini çoğaltmaya kalkışmak, iki veya daha fazlaya artırmaya çalışmak, ulus devlete düşmanlık anlamına gelir ve tüm devletlerde en sert şekilde mutlaka cezalandırılır.

Buradan yola çıkarsak…

Hani nasıl ki uluslararası yarışmalarda, olimpiyatlarda ya da çeşitli spor dallarında yapılan karşılaşmalarda…

Türk sporcu…

Yunan sporcu…

Alman sporcu…

Rus sporcu tanımları kullanılıyorsa…

Yine aynı şekilde Almanya’da yaşayanlara, Almanyalı falan değil Alman…

İtalya’da yaşayanlara, İtalyalı değil İtalyan…

Rusya’da yaşayanlara, Rusyalı değil Rus…

İngiltere’de yaşayanlara İngiltereli değil İngiliz…

Yunanistan’da yaşayanlara Yunanistanlı değil yunan deniyorsa…

Türkiye’de de buna Türkiyeli falan değil Türk denilir.

İsterseniz konuyu biraz daha açmak adına örneklendirmeye çalışalım…

Hani diyelim ki…

Yurt dışındasınız ve bir yabancıyla tanıştınız.

Diyelim ki size soruldu…

Kimsiniz?

Sizin buna vereceğiniz yanıt, tam da bu işin mihenk taşıdır.

Türküm dediğinizde…

Karşınızdaki kişi; eğer diğer ülkelerle ilgili biraz bilgiye sahipse, hemen…

Türkçe diye bir dilinizin olup…

Başkentinizin Ankara olması yanında…

Bu ülkenin Atatürk tarafından kurulduğu gibi düşünceler kafasında belirecektir…

Ama

Türkiyeliyim dediğinizde sizce ne olur biliyor musunuz?

Ben söyleyim, hemen ardından ikinci soru gelecektir…

Kimlerdensin?

Yani sizden kim olduğunuz sorusuna bugün Suriye’de ve Irak’ta ABD’nin yapmaya çalıştığı…

Hani nasıl ki Suriye milleti değil de, Suriyeli Şiiler…

Suriyeli Kürtler…

Suriyeli Yezidiler falan deniliyorsa…

Ben Türkiyeli Kürdüm…

Türkiyeli Lazım…

Türkiyeli Çerkezim…

Türkiyeli Arabım demeniz beklenir.

Yani; uzun sözün kısası…

Ulus kimliği yani Türk kimliğini yadsıyarak her kim ki…

Türkiye Bayrağı…

Türkiyelilik gibi sözler söylemeye başlamışsa

Bilmelisiniz ki onlar kendilerine ne ad ve unvan takarlarsa taksınlar…

Emperyalizmin ülkemizdeki işbirlikçileridir…

Başka bir şey değil…

 

28-04-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

11 Nisan 2023 Salı

SECCADE

 

SECCADE

 

Bildiğiniz üzere son günlerde yaşanan en ateşli tartışma seccade üzerine yapıldı.

Çünkü ülkemiz siyaseti özellikle ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten iktidar açısından uzun süredir din sömürüsü üzerinden yürütülmektedir.

Şöyle bir geçmişe birazcık bakmak bile bunu görmek için yeterli.

Neydi bir zamanların en önemli gündem maddeleri…

“Başörtülü bacıma… “

Ve

“Camide içki içilmesi” de denilen konular.

  Bu iki konunun tamamen uydurma olduğu anlaşılsa da gereğinden uzun bir süre toplum gündemini meşgul edebildi.

Hem zaten sokak röportajlarına falan bakıldığında da benzer manzarayı hemen her yerde görmek mümkün.

Röportajı yapan soruyor…

“Pahalılığı kim yaptı?”

Bazılarında yanıt hazır

“Muhalefet.”

Hatta o kadar ki…

Kişi geçinememekten şikâyetçi olduğu halde “ölsem de, aç da kalsam oyum iktidar partisine” demekte bile hiç bir sakınca görmeyebiliyor…

Peki neden?

Nedeni şu…

Bu yaşadığımız süreçte toplumdaki ulus bilinci ve dahası sınıfsal bilinç çok azalıp…

Toplum cemaatleşince…

Doğrusu yaşadığımız olaylar garipsenemiyor.

Şimdi gelelim esas konuya…

Yani Ulus bilincine…

Sahi nedir bu ulus gerçekten biliyor muyuz?

Ya da şöyle söyleyelim…

İçinde bulunduğumuz toplumun, bu ulusun ne olduğu konusunda ne kadar bilgisi var?

Ya da herhangi bir topluluk, ulus olarak adlandırılabilir mi?

İşte tüm bunları anladığımız zaman kanımca çok yol kat etmişiz demektir.

O zaman en bilinen ya da bilinmesi gereken tanımla başlayalım…

Ulus neydi? Aynı toprak üzerinde yaşayan…

Ortak bir geçmişi, yani tarihi olan…

Aynı ekonomik sistemin içinde yer alan…

Ortak kültüre sahip…

Aynı dili konuşan insan topluluğudur.

Ve tüm bunları bize sağlayan şey de eğitimdir.

Yani ortak dili…

Kültürü…

Tarihi…

Sanatı…

Müziği…

Ulusumuza düşman olanların kimler olduğunu…

Ulusu nelerin tehdit ettiğini, içi ve dış tehlikeleri…

Bunlarla nasıl mücadele etmek gerektiğini…

Hemen her şeyi eğitimle öğrenir, sonraki kuşaklara eğitimle aktarırız ama bunun için ülkenin tamamında eğitimin aynı…

Yani ulusal olması ilk koşuldur.

Değilse hemen her yabancı ülke…

Her tarikat, her sermaye grubu…

Kendi okulunu açıp, kendilerine mürit yetiştiriyorsa…

Oradan ulusal birliğimiz yaralanmaya başlamış demektir…

Çünkü…

Bilinmeli ki devletin ulusal eğitimi devlete aidiyet…

Millete bağlılık ve herkese eşit yurttaşlık duygusu kazandırırken…

Kurulan tarikat, cemaat ve yabancı devlet veya sermeyenin okulları da…

Bu kurumlar her kime, hangi düşünce veya misyona aitse onlara aidiyet ve bağlılık duygusu kazandırmaktadır…

Her ne kadar ulus olarak tarihten ders almayı çok öğrenemesek de…

Ne yazık ki yakın tarihimiz bu türden örneklerle yeterince doludur.

Daha basit anlatmak gerekirse; ulus bilinci olmazsa, ülkeniz üzerine oynan emperyalist politikaları…

Sınıf bilinci olmazsa da nasıl sömürüldüğünü asla anlayamazsınız…

Şimdi diyeceksiniz ki…

Tamam, bunları anladık da yazının başlığında yer alan seccade konusuna hiç değinmediniz…

Zaten anlatmak istediğim de bu…

Eğer bir toplumda ulus bilinci olmazsa…

Ne Atatürk adının adım adım her yerden silinmesinin ne anlama geldiğinden haberiniz olur…

Ne Türk kimliğinin hemen her yerden kaldırılmasının ulus devleti parçalamak anlamına geldiğini fark edersiniz…

Ne de ülkemize on binlerce Afganlının doldurulmasından huzursuz olursunuz…

Hatta öyle ki…

Ekonominin tamamen milli olmaktan çıkarılıp yabancı pazarı olmamız bile size bir şey ifade etmez…

Çünkü seccade o kadar önemli ve büyüktür ki…

Tüm bunları kolayca örtebilir…

Bilmem anlatabildim mi?

 

11-04-2023

Nusret KEBAPÇI


27 Mart 2023 Pazartesi

NEO LİBERALİZM

 

NEO LİBERALİZM

 

 

Ülkemizde her ne kadar gündem çok hızlı değişse de…

Hatta 

Her şey birbirine girmiş çok karmaşıklaşmış gibi görünse de…

Tüm bunlardan uzaklaşıp…

Sakin bir kafayla birazcık düşünerek ülkemizde olup biteni pekala anlamak mümkün.

Bu girişi neden yaptım?

Şunun için…

Ülkemizde genelde siyaset denilince akla gelen ilk şey, asla ideolojik bir tartışma değil…

Hatta uygulanan ekonomik ve siyasi politikalara fikir düzeyinde karşı çıkmak da çok fazla görülmüyor…

Zaten siyasilerin söyleminde farklı ekonomik modellerle ilgili herhangi bir tartışma falan da yok.

Bizde siyaset denilince de zaten ilk akla gelen genelde, grup toplantılarında birbirleriyle söz yarıştırmaktan ibaret…

Böyle olunca haliyle, uygulanan ekonominin ve siyasetin ayrıntılı bir açıklaması yapılmak gerekiyor ki halk eğriyi ve doğruyu görebilsin.

Bunu herhangi bir siyasi parti tarafı olarak değil, olan bitene Türk ulusu penceresinden bakarak söylüyorum.

Ya da şöyle diyelim…

Ülkemizi yaklaşık 21 yıldır yöneten partinin ekonomide, siyasette, eğitimde, sağlıkta, dış politikada, kültürde, sanatta uyguladığı politika sadece günübirlik kararlardan mı oluşuyor?

Yoksa

Tamamen bilinçli olarak istenilen hedefe varmak için mi kurgulanıyor?

İşte bunu anlarsak ne yapılmak, bunun sonucunda nereye varılmak istendiğini çok kolay bir şekilde görebilirsiniz.

O zaman bir tespit yaparak başlayalım…

Hani bazıları; siyasal İslamcı bir parti memleketi yönettiği için alınan ekonomik ve siyasi kararların İslami düzene götüreceği yanılsamasına düşmüş olabilir ama inanın bununla hiçbir ilgisi yok…

Mevcut iktidar partisinin yaklaşık 21 yıldır hemen her konuda uyguladığı politika neo liberalizmdir.

Peki, nedir bu neo liberalizm?

Anlamı şu: Ulus devletin adım adım yok edilerek…

Devletin ekonomiden…

Tarımdan…

Eğitimden…

Sağlıktan…

Neredeyse adalet ve güvenlik dışındaki hemen her alandan adım adım çekilerek, meydanın hemen her alanda küresel sermayeye bırakılması demektir…

O uygulandığında artık vergi vererek her türden hizmete hak kazanan yurttaş değil…

Her ne kadar verdiğiniz vergilerde herhangi bir azalma olmasa da hemen her türden hizmeti satın almak durumunda olan müşterisinizdir.

Zaten bunun böyle olduğunu son yaşadığımız depremde bile yaşamadık mı?

Hemen herkese bir devlet hizmeti olarak ücretsiz sunulması gereken çadır ve diğer yardımların parayla satıldığına bile tanık olunmadı mı?

Ama neo liberalizmin etkisi sadece bu kadarla sınırlı değil.

Küresel sermaye bir ülkeye egemen olunca…

O ülkede merkezi birlikteliği, yani ulus devleti ve bununla birlikte ulus bilincini de adım adım yok ederek, yerine sözde demokrasi adına etnik ve dini kimlikçikleri çıkarır…

Hani zaman zaman Türk adı kaldırılıyor falan deniyor ya aslında kaldırılan Türk,  bir ad değil…

Ulus kimliğimizin en yalın ifadesidir…

Zaten kaldırılmasının amacı da merkezi olarak birleşik ulusu yani ortak kimliğimizi kendisi için tehlikeli olmayacak şekilde küçük parçalara ayırmak, yani etnik ve dinsel kimliklere, tarikat ve cemaatlere ayırarak parçalamaktır.

Tabi böyle olunca toplumda ulus bilinciyle birlikte vatan sevgisi gibi kavramlar da anlamını yitirmektedir.

Biraz dikkat ettiğinizde de ülkemizde bu değişimin çok hızlı bir şekilde yaşandığını zaten görebileceksiniz.

Şöyle bir bakın…

Tüm toplumu ilgilendiren herhangi bir konuda;  siz hiç büyük sendika ve dernek yöneticilerinin açıklamasının yayınlandığına tanık oldunuz mu?

Ya da şöyle söyleyelim; medyada hemen her gün pek çok kez yer alan tarikat ve cemaat liderlerinin adını çoğumuz ezberledik…

Ya büyük sendikaların liderlerinin adını bir yere bakmadan söyleyebilecek kaç kişi çıkar, hiç düşündünüz mü?

Çünkü küresel sermaye, ulus bilinciyle birlikte sınıf bilincini ve örgütlerini de adım adım yok ederek tüm toplumu cemaatleştirir.

Sonuçta o ülke ekonomik ve siyasi olarak küresel sermayenin sömürgesi durumuna gelir…

Bu yüzden her kim ve hangi parti, kurum olursa olsun ulus kimliği yadsıyarak etnik ve dini kimlikler üzerinden demokrasi tanımlaması yapıyorsa…

O parti veya kurum, örgüt, dernek, sendika her ne ise bilinmeli ki kendilerine hangi unvan, isim takarlarsa taksınlar…

Küresel sermayenin içimizdeki uzantılarıdır.

Peki, biz bu sürece mahküm muyuz?

Aslında değiliz…

Çözüm yolu da çok zor değil.

Nasıl mı?

Bugüne kadar izlenen politikaların tam tersini yaparak…

Aslında hemen her şeyde olduğu gibi bu işte de her zaman iki seçenek bulunmaktadır

Doğru ve yanlış olarak…

Ya toplumda ulus bilincini tekrar uyandırarak tüm toplumu birleştirip…

Ekonomiyi, eğitimi, sağlığı, tarımı tekrar ulusal hale getirip bağımsız olacaksınız…

Ya da sözde demokrasi adına…

Etnik ve dini kimlikçilik yaparak toplumu parçalayıp, ekonomiyi hemen her alanda aynen bugün olduğu gibi küresel sermayeye bırakarak onların hizmetçisi…

Ortası yok!

 

    27-03-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

4 Mart 2023 Cumartesi

LİYAKAT

 

LİYAKAT

 

Anlamayanlar için anlamını ben söyleyim, layık olmak.

Yani

Kişinin hangi iş olursa olsun…

O iş için gerekli olan kişilik, bilgi, beceri ve donanım anlamında yeterli olması anlamına geliyor.

Doğrusunu isterseniz normal bir devlette olması gereken de bu ama işin ucu siyasal İslamcılara gelirse bu iş asla öyle olmuyor…

Hem zaten şöyle bir bakın…

Neredeyse iktidara geldikleri 20 küsur yıl boyunca…

Gelişen…

Yaptıkları çok önemli şeylerle adını tüm dünyaya duyuran herhangi bir kurum var mı?

Kaldı mı?

Aslına bakarsanız kalmadı.

Zaten iktidarın böyle bir kaygısı yok, önemli olan ilgili kurumu ele geçirmek…

Ötesi onları hiçbir şekilde ilgilendirmiyor.

Şöyle bir çevremize bakalım isterseniz…

Örneğin üniversitelerde dünyada ilk 100 falan demiyorum zaten yok…

İlk 500 arasına giren kaç üniversitemiz var?

Ya bilimde…

Patent almada böyle bir gelişme olabilir mi diye aklınıza herhangi bir soru geliyorsa…

Onu da baştan söyleyim, yok.

Aynı şeyi sporda…

Sanatta, okullarımızın başarısında da görmek mümkün…

Hatta o kadar ki askeri hastanenin başına bile askerliğini paralı olarak yapan birisi getirilebiliyorsa doğrusu, konuşacak çok fazla bir şey kalmıyor.

Çünkü neredeyse ülkemizdeki hemen her kuruma atama yapılırken o alandaki bilgi, beceri ve deneyime bakılmadan tek özelliği siyasal İslamcı olmak ve iktidara yakınlığı ölçü olarak alınınca hangi kurum olursa olsun çökmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Zaten son yaşadığımız felaketle sanıyorum sizler de görüyorsunuz…

AFAD’ın başına siyasal İslamcı bir vatandaş getiriliyor…

Normalde bu işleri bilen, tecrübesi olan, tanınmış bir kişinin gelmesi gerekiyor…

Ama olmuyor, getirilmiyor…

Ya Kızılay çok mu farklı?

Öğreniyoruz ki çadır kurmak Kızılay’ın faaliyet alanından çoktan çıkarılmış…

İnsan haliyle merak ediyor

Uluslararası insani yardım kuruluşlarından biri olarak Kızılay ne yapar?

Sakın ola “felakete uğrayanlara çadır satar” falan demeyin onu zaten biliyoruz…

Bunun dışında sanıyorum yönetim kurulu üyelerine ballı maaş ve yandaşlara iş…

Ha bir de unutmadan boğazda yalılarda oturma gibi olanaklar…

Şimdi diyebilirsiniz ki

Neden?

Yani bir iktidar…

Ülkeyi yönetmeye yeniden talip olan ya da 20 küsur yıldır yöneten bir parti, neden bunları yapar?

Amacı nedir?

Zaten bunu anladığınızda gerçekleri görmeye başlayacaksınız ya da en azından siyaseti doğru anlamda okumayı öğreneceksiniz ama sanıyorum bunun için daha çok fırın ekmek yememiz gerekiyor…

Ama şu kadarını söyleyim, tüm bunların ülkemizi yöneten siyasal iktidarın ideolojisiyle doğrudan ilgisi var.

Nasıl mı?

Şu anda ülkemizi yöneten anlayış ne yapmak istiyor?

Ülkemizin tüm ekonomik kaynaklarının küresel sermayeye alabildiğine açıldığı…

Ulus devletin yerinde yellerin estiği…

Ortak duygu ve düşüncenin yani bizi bir arada tutarak emperyalizm için gelecekte de olsa tehdit olabilecek ulus bilincinin ortadan kaldırılıp…

Yerine cemaat ve tarikat kimliğinin benimsetildiği…

Çok kimlikli, çok kültürlü bir ülke.

Haliyle bunun olabilmesi için toplumu bir arada tutan ulus kimliğin yani Türk kimliğinin ortadan kaldırılması…

Milletin göz bebeği ulusal kurumların içinin boşaltılıp başlarına siyasal İslamcı liyakatsiz insanların atanarak çalışamaz hale getirilmesi gerekiyordu ki…

Tüm topluma devletin çaresiz, aciz, yetersiz olduğu mesajı verilip, toplumun ulusal devletten adım adım uzaklaşmasını sağlanıp devlete güven duygusu adım adım yok edilsin…

Böylece       

Hemen herkesin sivil, kendi örgütlenmeleriyle başının çaresine bakması da sağlansın.  

İşte bu deprem, orman yangını, sel gibi olaylarla bilerek devleti zayıf düşürüp halkın olabildiği kadar kendi başının çaresine bakmasını gerektiğini düşünen anlayış, ulus devleti küçültmek, her şeyi piyasaya bırakmak isteyen siyasal İslamcı neoliberal anlayıştır…

Ve bu depremle de çok net olarak görülmüştür ki devleti küçülten neoliberal siyasal İslamcı anlayış iflas etmiştir…

Artık anlaşılmalı ki…

Çözüm tekrar ulus devletin ayağa kaldırılmasından…

Devletin ekonomik ve sosyal yönden büyümesinden geçmektedir…

Gerisi hikâyedir…

 

04-03-2023

Nusret KEBAPÇI


15 Şubat 2023 Çarşamba

DEPREM DEĞİL…

 

DEPREM DEĞİL…

 

Geçtiğimiz hafta 6 Şubat günü ülkemiz bir biri ardına yaşanan iki şiddetli depremle sarsıldı.

                Ve bilindiği kadarıyla 10 ilimiz bu depremden fazlasıyla etkilendi.

Acımız çok büyük!

Hemen herkes elinden geldiğince…

Gücünün yettiğince…

Kendine göre bir çare bulup her ne yapabilirse yapmaya çalışıyor.

Zaten sırf bu açıdan bakarsak, gerçekten büyük bir Milletiz ama yeterli mi?

Bence değil.

Hala göçük altında kalan çok sayıda insanın olduğu düşünülürse…

Onları oradan çıkaracak iş makinelerine olan taleplerin pek çok kez sosyal medyadan da yapıldığı göz önüne alınıp…   

Üstelik yardıma giden bireysel, fedakâr yurttaşların yolların yıkılması ve kardan geçilememesi nedeniyle deprem yerine çok zor ulaşabildiğini de düşünürsek

Kanımca şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor…

Doğrusunu isterseniz benzeri olayları biz pek çok kez, gerek daha önce yaşanan depremlerde…

Gerekse; geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız orman yangınlarında fazlasıyla yaşadık ama anlayan kim…

Aslına bakarsanız…

Tüm bu devleti çaresiz duruma düşüren şey; bir anlık zafiyet ya da tüm çabalara karşın yetersiz kalınması asla değil…

Peki, nedir biliyor musunuz?

Ben söyleyim…

Hükümetin uyguladığı Neo liberal politika…

Diyeceksiniz ki nedir bu?

Ya da şuanda millet acısıyla boğuşurken böyle bir konunun tartışılması doğru mu da diyebilirsiniz?

Ama eğer bu olup bitenden ders çıkarmazsak, her seferinde şu anda olduğu gibi sadece halkın kişisel çabalarıyla çözüm bulunmaya çalışılır…

Ve hiç de yaralar sarılmaz.

Şimdi gelelim o neoliberal politikaların ne olduğuna…

Bugün ülkemizi yöneten partinin ekonomik politikası, devleti hemen her alanda küçültüp…

Sözde devleti sadece denetim görevinde bırakarak her şeyi taşeron şirketlerle yapmak üzerine kuruludur…

Bunu zaten yaşamımızın hemen her alanında da görmekteyiz.

Şöyle bir bakın…

Küçülmeyen…

Zayıflamayan…

İşlevini kaybetmeyen…

Toplum gözünde değer yitirmeyen sahi kaç devlet kurumu kaldı?

Gerçi şu durumda bunlardan bahsetmenin pek yeri değil ama devlet kurumları zayıflatılıp değersizleştirilirken devletten boşalan alanlarda hemen her alanda büyüyen, vergi aflarıyla da desteklenen pek çok taşeron şirketi de görebilmek mümkün…

Pek çoğunuz hatırlarsınız…

Bir zamanlar “Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü” diye bir kurumumuz vardı ve neredeyse hemen her ilde gerçekten çok güçlü araç parkına sahipti…

2005 yılında çıkarılan yasayla bu kurum kapatıldı ve araç parkı da önemli ölçüde bazı Büyükşehirlere ve İl Özel İdarelerine devredildi…

Aynı şeyi Karayolları için de söylemek mümkün…

Bir zamanların en gözde, her yere yetişen, yollar yapan, onaran kurumu, yaptığı işler, adları kamuoyu önünde bilinen müteahhitlere devredildiğinden olsa gerek zayıflatıldı…

Ve böylece, zamanla yapılan tüm işler taşeron şirketlere devredildiği için de…

Kurum giderek eski özelliğini yitirdi ellerindeki araçlar da gerek kalmadığı gerekçesiyle ya yenilenmedi ya da hurdaya ayrıldı…

Eğer bugün çöken binalara yetişilemiyorsa bir nedeni de budur…

Hani diyorlardı ya…

Devlet et üretmez, süt üretmez, yol yapmaz…

Ne yapar?

Hizmet alır, onu denetler.

Aynen böyle söyleniyordu…

Ama görüldü ki her şeyi piyasaya bırakan devlet, denetlemeyi de piyasaya bırakmıştı…

Yani denetlemiyordu…

Bir düşünün; hemen her şeyi yandaş taşeronlara, müteahhitlere devreden, yani denetimsiz piyasaya bırakan bir anlayış hiç onları denetler mi?

Elbette ki denetlenmedi…

Zaten denetlenmiş olsa on binlerce ev yıkılabilir mi?

Demek istediğim…

Tüm bu yanan ormanlardan…

Çöken binalardan…

Yollardan…

Meydana gelen can kaybından, devleti ekonomik ve sosyal olarak küçültüp, taşeron ve yandaş müteahhit şirketleri büyüten sadece kar amaçlı neoliberal politikalar sorumludur…

Peki, düzelmez mi?

Aslında düzelir, ancak…

Bugüne kadar yapılanın tam tersini yaparsak…

Yani…

Devleti tekrar ekonomik ve sosyal alanda büyütüp…

Tarımımıza, hayvancılığımıza, sanayimize sahip çıkıp…

Kendi yolumuzu, köprümüzü kamu çıkarı ve yararı gözetilerek kendimiz yapıp…

Ev, işyeri gibi kişisel yerleri yapmayı da, eğer devlet olarak yapmıyorsak, halkın can ve mal güvenliğini ön planda tutarak ve devlet olarak her aşamada denetlersek...

Kısacası ulus devletimizi tekrar ayağa kaldırırsak…

Çare yok!

 

15-02-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


25 Ocak 2023 Çarşamba

EKONOMİ NEDEN BÖYLE?

 

EKONOMİ NEDEN BÖYLE?

 

 

Ülkemizde ekonominin durumuna bakıldığında durum hiç de iç açıcı değil.

Çünkü

Kötüye gidişle ilgili herhangi bir önlem alınmadığı gibi yapılanlar önümüzdeki seçim sürecini atlatmak üzerine kurgulanıyor.

Yani anlayacağınız tam bir algı ile ekonomimiz yönetiliyor.

Peki, ne olmalı?

Ya da ne oldu ki ekonomi içinden çıkılmaz bir hale geldi

İsterseniz işin en önemli kısmından başlayalım.

Hani hepimizin canını yakan enflasyondan.

Sahi enflasyon yüzde kaç?

Aslında bu konuda çeşitli söylemler olsa da…

Ya da iktidarca enflasyonu düşük göstermek amacıyla günlük yaşamımızda kullanmak zorunda olmadığımız ürünlerden oluşan sepetin içindeki ürünler zaman zaman değiştirilse de

Mızrak artık çuvala sığmıyor.

Artık gözle görünen bir gerçek var ki günlük yaşamımızda haftalık market alışverişinde…

Akaryakıtta…

Ev kiralarında…

Veya satış fiyatları esas alındığında görünen manzara yüzde 250 ile 300 arasında…

Buna karşı alınan en ciddi önlemler de zincir marketlerin denetlenmesinden daha ötesi değil.

Peki, neden böyle?

Aslında nedeni biliniyor…

Doğrusunu isterseniz adamlar bunu açıkça partilerinin programına yazdıkları gibi…

Pek çok kez de çeşitli miting ve toplantılarda da dillendirmişlerdir…

Ne demişlerdi…

“Biz her türden milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz.” Tabi bunu söylerken ekonomide ki milliyetçilik de işin içine giriyor…

Tabi sözün hepsi bu kadar değil.

Devamı da var…

“Biz aynı zamanda ülkemizi küresel pazar yapmakla da mükellefiz.”

Yani

Yanisi şu…

Zaten 20 yılı aşkın bir zamandır uygulanan ekonomik programdan (Neo liberal)bunu pekala anlamak mümkün de…

Ben yine de anlaşılamadığını düşünerek şöyle söyleyim.

Emperyalizm… 

Hani şimdilerde küreselleşme falan deniyor ya…

Tüm dünyayı tamamen kendi pazarı yapmayı amaçlamaktadır.

Bunun için de…

O ülkede üretim yapan Millete ait her ne varsa, emperyalizmin o alandaki pazarının genişlemesini engellediği için…

Ya zarar falan gerekçe gösterilerek kapattırılır.

Veya ortak ya da tamamen satın alınarak alan yabancı sermaye yararına üretim yapılır hale getirilir.

Ya da satın alınıp kapatılarak yeniden üretim yapması engellenerek ilgili ürün tamamen dışarıdan ithal ettirilir.

İşte ülkede yerli değil…

Milli yani ulusun kaynaklarıyla yaratılmış ne kadar fabrika…

İşletme falan varsa elden çıkarılmasının temel nedeni budur.

Böyle olunca memlekette ne sanayi kalıyor Türk olan…

Ne tarım…

Ne de hayvancılık…

Bir anlamda Osmanlının son dönemlerinde imzaladığı Balta limanı anlaşmasının sonucundaki gibi…

Türk milletinin ürettiği ürünler bitirilerek…

Tamamen ithal ürünler cenneti oluyoruz…

Elbette bu durumda ithal edilecek ürünler için de dolar gerekmektedir…

İhracatımız ithalatı karşılamadığından nasıl bulunacak sanıyorsunuz?

Ya yüksek faizle yabancı bankalardan borç alarak…

Ya da neyin karşılığı olduğunu bilmediğimiz “dost” ülkelerden gelen yardımla… 

Böylece de ister istemez paramız da pul haline geliyor.

Ama ne yazık ki sadece paramız değil…

Memleketin ne kadar mal varlığı varsa…

Sanayi, banka, tarım işletmesi ticari kuruluş hepsi pul olup el değiştiriyor…

Demem o ki…

Bir ülkenin kalkınabilmesinin tek yolu sanayileşmek…

Tarımı ve hayvancılığı geliştirmek…

Bunları da yabancı dev şirketlerin yağmasından korumaktan geçiyor...

Yani Cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı gibi ekonomiyi yeniden Millileştirmekten…

O halde soruyu şöyle soralım…

Küresel pazar olmayı hedef alan bir anlayış, ekonomide Milli olur mu?

Peki;

Ya ekonomide Milli olmayan, siyasette Milli olur mu?

 

25-01-2023

Nusret KEBAPÇI