BU HAMUR ÇOK SU KALDIRIR
Sözüm ona ülkemizde bir demokratikleşmedir gidiyor. Gidiyor da bu demokratikleşmeden her nedense yararlananlar sadece ve sadece etnik ayrımcılığı körükleyenler oluyor, başka birileri değil.
Ne öğrenciler…
Ne köylüler…
Nede memurlar için görünürde herhangi bir demokratikleşme görünmemektedir.
Hem zaten demiyor muyuz, emperyalizm amaçlarına ulaşmak için demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları kullanır.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizden bazı siyasi parti temsilcilerinin de katıldığı İKDP kongresinde Barzani özellikle neye vurgu yapmıştı.
Özellikle iki konuya...
Bunlardan birincisi Self determinasyon, diğeri de birleşik Kürdistan’dı.
Peki, birleşik Kürdistan tanımı ne tür bir anlam taşıyor, özellikle ülkemizden gidip o konuşmaları alkışlayanlar biliyorlar mı?
Bu birleşik Kürdistan düşüncesine göre bölgede dört ülkeye ayrılmış olan Kürtlerin birleştirilmesi hedeflenmektedir.
Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den alınacak parçalarla oluşturulacak bir Kürdistan söz konusu olacaktır.
Ve bu bölge Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz bölgesini oluşturmaktadır.
Aslına bakarsanız her olayın bir ekonomik nedeni mutlaka vardır. Yoksa sadece demokrasi, insan hakları senaryolarını İzlemek ülkeleri hiç ummadıkları yere çok kolaylıkla götürebilir.
Şimdi buradan hareketle olaylara biraz farklı gözle bakalım.
Irak’ta Saddam Hüseyin neden devrildi biliyor muyuz?
Hiç kimse bu soruyu yanıtlarken diktatör, insan hakları, özgürlük falan gibi mavallar okumasın…
Aslında bu soruyu İsrail’in bölgede neden kurulduğuna kadar bile götürmek de mümkündür.
Sahi İsrail neden kuruldu?
Görünürdeki gerekçeleri her ne olursa olsun, gerçekte kurulma nedeni sadece ve sadece ABD adına bölgedeki petrole bekçilik yapmaktır. Yoksa başka bir şey değil.
Aynı soruyu tekrar Irak için sorduğumuzda da inanın çok gerçekçi, doğru sonuçlara ulaşılamayacaktır.
Irak’ta Saddam Hüseyin İktidara geldikten sonra Irak’ta bulunan tüm petrol şirketlerini millileştirdi.
Yani daha açık bir deyişle emperyalizmin petrol tekellerini ülkeden kovdu.
Tam 36 yıl emperyalizmin petrol tekelleri o ülkeye giremedi.
Sonrasını hepiniz biliyorsunuz. Saddam Hüseyin çok “demokratik” bir şekilde yönetimden uzaklaştırıldı.
Sonra ABD işgaliyle iş başına oturtulan emperyalizmin kukla yöneticileri o petrol tekellerini tekrar ülkeye davet etti.
Bunu şimdi sunun için hatırlatıyorum
Son yıllarda sıklıkla gündeme getirilen demokratik özerklik, iki dillilik falan gibi sözde “Demokrasi “adına yapılan tüm tartışmalar…
Tamamen ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini sağlamaya yönelik adımlardır.
Bu tartışmaların sonucunda toplumlar ayrışacak iç savaş çıkarılacak ve daha önce hedeflendiği gibi dört ülkeden koparılacak parçalarla Ortadoğu’nun tam ortasına, petrol denizinin tam üzerine ABD kuklası birleşik bir Kürdistan ya da bir başka deyişle ikinci İsrail yerleştirilecektir.
Peki ya demokrasi, insan hakları, özgürlük onlar ne olacak…?
Dedim ya, onlar sadece işin kılıfı, başka bir şey değil.
30–12–2010
Nusret KEBAPÇI
30 Ocak 2011 Pazar
9 Ocak 2011 Pazar
BÖLÜNME “PARANOYASI”
BÖLÜNME “PARANOYASI”
Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçmişte anadiliyle ilgili talepler gündeme geldiğinde bunun ayrılmanın başlangıcı olacağını, ülkeyi parçalayacağını öne sürenlere ülke içinden ve aslında dışından da bir koro…
“Biz bölünmeyiz…”
“Kimse ayrılmayı istemiyor.” gibi yanıtlar verirlerdi.
Gerçi kafasını kuma gömen AB ve ABD şakşakçıları bu ve benzeri şeyleri bugün de söylüyorlar ama hani ne denir “Görünen köy kılavuz istemez”
Bundan bir süre önce Erbil’de toplanan Barzani’nin partisi İKDP’ nin kongresine Türkiye’den de bazı konuklar katıldı.
Hatta öyle ki, iktidar partisinin yanında ana muhalefet partisi de iki kişiyle kongrede temsil edildi.
Konukların, ABD desteğinde kukla bir devletin kurulmasında görevlendirilen Barzani’nin kongresine katılması oldukça önemli…
Çünkü bu kongreye katılmak açıkça o kukla devleti tanımak anlamına gelmektedir.
Ancak bunun kadar önemli…
Hatta daha da önemli olan bir konu daha var ki o da orada yapılan konuşmaların içeriğidir.
Barzani konuşmasında öncelikle Kürt halkının “self determinasyon” hakkını vurguladı.
Peki, self determinasyon nedir? diye aklınıza bir soru geldiğinde ki bazılarınız “self servis” sözcüğünden çıkarsama yapabilir.
Belki gerçekten o şekilde de yorumlanabilir ama…
“Self determinasyon” en bilinen tanımıyla kendi kaderini tayin hakkıdır.
Daha açık bir tanımla da “ayrılma hakkı…”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bu self determinasyon hakkını aslında 2003 yılında tanıdık.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1966 yılında kabul edip 1976’da yürürlüğe soktuğu. Türkiye’nin ancak 2000 yılında onaylayıp 2003 yılında TBMM’den geçirdiği ve halk arasında ikiz yasalar olarak da adlandırılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ile” Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin” Ortak olan birinci maddesinde özetle ne yazıyordu: “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakları vardır…”
Peki, ya ikinci maddede: ” Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz. “
Yani açıkçası biz self determinasyonu yani ayrılma ve doğal kaynakları kullanma haklarını vereli yaklaşık yedi yıl olmuş.
İşte bu yedi yıl içinde yapılan tüm operasyonlar ya da bir başka deyişle açılımlar…
Ülkede bir halkın değil, birden fazla halkın yaşadığını kanıtlamaya yönelik adımlardır.
Ve tabi bunun da en önemlisi Anayasaya birden fazla halkın yaşadığının açıkça yazılması…
Geçtiğimiz günlerde CIA ajanı Henry BARKEY ne demişti:
” Çok fazla siyasi faaliyet var. Bazı şeyler oluyor ve bunları durdurmak çok zor. Pandora’nın kutusu açıldı, artık geri dönüş yok. Seçimden sonra hükümet hızlı adımlar atar. Anayasa değişikliği sorunu çözer. “
Yani bakmayın birilerinin iki dillilik gündeme geldiğinde yaygara koparmalarına falan…
Hele bir seçimler geçsin…
Siz asıl değişikliği işte o zaman göreceksiniz.
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
TİMSAH GÖZYAŞLARI
TİMSAH GÖZYAŞLARI
“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
“Timsah gözyaşları” Aslında bir deyim yoksa timsahlar bazı insanlar gibi vara yoğa ağlayan canlılar değildir.
Onun için Timsah gözyaşı denen olay da üzüntüyle falan ilgili olmayıp timsahların avını yerken gözlerinden yaş gelmesini ifade eder.
Ülkemizde yaşanan son gelişmeler, özellikle anadili ve özerk Kürdistan konularının öne çıkması karşısında iktidarın içinde bulunduğu durum ve gösterdikleri tepkiler tam anlamıyla timsah göz yaslarıdır.
Yoksa ülkemizin içinde bulunduğu koşullara karsı yapılan bir isyan değil.
Onun için bu gün özellikle söylenen sözlere değil yapılanlara…
Uygulamaya konulanlara dikkat etmek içinde bulunduğumuz durumu daha net ortaya koyacaktır.
Bu süreç ülkemiz başbakanının Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını itiraf etmesiyle başladı denilse sanırım hata olmaz.
Aslına bakarsanız BOP itirafı bu gün olacakların habercisiydi ama üzerimize atılan ölü toprağından olsa gerek bir türlü uyanamadık.
Çünkü BOP’a göre özellikle bölgede bulunan 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Peki, nasıl değişecekti bu sınırlar.
Kaldı ki ülkelerin sınırlarını çizmek, yeni imara açılan yerleşim yerleri gibi kadastroyu gönderip arsa sınırları çizmeye hiç benzemez.
Ülkelerin sınırları ancak savaşla ve kanla çizilir.
Gerçi birisi bunun taslağını kalemle önceden belirler ya olsun.
Aslolan burada ülke sınırlarının savaş olmadan çizilemeyeceğidir.
Bu arada elbette bu savasın iç mi?
Yoksa bir komsuyla mı olacağını sadece o günün ihtiyacı ve içinde bulunulan koşullar belirler.
Peki, bir ülkenin sınırları içeriden nasıl değişebilir…
Aslında durum ortada ülke içindeki etnik kimliklerden birine açık destek verirsiniz, onun güçlenip sesini yeterince duyurması için gereken koşulları yaratırsınız…
Sonra da…
Kenara çekilip izlersiniz.
İşte ülkemizde yaşanan da aynen budur.
Önce BOP’ un itirafı ama onu izleyen, ülkede 36 etnik kimliğin bulunduğu açıklamaları, sonradan açılım olarak da adlandırılan ülkeyi parçalama projesinin nirengi noktasıdır.
Çünkü…
Bu sayılan 36 etnik kimlikten biri bizim ulus devlet yapımızı oluşturan ve toplumsal bir şemsiye görevini de gören Türk kimliğiydi.
İşte onun için söylüyorum Siz ulus kimliğini de etnik kimlik düzeyine indirirseniz bu konuda varılabilecek sonucu asla tahmin edemezsiniz.
Bunu Atatürk’ün Türk milleti anlayışının etnik kimliğe göre dayanmadığının en açık ifadesi olan “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünün kaldırılması çalışmaları aldı.
Tabi bununla beraber ulus değerlerinin tamamına karşı bir saldırı başladı.
Hatta…
Öğrenci Andı ve istiklal Marşı da bu tartışmalardan nasibini aldı.
Sonuçta bu etnik kimliklere bir biri ardına devlet eliyle televizyonlar, radyolar kurulmaya başlandı.
Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra Kürtçü parti adına ne söylenmişti
“Kürdistan’ın sınırlarını çizdik” peki ne oldu böyle bir açıklama yapıldığında…
Her zaman ki gibi hiçbir şey…
Onun için bakmayın birilerinin sahte feveranlarına tüm bu yapılanlar bir plan dahilinde adım adım yapılmakta ve akıtılan göz yaşları da tamamen timsah göz yaşlarıdır…
23–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AB,
ABD,
Atatürk,
batı,
emperyalizm,
etnik kimlik
DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…
DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ…
Bir süredir üzerine yazılıp çiziliyor. Deniliyor ki dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.
Bunu söyleyenler için hiç bir şey söylenemez, yerden göğe kadar haklılar.
Peki, o halde biz neden dünyanın en pahalı sadece benzinini de değil akaryakıtını kullanıyoruz?
Hükümetin cevabı hemen hazır…
Deniliyor ki “Bu akaryakıt ülkemizde çıkmayıp ithal edildiği için ülkemize pahalıya mal oluyor.”
Kaça mal oluyor peki tam olarak bilenimiz var mı?
Aslında benzinin Türkiye’ye maliyeti 1 TL.’nin altında, yani bu durumda en azımsayarak söylesek bile geri kalanı neredeyse yüzde 70 oranında vergi.
Şimdi şöyle bir düşünelim…
Bir ülke düşünün topladığı verginin neredeyse yüzde yetmişini
Alkolden…
Sigaradan…
Akaryakıt ve benzeri tüketim mallarından alınan vergilerden sağlıyor.
Hem öyle olduğu için değil mi ki bir parti lideri “vergi dairelerini kapatın benzin istasyonları var.” diye açıklama yaptı.
Çünkü ülkemizde toplanan vergilerin önemli kısmı dolaylı vergidir, ya da Prof. Osman Altuğ’un deyişiyle de “Namert vergisi.”
Yani…
Bu vergiler insanın gelir düzeyine falan bakmaz…
Bir litre akaryakıt alındığında…
Ya da bir paket sigara…
Toplumun en zengini de, en fakiri de olsanız aynı vergiyi ödersiniz.
Tabi burada en pahalı denilirken sadece fiyat kıyaslaması söz konusu…
Ya bu fiyat, toplumdaki gelir düzeyiyle kıyaslansaydı…
Ve bir depo benzin için asgari ücretli ne kadar çalışıyor diye sorulsaydı işte o zaman benzin fiyatının korkunç yüzü daha bir ortaya çıkardı.
Bu arada ülkemizde benzin ya da genel olarak söylersek akaryakıtın fiyatı yıllardır neden dünya ortalamasının üzerinde hiç düşündünüz mü?
Bizim gibi ülkelerde akaryakıtın fiyatı bilinçli olarak çok yüksekte tutulmaktadır.
Özellikle tarıma ve sanayiye yani akaryakıtı üretim amacıyla kullanan kesime sübvansiyon daha açık deyişle indirim uygulanmadığından…
Ülkemizde akaryakıt kullanılarak ekle edilen sanayi ve özellikle tarım ürünlerinde maliyet ister istemez dünya fiyatlarının çok üzerine çıkmaktadır.
Böyle olunca ülkemize birçok vergi muafiyeti ve gümrük kolaylıklarıyla gelen yabancı ürünler karşısında ülkemiz ürünleri çok pahalı kalmaktadır.
Sonuçta satılamayan yerli ürünlerin yerini ister istemez ithal ürünler almaktadır.
Bu gün piyasada artık yerli ürün yerine çokça görmeye başladığımız yabancı ürünlerin ülkeye çok uygun koşullarda girebilmesinin nedenlerinden biri ucuz döviz ve gümrük muafiyetiyse…
Bir diğeri de yerli ürünlere dünyanın diğer ülkeleri gibi sübvansiyon yapılmayıp akaryakıtı en pahalı almaları sağlanarak pahalı üretim yaptırılmasıdır ki…
Yüksek maliyetle yerli üretim baltalanıp, dış alımın önü açılsın…
Yani
Bir nevi sömürge ekonomisi…
Öyle değil mi?
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Bir süredir üzerine yazılıp çiziliyor. Deniliyor ki dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.
Bunu söyleyenler için hiç bir şey söylenemez, yerden göğe kadar haklılar.
Peki, o halde biz neden dünyanın en pahalı sadece benzinini de değil akaryakıtını kullanıyoruz?
Hükümetin cevabı hemen hazır…
Deniliyor ki “Bu akaryakıt ülkemizde çıkmayıp ithal edildiği için ülkemize pahalıya mal oluyor.”
Kaça mal oluyor peki tam olarak bilenimiz var mı?
Aslında benzinin Türkiye’ye maliyeti 1 TL.’nin altında, yani bu durumda en azımsayarak söylesek bile geri kalanı neredeyse yüzde 70 oranında vergi.
Şimdi şöyle bir düşünelim…
Bir ülke düşünün topladığı verginin neredeyse yüzde yetmişini
Alkolden…
Sigaradan…
Akaryakıt ve benzeri tüketim mallarından alınan vergilerden sağlıyor.
Hem öyle olduğu için değil mi ki bir parti lideri “vergi dairelerini kapatın benzin istasyonları var.” diye açıklama yaptı.
Çünkü ülkemizde toplanan vergilerin önemli kısmı dolaylı vergidir, ya da Prof. Osman Altuğ’un deyişiyle de “Namert vergisi.”
Yani…
Bu vergiler insanın gelir düzeyine falan bakmaz…
Bir litre akaryakıt alındığında…
Ya da bir paket sigara…
Toplumun en zengini de, en fakiri de olsanız aynı vergiyi ödersiniz.
Tabi burada en pahalı denilirken sadece fiyat kıyaslaması söz konusu…
Ya bu fiyat, toplumdaki gelir düzeyiyle kıyaslansaydı…
Ve bir depo benzin için asgari ücretli ne kadar çalışıyor diye sorulsaydı işte o zaman benzin fiyatının korkunç yüzü daha bir ortaya çıkardı.
Bu arada ülkemizde benzin ya da genel olarak söylersek akaryakıtın fiyatı yıllardır neden dünya ortalamasının üzerinde hiç düşündünüz mü?
Bizim gibi ülkelerde akaryakıtın fiyatı bilinçli olarak çok yüksekte tutulmaktadır.
Özellikle tarıma ve sanayiye yani akaryakıtı üretim amacıyla kullanan kesime sübvansiyon daha açık deyişle indirim uygulanmadığından…
Ülkemizde akaryakıt kullanılarak ekle edilen sanayi ve özellikle tarım ürünlerinde maliyet ister istemez dünya fiyatlarının çok üzerine çıkmaktadır.
Böyle olunca ülkemize birçok vergi muafiyeti ve gümrük kolaylıklarıyla gelen yabancı ürünler karşısında ülkemiz ürünleri çok pahalı kalmaktadır.
Sonuçta satılamayan yerli ürünlerin yerini ister istemez ithal ürünler almaktadır.
Bu gün piyasada artık yerli ürün yerine çokça görmeye başladığımız yabancı ürünlerin ülkeye çok uygun koşullarda girebilmesinin nedenlerinden biri ucuz döviz ve gümrük muafiyetiyse…
Bir diğeri de yerli ürünlere dünyanın diğer ülkeleri gibi sübvansiyon yapılmayıp akaryakıtı en pahalı almaları sağlanarak pahalı üretim yaptırılmasıdır ki…
Yüksek maliyetle yerli üretim baltalanıp, dış alımın önü açılsın…
Yani
Bir nevi sömürge ekonomisi…
Öyle değil mi?
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
1 Ocak 2011 Cumartesi
SİLAH İCAT OLDU…
SİLAH İCAT OLDU…
Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda bir haber yer aldı.
“ABD’de silahlı bir kişi okulun yönetim toplantısını basarak orada bulunan öğretmenleri etkisiz hale getirdi ve sağa sola rastgele ateş etmeye başladı.”
Sonuçta kimse yaralanmadı ya da ölmedi ama bir düşünün ya olsaydı
Ne olacaktı?
Peki, gün içinde herhangi birimizin başına böyle bir olayın gelebilmesi olasılığı yok mu?
Aslına bakarsanız bu olayın benzerlerini çoğumuz günlük yaşam içinde yaşıyoruz.
Hem zaten çok değil günlük gazeteleri bile şöyle bir taramak…
Hatta sadece bir günlük gazeteye bakmak bile bu konuda ayrıntılı bilgiye ulaşmak için yeterli değil mi?
Hep okuyoruz…
“Kendisini sollayan kişiye…”
“Bar çıkışında meydana gelen olayda…”
“Alacak meselesinden çıkan olayda …”
“Sokakta gördüğü hasmına …”
“Düğünde havaya ateş ederken…”
Bu ve benzeri olayları sayfalarca uzatmak mümkün…
Tabi bu arada bazıları söyle düşünebilir, tüm bunların silah yasasıyla ilgisi ne? Bu yaşanan olaylar sadece ruhsatlı silahlarla meydana gelmiyor ki.
O halde konuyu birçok yönüyle enine boyuna tartışmakta yarar bulunmaktadır.
Geçtiğimiz yıl hazırlanan “Silah Yasası” olarak adlandırılan yasa tasarısına göre…
Bir kişi 5 adet ruhsatlı silaha sahip olabilecek.
Bunlardan 2 tanesi taşıma ve 3 tanesi ise bulundurma ruhsatlı olarak alınabilecek.
Ve kişi isterse bu silahlardan ikisini aynı anda üzerinde taşıyabilecek
Durun daha bitmedi…
18 yasını bitiren herhangi bir genç de(daha önce 21 yaş sınırı vardı) pompalı tüfek sahibi olabilecek.
Dahası bunun için tam teşekküllü bir hastaneden rapor almasına falan da gerek kalmayacak.
Yani basit bir raporla sorunu çözecek.
Şimdi bırakın insanların suç işlemesini, ateş etmesini…
Sadece taşıma ruhsatı olduğu için kişinin çekinmeksizin belinde taşıdığı silahın azıcık görünmesi bile, diğer insan ya da insanlar üzerinde baskı oluşturmaz mı?
Onların çekinmesine ya da korkmasına yol açmaz mı?
O halde
Herkese bir soru
Madem herkes silah taşıyarak kendi güvenliğini kendisi sağlayacaksa devlet niçin var?
Devletin görevi en başta vatandaşın canını ve malını korumak değilse nedir?
Güvenlik güçleri sadece bu nedenle silah taşımıyor mu?
Herkesin silahlanmasının teşvik edilmesi kişisel güvenliğimizin bile artık özelleştirilip kişinin kendi inisiyatifine terk edilmesi değil midir?
Ayrıca çıkarılacak yasa…
Biz sizin can ve mal emniyetinizi koruyamıyoruz, herkes başının çaresine baksın türünden devletin bir itirafı anlamına da gelmez mi?
Ama biliniz ki çağdaş bir devlette güvenlik güçleri dışında silahlı güç olamaz.
Eğer olursa, bilin ki orada devlet falan kalmaz…
16–12–2010
Nusret KEBAPÇI
NEREDEN BULDUN?
NEREDEN BULDUN?
Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Hani ne derler “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür.” Yani bu günün Türkçesiyle söylersek insanoğlu unutur.
Şöyle bir düşünün Türk siyaset sahnesinde bu güne kadar neleri unuttuk.
Aslına bakarsanız o kadar çok şeyi unuttuk ki…
Eğer unutmamış olsaydık inanın bu gün hala siyaset sahnesinde hala onca yaslarına rağmen boy gösteren nicelerinin çoktan bırakın tarih sahnesinden insanlık sahnesinden bile çekilmeleri gerekirdi ama…
Dedim ya insanoğlu unutur
Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım eskiden beri siyaset sahnesinde boy gösterip de yolsuzluğa bulaşmamış kaç kişi var.
Ya da
Bırakın tüm bunları bu kişilerin yaptıklarını bu gün için hatırlayan var mı?
Ya da hatırlanmış olsa, bu kişiler hala siyasette boy gösterebilirler mi?
Doğrusunu söylemek gerekirse gösteremezler.
Tüm bunlar nereden aklıma geldi…
Hani Wikileaks belgelerinde Başbakanın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabının olduğu yazılmıştı ya…
Başbakan da bunu üzerine “ispatlamayan şerefsizdir.” Demişti.
İşte buradan hareketle söylüyorum…
Bu günkü sistemle ülkemizde hemen her yönetici hakkında şaibe bulunabilir.
Çünkü sistem şeffaflık üzerine kurulmamıştır.
Üstelik sistem şeffaf olmadığı gibi yapanın yanına da yaptığı kar kalıyor.
Sadece son 6 ay içinde ortaya atılan rüşvet iddialarını bir göz önüne getirin.
İki tane çok uluslu şirket; 3M ve Mercedes Benz Türkiye’de rüşvet dağıttıklarını açıklamışlardı…
Ne oldu?
Bunları yapanlar bu işten nemalanan bürokratlar, siyasiler ortaya çıkarıldı mı?
Kaç kişi hakkında soruşturma açıldı…
Kaç kişi suçlandı…
Kaç kişi yargıya sevk edildi…
Merak edenler için ben söyleyim sadece hiç kimse.
Her zaman olduğu gibi örtbas edildi ve yapanın yanına kar olarak kaldı.
Peki, bu gün Türkiye, tüm bu şaibelerle yaşamak zorunda mı?
Aslında değil ama bunun için …
Sadece askerden değil…
Öncelikle hemen herkesten hesap sorulmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç bulunuyor.
Elbette her sorun gibi bu sorunun da çözümü var.
Yeter ki istenilsin.
Örneğin: herkes…
Başta kamu ve özel sektör yöneticilerinden başlamak üzere…
Tüm parti, dernek, oda ve sendika yöneticileri, milletvekilleri bu görevine gelmeden önce ve bu görevi bittikten sonra ayrıntılı olarak mal beyanında bulunsa…
Bunu vermediği ve de kaçtığı zaman hemen yargı önüne çıkarılsa…
Ya da iki beyan arasındaki fark açıklanamayacak kadar büyük olduğunda
O kişiye yargı yoluyla nereden bulduğu sorulsa…
Bu sorulmanın sonucunda ortaya çıkan açıklanamayan mal ve paraya da el konulsa…
Sizce ülkede yolsuzluk olabilir mi?
Türkiye bunu hak etmiyor mu?
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
26 Aralık 2010 Pazar
“İLERİ” DEMOKRASİ
“İLERİ” DEMOKRASİ
Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Sözüm ona Referandumda evet oyu çıkarsa topluma demokrasi ve özgürlük gelecekti.
Sonunda geldi gelmesine ama…
Bu gelenin tam bir demokrasi olduğunu söylemek oldukça zor…
Hem zaten uygulayıcılarına da haksızlık etmeyelim…
Bu uygulanan demokrasinin daha da ilerisi, bir başka deyişle de BOP demokrasisi.
Yani demokrasi ve özgürlük adına öne sürdüğünüz talepleriniz BOP’ un gerçekleştirilmesiyle paralellik arz ediyorsa…
Lozan’a değil SEVR’e hizmet ediyorsa, inanın sonuna kadar özgürsünüz.
Yok, eğer talepleriniz işçilerin, öğrencilerin gerçek sorunlarını yansıtıyorsa biliniz ki size özgürlük falan yok.
Siz yaşadığınıza dua edin.
Son günlerde bir biri ardına yaşanan üniversite gençliğinin protesto eylemlerinde çok vahim sonuçlar ortaya çıktı. Birçok gencimiz biber gazından nasibini alıp fenalaşırken…
Çok sayıda öğrenci de coplanmanın sonucunda yaralandı.
Hatta o kadar ki…
Bu coplanmanın sonucunda bir öğrencinin burnu kırılırken başka bir hamile kız öğrencinin çocuğu bile öldü.
İşte tüm bu gelişmeler demokrasinin ülkemizde ne kadar ileriye götürüldüğünün de bir göstergesidir.
“Coplanma özgürlüğü…”
“Tekmelenme özgürlüğü…”
“Burun kırılması özgürlüğü…”
Kısacası “demokrasi” adına ne ararsanız hepsi var.
Gerçi bu tür eylemler her ne kadar tüm topluma örnek olmaması için çok sert önlemlerle bastırılsa da, aslında yaşanan gelişmeler bazı şeylerin habercisidir de aynı zamanda.
Eğer bir ülkede üniversitelerdeki gençler sesini çıkarmaya başlamışlarsa biliniz ki o ülkede iktidarın ömrü artık bitmek üzere demektir.
Bazen tıbbi teknolojiler kullanılarak uzun yaşatılmaya çalışılsa da…
Sonuçta yönetimin son kullanma tarihinin bittiği ayan ve beyan ortadadır.
Aslında herkese sormak gerekiyor…
Demokrasi sadece belirli süreler sonunda oy kullanma hakkı mıdır?
İnsanlar çok hata yapan bir yönetimi nasıl uyarabilirler.
Eğer bu hatalar ülke için çok kötü sonuçlar da doğuracaksa, uygulanacak yol sadece bir dahaki secim dönemini beklemek olabilir mi?
Böyle bir demokrasi olabilir mi?
Demokrasilerde aslolan bu protestoları hazmedip uyarıları dikkate alarak gereğini yapmaktır.
Yoksa kitlelerin haklı taleplerini zor kullanarak bastırmak değil.
Bu işin bir yanı…
Peki, siz…
PKK’nın sık sık ülkenin birçok yerinde, özellikle güneydoğuda…
Çoğu kez herhangi bir olayın yıl dönümünü ya da imralı’daki liderlerinin saçını, odasının birkaç cm daraltılmasını bahane ederek, bırakın yürüyüşü falan…
Taş üstünde taş bırakmayıp kamu araç ve mallarına saldırarak ortalığı ateşe verdiğinde…
Her fırsatta Kürdistan kuracaklarını gözümüzün içine baka baka haykırarak, yasadışı örgütlerinin afişlerini taşıdıklarında, hiç aynı şiddette tepki gösterildiğini gördünüz mü?
Göremezsiniz, görmeniz de çok mümkün değil…
Çünkü PKK bu gün ABD’nin BOP’ u gerçekleştirmek için kullandığı bir taşerondur…
Yani kısacası
Bu gün Türkiye’yi bölmek için örgütlenip eylem yapmak serbest ama hükümete karsı çıkmak suç…
Ne diyelim BOP demokrasisi de bu olsa gerek.
09–12–2010
Nusret KEBAPÇI
Etiketler:
AKP,
demokrasi,
insan hakları,
özgürlük
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)