25 Ekim 2015 Pazar

BARIŞ…


Son günlerde birilerinin dilinde çokça bir barış lafıdır gidiyor ama konu o değil…
Doğrusunu isterseniz sadece barış da değil ne zaman birileri…
Demokrasi…
Özgürlük…
İnsan hakları gibi kavramları ortaya atsa…
Ülkemizde bulunan bir kısım örgüt ortaya atılıverir…
Onlar için her nedense, bu kavramların içeriği değil de, sadece adları kutsiyet taşıdığından olsa gerek, gerisinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır.
Bu nedenle ne bu kavramların başka bir amaç için kullanıldığı akıllarına gelir…
Ne de gerçekte neyi hedeflediği…
Hatta dünyanın birçok ülkesinde, emperyalizmin o ülke aydınlarını aldatmak adına bu kavramları kirlettiği bile akıllarının kösesinden geçmez.
Böyle olunca da bu kavramlar her nerede ortaya atılırsa, görülür ki bu örgütler oradadır.
Yani olayın içeriğinin…
Başka amaçlarla kullanılmasının…
Hatta çarpıtılmasının onlar açısından herhangi bir önemi yoktur.
Peki
Demokratik kitle örgütleri açısından…
Bu tür kavramların kullanıldığı çeşitli eylemleri değerlendirmenin herhangi bir ölçütü yok mu?
Ya da mihenk taşı olarak değerlendirilebilecek çok kolay bir yöntemi bulunamaz mı?
Hemen hiç düşünmeden balıklama atlamak mı gerekir?
Elbette değil.
Aslında yıllar öncesinden…
Ta 1920lerden bu yana hemen her ülke aydınlarınca bu tür eylemleri değerlendirecek bir ölçü vardır ama…
Belki ilgili kavram çok kullanılmadığından…
Ya da alet olunmaya fazla alışıldığından olsa gerek, unutulabileceğini göz önünde bulundurarak hatırlatmada bulunalım…
Emperyalizm…
Evet, tüm eylemleri değerlendirecek tek ölçüt bu…
Eğer yaptığınız eylem, emperyalizmin çıkarlarına zarar veriyorsa…
Onu güçsüz yapmaya yarıyorsa…
Parçalıyorsa…
Bilin ki doğrudan yanasınız…
Ama siz böyle yapmayıp da…
Emperyalizmin bölgedeki taşeronluğuna oynayarak 30 yıldır ülkemizde eylem yaparak ABD emperyalizminin desteğiyle bölgede büyük Kürdistan’a giden yolu açan…
Suriye’de ABD’nin kara gücü görevini bile üstlenerek…
50 ton bomba…  
Yetmeyince de stringer füzeleriyle desteklenen bir örgütten yanaysanız…
Yaptığınız eylemin adını…
Barış…
Demokrasi…
İnsan hakları…
Ya da
Özgürlük koysanız fark etmez?
Değil mi ki siz…
Bir gün bile emperyalizmin Ergenekon, Balyoz vs gibi operasyonlarla ulus devletimizin yok edilmesi çabalarına sesinizi çıkarmamışsınız…
Bununla da kalmamış
Ulusal değerlerin yok edilmesini bile kayıtsızlıkla izlemişsiniz…
Tüm bunlar yetmiyor gibi  
Etnik temelde bölücülük yapan bir örgütün yedeğine kadar düşmüşsünüz…
Sonra da diyorsunuz ki barış…
Beyler bu tür lafazanlıklarla kendinizi kurtaramazsınız…
Hatta
Kendinize…
Yaptığınız eyleme,  herhangi bir masum ad ve unvan koymanız da, sonucu değiştirmez…
Demem o ki; eğer bu kafayla gitmeye devam ettiğiniz takdirde barışsever falan olamazsınız ama emperyalizmin kuklası olmamanız için hiç bir neden yok…

25–10–2015
Nusret KEBAPÇI





19 Ekim 2015 Pazartesi

TEK MİLLET


Strazburg’da yapılan “Milyonlarca nefes teröre karşı tek ses “ adlı mitingde yapılan konuşmada…
 “Tek millet.”
“Tek bayrak.”
“Tek vatan.”
“Tek devlet” kavramlarına da değinildikten sonra : ” Tek millet diyoruz. Tek millet demek sadece Türk anlamına gelmez, bunu biliniz. Tek millet kavramının içinde ülkemde yaşayan 81 milyon var. Kimse bunu sağa sola çekmesin. Tek millet bu. “Denilmemiş miydi?
Denilmişti ama İnsan ister istemez merak ediyor…
Bu adı söylenmeyen gizli tek milletin adı ne?
Ya da şöyle soralım…
Bir adının olması gerekmez mi?
“Tek millet, tek millet”, tamam da…
Eğer bu millet kavramını bizim bildiğimiz şekliyle ulus anlamında kullanıyorsanız, öncelikle ortak kimliği ifade eden bir adının olması gerekiyor.
Yok değil de…
Din yerine kullanılıyorsa, işte o zaman zaten durum değişmektedir…
Bakın bu konudaki kafa karışıklığını gidermek için konuyu biraz açalım…
Bugün dünyada yaşayan çeşitli ülkelerdeki halkların tamamına yakını bizde olduğu gibi pek çok etnik ve dini guruplardan oluşmalarına karşın tek millet çatısı altında birleşmişlerdir…
Dünyaya baktığınızda da bunu hemen her ülkede görebilmek mümkündür…
Örneğin; Almanya’da sadece Almanların değil, başka etnik kimliklerden insanların da yaşadığını biliyoruz ama bu durum kimseyi Almanyalı falan yapmıyor…
Ne yapıyor? Alman…
Ya İtalya’da yaşayan etnik grupların durumu çok mu farklı?
Elbette değil.
Onların da ortak adı İtalyalı falan değil, düpedüz İtalyan…
Gelelim Fransızlara…
Sizce Fransa; kendi içindeki etnik kimlikler konusunda çok mu özgürlükçü?
Değil ve onların da ortak kimlikleri Fransalı falan değil, Fransız…
Yani uzun sözün kısası; dünyadaki devletlerin tamamına yakını tek millet esasına dayanmaktadır.
Ama tüm bunlara rağmen, İktidar partisi uzunca bir süredir, özelikle de 2007 den sonra Anayasa’dan Türk milleti kavramını kaldıracağını çok açık olarak beyan etmiş bunun için komisyonlar kurmuş ancak halktan gelen tepkiler üzerine bu güne kadar bu değişikliği yapmaya cesaret edememişti…
Ancak…
7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri için hazırlanan seçim bildirgelerinde de Anayasa’dan Türk milletini kaldırma maddelerinin bulunması…
İktidarın bu amacından vazgeçmediğini de göstermektedir…
Peki neden?
Ya da şöyle soralım…
İktidar niçin Türk kimliğini anayasadan kaldırmak için bu kadar çaba harcamaktadır?
Doğrusunu isterseniz nedeni belli…
Çünkü iktidar…
Bölgede üstlendiği rol gereği Türk milli kimliğini Anayasa’dan kaldırarak Osmanlı benzeri, çok kimlikli…
Çok kültürlü…
Yasamanın, yargının ve yürütmenin tek elde toplandığı, dini bir başkanlık sistemi oluşturmak istemektedir…
Tüm bunların olabilmesi için de haliyle, ulus devletin yıkılıp…
Türk Milleti’nin etnik ve dini kimliklere ayrışması gerekiyor…
Yani kısacası; yaklaşık 13 yıldır milletin isminin söylenmemesinin…
Türk adının Anayasa’dan kaldırılmak istenmesinin gerçek nedeni budur…
Bilmem anlatabildim mi?

19–10–2015
Nusret KEBAPÇI




12 Ekim 2015 Pazartesi

ABD’NİN SURİYE’YE SINIRI VAR MI?


Çok değil birkaç gün önce Rusya’nın IŞİD’e müdahalesi üzerine Cumhurbaşkanı ne demişti…
“Rusya’nın Suriye ile sınırı yok ki, neden bu kadar ilgileniyor…”
Aslında bu soruyu şimdi değil, çok daha önce…
Özellikle de ABD’ye sormak gerekmez miydi?
Afganistan’da
Irak’ta…
Libya’da…
Suriye’de…
Ne işlerinin olduğunu…
Sınırları bu ülkelere çok mu yakındı?
Değildi ama bu güne kadar da hiç kimse ABD’ye…
Bölgede ne işin var? gibisinden herhangi bir soru da sormadı.
Üstelik sadece Irak’ta 2 milyona yakın kişinin ölmesine rağmen.
Buna;
Afganistan Ve Suriye’de ölenleri eklemiyorum bile.
Yani
Siz Müslüman olacaksınız…
Din konusunda hemen her fırsatta mangalda kül bırakmayacaksınız…
Ama
Dünyanın bir büyük devletinin bölgeyi düzenlemek…
Sınırlarını yeniden çizip şekillendirmek için oluşturduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasında eş başkan sıfatıyla görev üstleneceksiniz…
Yetmeyecek…
Komşularda içi savaş çıkarılması, bu ülkelerin parçalanması için çaba harcayıp, bu süper devletin taşeronluğunu bile üstleneceksiniz…
Bununla da kalmayıp…
ABD’ye ülkenizin en önemli…
Üstelik stratejik yerlerinde asker bulundurması için izin vereceksiniz…
Sonra da…
Rusya’nın sınırı var mıymış?
Geçin bunları beyim, geçin…
Sizde biliyorsunuz ki artık sizin ve ABD’li müttefikiniz için deniz bitti.
Siz değil misiniz o büyük ortağınızla halkının neredeyse yüzde 88’inin oyunu alan meşru bir liderini devirmek için plan üstüne plan yapan…
Bu olmayınca neredeyse yüz ülkeden ne kadar psikopat, katil varsa o ülkeye göndererek…
O ülke insanlarını AB kapılarına gidecek kadar mülteci yapan…
Denizlerde boğulmasına neden olan…
Sahi; bütün bunları…
Yani Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini…
Türkiye’nin güneydoğusunu ilgili ülkelerden kopararak ABD’nin Büyük Kürdistan amacına ulaşmak uğruna yapmadınız mı?
IŞİD’i
PYD’yi
Bu amaçla desteklemediniz mi?
“Kobani’ye selam” göndermenizin nedeni de bu değil miydi?
Yani demem o ki Suriye’yi parçalamak için o kadar tezgâh hazırladınız ama sonuçta Rusya’nın bölgeye gelmesiyle tüm bu planlarınızın hepsi çöpe gidiverdi…
Bir anlamda tam bir sükutu hayal.
Bundan sonra ne olur? Elbette şimdiden kestirmek zor görünüyor ancak şunu söylemek pekala mümkün…
Rusya’nın ve bölge ülkelerinin kaderleri bu anlamda ortaktır bu nedenle
Rusya’nın kazanması aynı zamanda…
Suriye…
Türkiye…
İran ve Irak’ın da kazanması anlamına gelecektir…
Değilse, zaten kaybedilmişti…

12–10–2015

Nusret KEBAPÇI

4 Ekim 2015 Pazar

ÖZEL VE GÜZEL EĞİTİM…


Aslında konu oldukça ilginç…
Doğrusunu isterseniz ilginç olmak ta bir yana, yapılanları akıl ve mantıkla açıklama şansı bulunmuyor.
Neden mi bahsediyorum
Şundan;
MEB geçtiğimiz yıl, özel okulda okuyan yaklaşık 250 bin öğrenciye, öğrenci başına yılda 3000 TL’ye varacak bir destekte bulunmuştu.
Bu sene ise bu rakamlar artırılarak öğrenci sayısı 350 bine…
Verilen para miktarı da yıllık 3700 TL’ye kadar çıkarılmış…
Elbette insan merak ediyor…
Neden?
Çünkü yıllardır devletin okullarına bir kuruş kaynak verilmezken…
Okullarda hizmetli, memur, güvenlik görevlisi…
Hatta
Bir kısmında öğretmen bile bulunmazken…
Sizce MEB… 
Niçin?
Özel okullara bu kadar kaynak aktarmakta ısrar ediyor…
Ya da şöyle soralım…
Özel okullar…
Tıpkı Dershaneler…
Oteller…
Pastaneler…
Halk otobüsleri…
Dolmuş…
Veya ticari taksiler gibi…
Tamamen para kazanmak…
Kar elde etmek için kurulmuş işletmeler değil mi?
Öyle ise…
Zarar eden, batan, müşteri bulamayan diğer ticari işletmelere yardım edilmez…
Desteklenmezken…
Hangi gerekçelerle özel okullara
Orada okuyan öğrencilere destek olunuyor…
Aslında niyet bellidir…
Nasıl siyasette Türk Milleti kimliği yok edilip Türkiyelilik adı altında özerk bir sistem kurulması amaçlanıyorsa…
Eğitimde de gerçekleştirilmek istenilen aynıdır…
Kolayını da bulmuşlar…
Devlet okulları ne kadar ekonomik kaynaktan yoksun…
Güvenliksiz, köhne, ihtiyaçlarını karşılayamaz, çaresiz halde bırakılırsa
Özel okullara yönelim de, o oranda artacaktır…
Elbette şunu da bilmektedirler…
Devlet okulları…
Öğrenciye eşit yurttaşlık bilinci ve ulusa aidiyet kazandırırken…
Özel okullar…
Sahibi olan cemaate…
Tarikata…
Sermayeye…
Ya da yabancı devlete aidiyet kazandırmaktadır.
Bu durumda ulus devleti parçalamak, çok kültürlü bir sistem getirmek isteyenlerin yapacağı şey de bellidir…
Tekçi eğitim dedikleri, ulusal eğitim sistemini çökertip, hemen her etnik ve dini kuruluşun, her türden sermayenin kendi okullarını açacağı bir sistemi getirmek…
Uzun sözün kısası; eğitimde de ulusal olandan, özerkliğe geçiyoruz haberiniz olsun…

04–10–2015
Nusret KEBAPÇI



29 Eylül 2015 Salı

ATATÜRK MÜ? ÇAY BARDAĞI MI?


Rize Belediyesi Cumhuriyet Meydanı’ndan kaldıracağı Atatürk heykelini yeniden koymak için halk oylaması yapacak ve soracakmış…
Bu meydanda Atatürk heykeli mi olsun?
Çay bardağı mı?
Doğrusunu isterseniz…
Çay bardağı işin görünürdeki yüzü…
Bir anlamda da sembol…
Gerçekte oylanacak olan zaten hiçbir şekilde Atatürk ve çay bardağı olmayacaktır…
Ne mi oylanacak?
Bakın söyleyim…
Bu oylamanın bir tarafında…
Cumhuriyetçilik.
Laiklik.
Devrimcilik.
Halkçılık.
Devletçilik.
Biraz daha ayrıntıya girersek…
Tek vatan.
Tek bayrak.
Tek dil olan, ulus devlet bulunacak…
Diğer tarafında ise…
Gericilik.
Tarikatçılık.
Yeni Osmanlıcılık.
Çok kültürlülük.
Çok kimliklilik.
Ulus devlet düşmanlığı yer alacaktır.
Buradan çay konusuna gelecek olursak…
Osmanlı döneminde memlekette çay falan üretilmeyip, Ortadoğu’dan ithal edilmekteydi…
Ne zaman ki Meclis kuruldu…
Atatürk’ün emriyle bu konudaki araştırmalar da başladı…
1921’den 1924’e kadar ilk Meclisin iktisat bakanlığının İlk Tarım Genel Müdürü olan Muğlalı bir aileden gelen Zihni DERİN Bey; Rus devrimi sonunda Batum sınırının kapanmasıyla Doğu Karadeniz’de ortaya çıkan işsizliğe çözüm bulmak, bölgeyi kalkındırmak için araştırmalar yaparken…
Halkalı ziraat mektebi öğretmenlerinden Ali Rıza Beyin 1917 yılında yazdığı rapora ulaşıyor…
1917 yılında yazılan raporda; “Rize ve çevresinin çay üretimi için çok elverişli olduğu” anlatılıyordu…
Sonuçta…
Hemen Rize’de 15 dönümlük bir parsele denemek amacıyla ilk çay fidanları dikiliyor ve…
Verim alındıkça da bu alan günden güne genişletiliyordu…
1939 ‘a varıldığında artık bu alan 1550 dönüme kadar ulaşmıştı…
Giderek verimin daha da artması ile…
1947’de de ilk çay fabrikası kurulmuştu kurulmasına ama…
Bütün bunlar bize şu gerçeği asla unutturmamalıdır…
Eğer bugün Rize’de çay üretiliyor, halkın önemli bir kısmı çaydan geçimini sağlayabiliyorsa…
Dahası
Dünyanın birçok ülkesine çay ihraç edilebiliyorsa…
Bunu çay bardağına değil…
Atatürk’e borçlusunuz…
Bilinsin istedim…

29–09–2015
Nusret KEBAPÇI



26 Eylül 2015 Cumartesi

MİTİNG


Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanının desteğiyle biri Ankara diğeri de İstanbul’da olan iki tane terör mitingi düzenlendi.
Miting; özellikle katılanlar açısından ilgi çekiciydi…
Çünkü bu güne kadar terör konusunda en küçük bir laf etmeyenlerle…
Sözde çözüm süreci adına PKK’ ile Diyarbakır’da halaya tutuşanların hepsi bu mitingde buluşmuştu…
Elbette söz konusu miting olunca insan ister istemez sormak durumunda kalıyor…
Sahi; miting nedir?
Kimler yapar?
Neden yapılır?
Gerçi soruları çok fazla uzatmakta mümkün ama işin mantığı şudur…
Tek tek sesleri çok fazla çıkmayan…
Ya da çok önemsenmeyen…
Kişiler…
Topluluklar…
Sendikalar…
Dernekler…
Partiler…
Odalar…
Bir araya gelerek büyük kalabalıklara dönüşür ve seslerini çok daha kolay ilgililere duyurabilirler…
Yani miting
Eğer bir seçim nedeniyle yapılmıyorsa ki söz konusu Miting terör gerekçesiyle düzenlenmiştir…
Genelde
Konuyu çözme yetkisi elinde olan ilgili makamları uyarmak, çözüm için baskı oluşturmak amacıyla yapılmaktadır…
O halde bu miting…
Cumhurbaşkanı, hükümet ve onlara çok yakın Türkiye’nin en büyük odaları, dernekleri, sendikaları tarafından düzenlendiğine…
Ve bu mitingde terörün sona erdirilmesi…
Bitirilmesi de talep edildiğine göre…
Sormak gerekiyor…
Bu talepleri yerine getirecek olan kim?
Ya da terörün bitirilmesi konusu kimlerden istenecek
Öyle ya…
Gerek saray…
Hükümet…
İlgili kuruluşlar, orada bulunan herkes, terörü bitirmek için bir talepte bulunuyorlarsa…
Çözmek durumunda olan bir yerin de olması gerekiyor…
Ve tüm bunları söylerken şunları da akıldan hiç çıkartmamak gerekiyor…
Siz; 2007 yılından beri ABD İle birlikte TSK’yi kafesleyeceksiniz, çözüm süreci diyerek Emasya 97 protokolünü ve TSK iç hizmetler kanununun 35.maddesini değiştirip askerin elinden terörle mücadeleyi alacaksınız…
Terör örgütünün propagandasını serbest hale getirip…
Ekonomik kaynaklarını kesmek konusunda parmağınızı bile kımıldatmayacaksınız…
Bayramlarda bile bayrağı yasaklayıp…
Türk olmayı neredeyse suç durumuna getireceksiniz…
Valilerinizle bir yıl içinde kendilerinden talep edilen 290 operasyon isteğinin sadece 8 tanesine izin vereceksiniz…
Terör örgütüne en önemli desteği veren ABD ve AB ülkelerine tepki bile koymayacaksınız…
Sonra da tüm bunlar olmamış gibi mitinge sığınacaksınız…
Uzun yıllar öncesinde bir devlet yetkilisi;
“İktidar makamı ağlama, yakınma makamı değil…
Muktedir olma…
Gücünü gösterme…
Çözme makamıdır.” Dememiş miydi?
Evet, beyler iktidarın anlamı bugün de aynı, değişen bir şey yok…

26–09–2015
Nusret KEBAPÇI

17 Eylül 2015 Perşembe

ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞINDA BULUŞULAMAZ…


Aslına bakarsanız konu yeni değil oldukça da eskilere dayanmaktadır…
Yani 100 yıl öncesine falan.
Mondros’tu…
Sevr’di
Bunların tamamı emperyalistlerin Türkiye’yi parçalamak için kurduğu tuzaklardı…
Başaramadılar.
Ama ilginçti
Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türkiye halkı o günkü koşullar içinde…
Kendisinden kat be kat güçlü emperyalistlere karşı bir bağımsızlık savaşı verirken…
Onlar
Yani hemen her türden gerici ve bölücü örgütler, emperyalistlerin yedeğinde milli mücadele veren güçlerin üzerine saldırıyorlardı…
Sonuçta emperyalistlerle birlikte onlar da yenildiler
Ama vazgeçmediler…
“Durmak yok, yola devam”dı…
Tam Cumhuriyet kuruldu kalkınma başlayacak derken…
Bu kez de hedeflerinde Cumhuriyet vardı…
Bunda da daha öncekiler gibi yenileceklerdi yenilmesine ama
Durmayacaklardı…
Hem zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısını parçalama isteklerinden hiç mi hiç vazgeçmediler…
Kimi zaman bunu düşmanca, baskıyla yapmaya çalıştılar…
Kimi zaman da…
Tekçi ilan ettikleri ulus devleti asılsız suçlamalarla yıpratıp…
Sözde demokratikleşme adı altında çok kimliklilik ve çok kültürlülüğü dayatarak…
Dedim ya amaçları 100 yıldır hiç değişmemişti…
İstiyorlardı ki Türkiye etnik ve dini kimliklere göre ayrışsın federatif bir devlete dönüşsün…
Kafanız mı karıştı
Bakın şimdi iktidar partisi ülkenin yaşadığı sorunların kaynağı olarak neyi görmektedir?
Ulus devleti…
Peki ya ana muhalefet…
İnanın onlar da çok farklı değil… 
Hem onlar da son seçim bildirgelerine yazdıkları anayasa değişikliğiyle ilgili maddede…
Anayasada etnik kimliğe yer verilmeyeceğini…
Öyle gizli saklı falan da değil…
Ayan beyan…
Açıklamadılar mı?
Bunun anlamı şuydu…
Bundan sonra Anayasa’da Türk Milleti diye herhangi bir kavram olmayacak…
Peki, ne olacaktı…
İşte sonrası oldukça karanlıktı…
Kimileri bunu anayasal vatandaşlık olarak tanımlıyordu…
Kimisi Türkiyelilik…
Kimisi de Türkiye milleti olarak yepyeni bir kavram ortaya koymaya çalışıyordu…
Doğrusunu isterseniz…
Sonuçta bunların tamamı aynı kapıya çıkıyor ve bir tane anlamı bulunuyordu…
Emperyalistler…
Ortak dili, tarihi, kültürü bulunan, ekonomisi güçlü bir Türkiye istemiyordu…
Ne mi istiyordu?
Türklerin de Sevr’ de sınırları çizildiği gibi küçük özerk bir bölgede yaşadığı, mini mini devletçikler…
İşte; emperyalizmin bu oyununu bozmak için önümüzde sadece iki seçenek bulunmaktadır…
Ya Atatürk’e, ulus devlete, Türkiye’ye sahip çıkarak millet olarak yaşamaya devam edeceksiniz…
Ya da emperyalizmin sözde yeni Osmanlıcılık adına sergilediği çok kimliklilik, çok kültürlülük oyunlarına sessiz kalıp, seyrederek parçalanacaksınız…
Ortası yok!


16–09–2015
Nusret KEBAPÇI