16 Eylül 2024 Pazartesi

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

BİR DARBENİN ANATOMİSİ

 

Bir kaç gün önce 12 Eylül 1980 darbesinin 44. Yıl dönümüydü.

Ülkemiz tarihi açısından gerek siyasi…

Gerek ideolojik…

Gerekse de ekonomik anlamda çok büyük, hatta keskin bir dönüş sayılabilecek bu darbe aklınıza geldiğinde, gözünüzün önüne neler geliyor?

Bence biraz düşünelim ama isterseniz her darbe gibi bu darbeyi de oluşturan koşulları aklımızdan çıkarmadan…

Zaten bilinmeli ki…

Dünyanın neresinde olursa olsun, darbeyi planlayanlar bu darbeye ihtiyaç oluşturacak koşulları da inanın çok öncesinden planlamışlardır.

Peki, 12 Eylül darbesine ihtiyaç oluşturacak koşullar neydi ki darbe toplumda genel olarak kabul gördü.

Belki bunu söylediğim zaman, yaşı 60’ın altında olanlar çok hatırlayamaz ama…

Darbe için öyle koşullar yaratılmıştı ki gerçekten korkunç.

Ülke deyim yerindeyse ikiye bölünmüştü.

Özellikle gençliğin bir araya gelip tartışarak düşünce üretmesi gibi bir ortam tamamıyla yok edilip, hemen her günün haber bültenlerini gençlik çatışmalarıyla ölenlerin haberleri dolduruyor…

Okullarda öğrenciler birbirlerini okullara sokmayıp karşı görüşten öğrencilerin okumalarını engelliyorlardı.

Memleket o haldeydi ki…

Mahalleler siyasi gruplar arasında bölünmüş…

Okullar kimin bölgesinde kalmışsa onun egemenliğine girmiş…

İnsanlar sabah okula gönderdiği çocuğunun eve salimen dönüp dönemeyeceğini haber bültenlerinden öğrenir hale gelmişti…

Derken darbe oldu.

Burada en ilginç olan…

Daha bir gün öncesinde bile çatışmalar tüm yoğunluğuyla sürüp…

Okullar bombalanıyorken

Sadece darbenin televizyondan bir bildiriyle açıklanmasıyla; tek bir kurşun bile atılmadan memleketin tamamıyla sükûnete kavuşması…

Sizce de ilginç değil mi?

Ama o ana kadar olanlarla darbeye zemin hazırlanmıştı ya önemli olan oydu…

Sonrasını o yılları yaşayanlar bilir…

Sürgünler…

Cezaevleri…

Ölümler…

Kaybedilen insanlar,  hep o dönemin topluma yaşattıklarıydı.

Bu darbeler konusu gündeme gelince…

Sanıyorum olayların şiddetinden olsa gerek çok akla gelmeyen ama zaten yapılış amacını da kapsayan…

Toplumda ekonomik ve sosyal yapının değiştirilmesi konusu çok düşünülmez.

Ancak…

Darbelerin gerçekteki amacı:

Toplumda şok etkisi yaratılarak

Ulusal ekonomilerin yıkıma uğratılıp, ülkenin uluslararası sermayenin talanına açılması yanında…

Toplumsal yapının da buna uygun bir şekilde ulusal ve sınıf kimliğine düşman ulus öncesi örgütlere yani tarikat ve cemaatlere bırakılmasıdır.

Yani bugün devam eden ulusal ekonomimizin yok edilip ulusal kimliğimizin ortadan kaldırılması sürecinin başlangıcı 12 Eylül’dür…

İsterseniz tam burada 12 Eylül’le doğrudan ilişkili AET üyesi ülkelerle yapılan bir anlaşmadan bahsedelim ki oldukça önemli…

Yıl 1963

Bugünün AB üyesi o zamanın AET üyesi ülkelerle bir antlaşma imzalanıyor, adı da Ankara Antlaşması.

Antlaşmaya göre Türkiye 20 yıllık süre içinde belirlenen kalemlerdeki ürünlerle ilgili olarak sanayisini geliştirecek…

Süre bittiğinde de korumacılığı tamamen kaldırarak ülkeyi yabancı sermayeye koşulsuzca açacaktır.

1963 yılında imzalanan bu antlaşmanın bittiği tarih ne zaman dersiniz?

1983

Tesadüf mü?

Elbette hayır.

Yani 1980 darbesinden 1983’e kadar emperyalizme, yabancı sermayeye karşı olan ne kadar sendika…

Meslek odası

Dernek varsa kapatılmış…

Baskı altına alınmış…

Ülke yabancı sermaye açısından tam anlamıyla dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Demek istediğim…

Sadece Türkiye’de değil, dünyadaki darbelerin asıl amacı, Ulusal ekonomileri parçalayıp, ülkelerdeki antiemperyalist ulusal örgütleri sindirip, baskı altına alarak, ulus öncesi örgütlenmeleri destekleyerek

Ülkeleri emperyalist yağmaya açık hale getirmektir.

Adı ve söylemdeki amaçları ne olursa olsun amaç budur.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

16-09-2024

Nusret KEBAPÇI

9 Eylül 2024 Pazartesi

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK…

 

 

Yeni mezun teğmenler yemin töreninde geleneksel olarak kılıç çekmelerinin yanında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını da atınca birileri çok korktu.

O kadar ki bir zaman nasıl bir tepki verebileceklerini bile bilemediler.

Ancak birileri daha çok korkmuş olsa gerek ki…

“Hemen hesap sorulmalı…”

“Soruşturma açılmalı” gibisinden tepkiler vermek yanında bunların ordudan bile atılabileceklerini söyleyenler bile oldu.

Tabi bununla birlikte topluma da bunun siyaset olduğu…

Mustafa Kemal’in askeri olmanın çok ağır bir cezayı gerektirdiği mesajı da verilmiş oldu…

Ne kadar etkili olabilecekler?

Önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz.

Pek çoğunuz hatırlar…

Ergenekon, Balyoz ve sonrasında çeşitli adlarla yapılan operasyonların amacı neydi?

Sözde askeri vesayeti bitirmek gerekçesiyle ordunun ulus çıkarlarını savunması, ulusal konularda bağımsız tavır alabilmesini önleyip

Orduyu tamamen siyasileştirerek siyasi iktidarın güdümüne sokmak…

Birilerinin o dönemde  “ABD ile birlikte Türk Ordusunu kafesledik “ diyebilmelerinin de.

AB ilerleme raporlarında “asker ülke konusunda konuşmamalı sadece sivil otoritenin emri altına girmeli” yazmalarının da tek amacı buydu…

Çünkü o günlerde ordu PKK’ya AB desteği konusunda konuşabiliyor…

ABD’nin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunlar pek çok komutan tarafından dile getirilebiliyor…

Hatta açılıma bile tepki gösterilebiliyordu.

O kadar ki…

ABD’nin hazırladığı 1 Mart tezkeresi bile komutanlardan tepki görebiliyordu.

Ancak birileri ulusal çıkarların savunulmasından fena halde rahatsızdı.

Bu böyle olmamalı…

Her kafadan bir ses çıkmamalı…

Ülkeyi yöneten kişinin tek başına verebileceği karar, hemen her konuda belirleyici olmalıydı…

Gerekirse büyük çıkarlar için meclis bile devre dışı bırakılıp memleket kararnamelerle bile idare edilebilmeliydi…  

Şimdi arkanıza yaslanarak şöyle bir düşünün…

Önceki gibi ordunun ulusal çıkarlarda etkili olup siyasete bulaştırılmadığı koşullar olmuş olsaydı…

BOP ’da etkili olunup ABD’nin aleti olarak Suriye’ye bu kadar kolay müdahale edilebilir miydi?

Ya Libya için ABD’ye destek…

Afganistan’da ortaklık…

Sahi olabilir miydi?

Ya Cumhuriyet’in Devrim Yasalarına rağmen hemen her türden tarikat ve cemaatin holdingleşerek…

Eğitim ve öğretime egemen olabilmeleri…

Okullar yurtlar kurabilmeleri…

Yani cumhuriyet yurttaşı değil de tarikat ve cemaat müridi yetiştirebilmeleri mümkün müydü?

Ya stratejik olarak yaşamsal önemi olan…  

Enerjiden haberleşmeye, gıdadan toprak satışına kadar hemen her şeyin piyasaya bırakılıp üretimin neredeyse tamamen bitirilerek ithalata dayanılması, ülkemizin denize açılan kapısı olan limanların yabancılara satılması…

Askeri açıdan bile çok önemli olan madenlerin çıkartılmasının yabancılara verilebilmesi…

Olabilir miydi?

Peki

Ya ülkemiz demografik yapı yanında ulusal kimliğimizi de yok edecek boyutta…

Ortak çıkar ve kültürümüzün olmadığı ve sırf AB ülkelerinin rahat etmesi karşılığında ülkemize milyonlarca yabancının koşulsuz doldurulması…

İnanın o da olamazdı.

Doğrusunu isterseniz…

Mustafa Kemal’in askeri olup olmamak konusu Ülkenin ulusal çıkarlarını mı? Yoksa küresel sermayenin çıkarlarını mı savunduğunuz anlamda belirleyicidir…

Yani

Ya Cumhuriyeti, laikliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlığı, Ulusal yapınızı savunarak Mustafa Kemal’in askeri olacaksınız…

Ya da Cumhuriyete…

Bağımsızlığa…

Laikliğe…

Ulus yapımıza düşman olup saldırarak, Küresel sermayenin askeri…  

Ortası yok!

 

10-09-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

29 Ağustos 2024 Perşembe

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

23 Ağustos 1925 tarihinde Atatürk, Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı gezilerle Şapka ve Kılık Kıyafet devrimini başlatmış ve bunun ulus devlet oluşmasında ne kadar önemli olduğu konusunda halkı bilgilendirmişti…

Doğrusunu isterseniz…

Ülkemizde pek çok insan anlayamasa da gerek Şapka Devrimi’nin…

Gerekse

Kılık Kıyafet Devrimi’nin Uluslaşma açısından anlamı çok büyüktür.

Belki konu şapka olunca ya da kılık kıyafet…

Bazıları yıllardır olduğu gibi…

“Kılık kıyafette devrîm mi olur?”

“Şapka neden bu kadar önemli.” Gibisinden konuya alaycı yaklaşabilirler.

Veya

“Bazı hocalar şapka takmadığı için asıldı.” Türünden tamamen uydurma hikâyelerle size tepki de koyabilirler ancak tüm bunlara rağmen bilinmesi gerekiyor ki…

Bu iki konudaki devrimler ve bunların yasalaşması, uluslaşma açısından dönüm noktasıdır desek kesinlikle yanlış olmaz.

Şöyle bir düşünün.

Bir ülkede yaşıyorsunuz ve orada özellikle kamuda çalışanlar başlarında toplumsal statülerini…

Dini inançlarını…

Etnik kimliklerini ifade eden çeşitli başlıklar takıyorlar.

Böyle olunca ortaya çok farklı kıyafetleriyle bir anlamda her türden etnik ve dini kimliğin memuru oldukları gibi bir tablo ortaya çıkmaktaydı.

Bu nedenle memur ve milletvekilleri…

Yasadan sonra herhangi bir etnik kimlik, tarikat ve cemaatin değil…

Bu tür farklılıklardan uzak olup sadece ulusun memuru olacaklardı.

Ve giyilecekse de herkeste aynı olacak şekilde sadece şapka giyilecek bunun dışında etnik ve dinsel farklılığı öne çıkaran hiçbir başlık takılamayacaktı.

Yani uzun sözün kısası Şapka Devrimi’nin esbabı mucibesi bu…

Gelelim Kılık Kıyafet Devrimi’ne

Her ne kadar yasası 1934’de çıkmasına karşın, temelleri Kastamonu gezisinde çoktan atılmıştı bile…

Çünkü Atatürk biliyordu ki…

Osmanlı çok kimlikli…

Çok kültürlü…

Hatta çok hukuklu bir devletti.

Bu nedenle tüm milletler bir bir ayrılıp kendi devletlerini kurarlarken…

Türklerin sahipsiz yani devletsiz kalması düşünülemezdi…

Zaten Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Türk Milletinin kurtuluşunun ulus devlet kurarak uluslaşmayla olacağını biliyor ve tüm yaptığı devrimleri bunu temel alarak adım adım gerçekleştiriyordu.

İşte bu kadar farklılığı barındıran…

Yani pek çok Etnik ve dinsel kimliklerden oluşan, ortak duygu ve düşüncesi olmayan bir halktan, bir millet, yani ulus oluşturmak, ancak…

Tüm etnik ve dini kimlikleri alt kimlik kabul edip, Türk ulus kimliğinin ortak kimlik olarak kabullenilmesini sağlamakla yapılabilirdi…

Tabi bunun için de öncelikle görünürdeki farklılıkların ortadan kaldırılması…  

Vatandaşların dini kıyafetle sokakta gezmesinin engellenip   

Her din ve mezhebin sadece yetkili din adamına dini kıyafetle sokağa çıkma izni verilmesi gerekiyordu ki...

Toplum farklılıkları olmadan birbirine rahatça yaklaşıp birleşerek ulus olunabilsin.

Şimdi şöyle bir düşünün…

Aradan yüz yıl geçtikten sonra tekrar çok kimlikliliğe ve çok kültürlülüğe dönülmeye çalışılıp, her tarikat ve cemaatin kendi tekke ve zaviyelerini hatta medreselerini açmaları sağlanıp…

Tarikat ve cemaat kıyafetleriyle farklılıklarını ortaya konulmasına kayıtsız kalınıp…

Ülkeye her türden insanın koşulsuzca doldurulup…

Türk ulus devletinin ekonomik ve siyasi olarak adım adım ortadan kaldırılması…

Sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

 

29-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

21 Ağustos 2024 Çarşamba

OLAYLARA SINIFSAL BAKMAK…

 

OLAYLARA SINIFSAL BAKMAK…

 

 

Belki bunu yazınca bu nasıl bir şey?

Nasıl bakılması gerekir? Gibisinden çeşitli düşünceler olabilir ancak ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara bu bakış açısıyla bakılması son derece önemli.

Bunu bir anlamda…

Ağaçları görüp ormanı görmemek olarak da tanımlamak mümkün ama aslolan şu ki…

Özellikle de sınıfsal bakmak ülkede ve dünyada yaşanan olayları hemen her yönüyle bütünlük içinde değerlendirmek ve böylece doğru tarafta olmak anlamında çok önemlidir diye düşünüyorum.

Şöyle bir düşünün…

Konu uluslararası ilişkiler, gerginlikler ya da savaş söz konusu olunca…

İran’a…

Suriye’ye…

Irak’a…

Afganistan’a…

Hatta Hamas’a alabildiğince ağızlarına gelen hemen her şeyi söyleyen…

Bu ülke ve örgütlerin…

Gericilikleri…

Anti demokratiklikleri…

Cahillikleri konusunda mangalda kül bırakmayan yazarlar, yorumcular ve sosyal medya kullanıcıları…

Neden konu ABD, AB ya da İsrail olunca dut yemiş bülbüle dönerek…

İsrail belki ama özellikle ABD ve AB’yi eleştiren, kınayan en küçük bir söz bile söyleyememektedirler…

Sizce de ilginç değil mi?

Şöyle biraz geçmişe dönelim…

İkiz kuleler bahanesiyle BOP başlatılıp ABD Afganistan’ı hallaç pamuğu gibi atarken…

Şimdi söyleyin bu kesim kimin yanındaydı, elbette “haklı olup kendini savunan ABD’nin…” değil mi?

Ya Irak’ta sanki çok mu farklılardı?

Yine aynı kesim “ne Sam ne Saddam” diyerek sözde tarafsızlık adına ABD tarafını tutmadılar mı?

Peki, Suriye’de durum çok mu farklıydı?

Elbette hayır.

Suriye ABD tarafından bombalanırken bile “yüreğimiz soğumadı daha fazlasını bekliyoruz.” diyenler olmadı mı?

Sizce bugün İsrail’in Filistin’e saldırısının arkasında Irak ve Suriye gibi Filistin’e destek olan iki ülkenin, ABD’nin doğrudan saldırısı ve bizim de katkımızla zayıf düşürülmesinin hiç etkisi yok mu?

Doğrusunu isterseniz Hamas konusu da bunlardan farklı değil…

Hamas’a saldırıp ABD ve İsrail’i meşru görenler akıllarınca sanıyorlar ki…

Gazze, Batı Şeria işgal altında değil.

Hemen her gün üzerlerinde aşırı bir baskı yok.

İsrail her gün uydurma gerekçeyle keyfi saldırı yapıp kimseyi baskı altına almıyor.

Yahudi yerleşim yerleri hemen her geçen gün genişletilip Filistinliler evlerinden köylerinden kovulmuyor…

Böyle olunca da, Hamas’a rahat batmış olsa gerek ki eyleme girişiyor…

Yani olaylara bunların mantığıyla bakarsanız, aynen öyle…

Aslında olaylara sınıfsal bakış diyoruz ya isterseniz biraz da ona gelelim…

Bakalım ki, ne menem bir şey…

Düşünün ki herhangi bir işyerinde ya da bir fabrika da çalışıyorsunuz ama…

Patronun ne iş güvenliği önlemi var…

Ne doğru dürüst bir ücreti.

O kadar ki çalışma saatiyle ilgili bir sınırlaması bile yok.

Her şey patronun keyfine bağlı…

Siz bu olaydan çok büyük bir rahatsızlık duyuyorsunuz ve buna tepki göstermeye çalışıyorsunuz…

Ancak güçlü bir patronun karşısında biliyorsunuz ki tek başınıza bir hiçsiniz…

Hiç bir öneminiz yok.

Bu yüzden siyasi düşüncesi…

Aile yapısı…

Dini görüşü…

Sosyal çevresi…

Giyim tarzı nasıl olursa olsun o işyerinde çalışan herkesi tüm bu farklılıklara rağmen birleştirip bu keyfiyete son vermek için harekete geçirmeniz gerekiyor değil mi?

Aslında ülkeler açısından da durum çok farklı değil.

Bu konuda da emperyalizmin hedefindeki ülkeler siyasi görüş, yönetim biçimi, hangi kıyafeti giyip giymedikleri, demokratik olup olmadıklarına bakılmaksızın birleşmek ve dayanışmak durumundadırlar.

Nasıl ki baskı altındaki çalışanlarla birleşmek, dayanışmak yerine…

Siyasi görüş, dini düşünce, aynı cemaatte olmak gerekçesiyle patronun yanında olmanız, sizi patron işbirlikçisi durumuna düşürürse…

Emperyalizmin baskı ve saldırısı altındaki ülkelere…

Devlet şekli…

Siyasi yapısı…

Dini bir yönetim uygulayıp uygulamadığına göre bakmanız da sizi ABD ve AB emperyalizminin işbirlikçiliğine götürebilir…

Yani uzun sözün kısası…

Kendinize hangi ad ve unvan takarsanız takın, hangi gerekçelerin arkasına sığınırsanız sığının, güçlü ve haksız, zayıf ve haklı ülkeler arasındaki savaşta tarafsızlık, emperyalizmin yanında saf tutmaktır…

 Bilmem anlatabildim mi?

 

 

21-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

12 Ağustos 2024 Pazartesi

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

 Doğrusunu isterseniz bir ülkenin eğitim sisteminde en önemli şey…

Soran…

Sorgulayan…

Araştıran…

Tartışan insan yetiştirmek ama siz ısrarla bunu yapmayıp “cahil insanın ferasetine güveniyorum” gibisinden bir tavır İçine girerseniz ve eğitimi de buna göre yapılandırırsanız ki…

Şu anda yapılan budur.

Aslında bunu söyleyerek demek istiyorsunuz ki:

“Bizim için ülkenin geleceği…

İçinde bulunulan durum…

Gelişmesi…

Diğer ülkelerle yarış…

Emperyalizmden bağımsızlık…

Sanayileşme…

Tarımı geliştirme, araştırma falan hiç önemli değil…

Bizim için en önemli şey, iktidarımıza bağımlı olunup, tamamen bize inanılıp…

Ve hiçbir siyasetimizin sorgulanmamasıdır.”

Eğitimin mili olmaktan çıkarılıp, dini yapılarak sorgulama ve tartışmanın hatta araştırmanın bile hiç olmadığı hale getirilmesinin nedeni de budur.

Peki, sorgulanırsa ne olur?

İşte burası çok önemli.

Yurttaş olmanın en önemli özelliği sormak, sorgulamak yani ödevleri yanında haklarının da olması değil mi?

Ama öyle değil.

Sorgulanırsa ne ortaya çıkar biliyor musunuz?

Eğitimle başladık madem devam edelim…

2011 yılında MEB Teşkilat Yasası’nda yapılan değişiklikle, Atatürk İlke ve İnkılaplarının yanında öğrencilere vatan, millet sevgisiyle birlikte, bayrak sevgisinin de öğretilmeyeceğini öğrenmeniz mümkün.

Diyebilirsiniz ki; Eğer bunlar öğretilmeyecekse o halde ne öğretilecek?

Kısaca söyleyim…

Sadece “Küreselleşmenin ihtiyacı olan bilgi ve beceri…”

Böyle yazıyor.

Yani buna göre, artık öğrenciler bir ulus kimliğine ve bilincine sahip olmayıp…

Vatan.

Millet.

Bağımsızlık.

Emperyalizm gibi kavramları tanımadan onlardan uzak yetişecek…

Amaçlanan da bu.

Böyle olunca ne ülkede üretimin bitirilip, Osmanlının son dönemleri gibi memleketin ithal mallar cenneti yapılıp, ülkenin korkunç borca batırılması kimseyi ilgilendirecek…

Ne geçmediğimiz köprüler…

Gitmediğimiz hastaneler…

Ne de

Uçmadığımız havaalanlarıyla korkunç şekilde soyulduğumuz… Siz bu arada…

Devlet ihalelerini alıp pek çok kez vergisi silinen şirketleri…

Devletten yer kiralayıp, kiraları onlarca yıl ertelenenleri…

Hatta adları toplumca bilinen kocaman şirketlerin bile devlete yıllardır en küçük bir vergi dahi ödemediğini…

Bu nedenlerle de…  

Çalışanlara çok komik bir ücret verilip…

Emeklilere neden orta halli bir semtteki kiradan bile düşük bir maaş verildiğini de anlayamamış olacaksınız…

Ayrıca

Ülkeye hangi amaçlarla milyonlarca yabancının sokulduğunu…

Siz Starbucks basmaya giderken, İsrail’in sebze ve meyvesinin

Hatta

Akaryakıtının bile bizden gittiğini…

Silahlarının incirlikten…

İstihbaratının Kürecik ’ten verildiğini de bilmiyor olabilirsiniz ama…

Bilmeniz gereken çok önemli bir ayrıntı var…

Gömleğin ilk düğmesi ulusalcılıktır…

Yani olaylara ulus devlet, ulusal çıkar ve bakış açısıyla bakmak o ülke için yaşamsal önemdedir…

Onu anlayıp, iliklemeye doğru yerden başlamazsanız…

Sonraki tüm düğmeleri yanlış iliklersiniz…

Benden söylemesi

 

12-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

5 Ağustos 2024 Pazartesi

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

 

Şöyle bir geçmişe doğru yolculuk yapsak, hani biraz zaman makinesine biner gibi değil de…

Sadece hafızalarımızı biraz tazelesek diyorum, ne görürüz?

Bunu sakın ola çok eskilere yani bir kaç yüzyıl öncesine olarak düşünmeyin, benim kastettiğim esas olarak 22 yıl kadar öncesi…

Belki yaşı 35in altında olanlar çok hatırlamaz ama eminim ki onun dışında kalanlar pekâlâ hatırlayabilir…

Belki diyeceksiniz ki tamam, da neyi hatırlayacağız? Önce onu söylesen…

İşte ben de bu girişten sonra tam ona geliyordum ki sözü ağzımdan aldınız.

Evet, konumuz ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durum…

İşte bu 22 yıl içinde nereden nereye geldiğimizi biraz olsun aklımıza getirirsek içinde bulunduğumuz koşulların yani korkunç hayat pahalılığının ve günden güne artan yoksulluğun gerçek nedenini anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Sahi o günler ne günlerdi gibi eskiye güzelleme yapmaktan ziyade, aslında amacım bu süreç içinde gerek ekonomik, gerekse siyasi olarak ülkece yaşadığımız dönüşümün anlaşılmasına az da olsa katkıda bulunmak…

İşte bundan 22 yıl önce ülke sanayimizin neredeyse tamamı Türklerin elindeydi…

Tabi bankalar da…

Ayrıca herkesçe bilindiği üzere tarımda da kendi kendine yeten ülkelerden biriydik.

O tarihlerde devlet et ve süt ürettiği gibi…

Kumaş, ayakkabı ve benzeri de üretilebiliyordu…

Tabi hepsi bununla sınırlı olmayıp…

Yine o yıllarda pek çok alanda devletin tekelleri de vardı.

Bunu sadece sigara ve alkol Tekel’i olarak söylemiyorum ama elektrik ve haberleşmede bile sadece devlet söz sahibiydi.

Hatta o kadar ki devletin petrol şirketi bile vardı.

Böyle olup devlet ekonomik olarak güçlü olunca da üretici sübvansiyonla desteklenir…

Pek çok kesim ve kurum, devlet hizmetlerinden ücretsiz ya da düşük ücretle yararlanabilirdi.

Tabi o yıllarda yoksul ve kimsesizlere olduğu gibi çocuklara yardım eden kurumlar da bugünkü gibi tarikat ve cemaat vakıfları değil, bizzat devletin kendi kurumlarıydı.

Tüm bu devlet yapısı güzel ve sorunsuz devam ederken…

Küresel sermaye ülkeyi hedefe koyup IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla ülkenin devlet tekelleri de dahil olmak üzere hemen her şeyin yok pahasına tasfiye edilerek, tüm hizmet ve kurumların küresel sermayeye devredilmesini yani ülkenin küresel sermayenin açık pazar olmasını isteyince… 

Haliyle buna karşı çıkacak partilerin iktidardan uzaklaştırılması, küresel sermayeye hizmet ederek hemen her istediğini yapacak bir iktidarın iş başına getirilmesi gerekiyordu.

Peki, bu nasıl bir iktidar olmalıydı ki küresel sermaye dilediği gibi at koşturabilsin.

Öncelikle ulus karşıtı olması yanında ulus tabanlı örgütlerin yani sendika dernek ve meslek odalarının da zayıflatılıp…

Yerine etnik

Özellikle de dinsel tarikat ve cemaatlerin etkili olması sağlanmalıydı ki…

Küresel sermayeye karşı etkili ekonomik temelli bir muhalefet olamasın.

Peki, böyle bir durumda eğitim ulusal olarak kalabilir miydi?

Elbette mümkün değildi…

Onun da mutlaka ulusal olmaktan çıkarılıp dinsel yapılması gerekiyordu ki…

Bu eğitimle yetişecek nesiller, bağımsızlık, vatan ve ulus kavramlarından bihaber olarak emperyalizme yani küresel sermayeye koşulsuz hizmet edebilsinler…

İşte küresel sermayenin siyasal İslamcı bir partiyi 22 yıldır desteklemesinin nedeni bu…

Çünkü biliyorlar ki onlar için ne ülkenin yer altı, üstü kaynakları…

Ne sanayi ve tarımı…

Bankaları

Hatta deniz ve ormanları bile ulusal olarak hiçbir anlam ifade etmemekte…

 Tüm değer ve varlıklar sadece alınıp satılır meta olarak görülmektedir…

Demek istediğim, hayatta her zaman olduğu gibi bu konuda da aslında iki seçeneğimiz bulunmaktadır...

Küresel sermayeye karşı çıkarak ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa amacınız, ulusalcı…

Küresel sermayeye ülkeyi talan ettirmekse de  siyasal İslamcı olmak durumundasınız…

Ortası yok!

 

05-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

26 Temmuz 2024 Cuma

MİLLİYETÇİLİK DEYİNCE…

 

MİLLİYETÇİLİK DEYİNCE…

 

 

Geçtiğimiz haftalarda milli maç sonunda Türk Takımının futbolcularından birinin kurt işareti yapması…

Sadece Türkiye’de değil…

Dünyada da oldukça ses çıkardı.

Bir anda herkes o işareti yapmaya ve milliyetçi söylemler özellikle sosyal medyada yer almaya başladı.

Böyle olunca da ister istemez bu konu üzerine…

Yani milliyetçilik, bir başka söylenişle ulusalcılık konusunda bir şeyler söylemek zorunlu hale geldi.

Doğrusunu isterseniz bugün dünyada iki tür milliyetçilik söz konusu olmaktadır.

Bunlardan biri ki, bunu emperyalist ülke milliyetçiliği olarak da adlandırmak kanımca yanlış olmaz…

Bir diğeri de…

Bizimki gibi ülkelerde olması gereken antiemperyalist milliyetçilik.

Olması gereken diyorum çünkü…

Bugün ülkemizde faaliyet gösteren partilerin içinde, kendisini hemen her yönüyle antiemperyalist milliyetçi olarak ifade eden…

Her türden söylem ve eylemleriyle de bunu gösteren bir parti ne yazık ki pek görülmüyor.

Görülenler de Türk milli kimliğiyle, ümmetçiliği birbirine karıştırdıklarından olsa gerek…

Ne pek çok kez anayasadan çıkartılmaya çalışılan Türk Milleti kimliğine sahip çıkabiliyorlar…

Ne de Türk devletinin ekonomik bağımsızlığının olmazsa olmazı olan ulusal ekonominin talan edilmesine sesleri çıkabilmektedir.

İsterseniz konunun anlaşılması anlamında bu iki milliyetçilik anlayışı üzerinde birazcık duralım ki konu biraz da olsa açıklığa kavuşabilsin.

Önceliği emperyalist ülke milliyetçiliğine verelim dersek şöyle bir sonuçla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Emperyalizm ki ulusal çıkarları, başka ülke kaynaklarını yağmalamak…

Onları tam pazar haline getirmek üzerine kuruludur…

Bu nedenle de, hedef ülkeye müdahale etmeden tüm halkını

Hatta dünyayı da…

O hedefle ilgili olarak ikna edip yönlendirmesi de gerekir ki halk buna asker ve ekonomik olarak destek olup tepki göstermesin...

Bunun ön şartı da ilgili ülkeyi günümüz deyişiyle şeytanlaştırmaktan geçmektedir.

Peki ya Antiemperyalist milliyetçilik?

İşte bunu anlamak ülkemiz açısından son derece yaşamsal bir önem arz etmektedir.

Genel anlamıyla milletin hemen her alandaki egemenliğini sağlamak ve emperyalizme karşı savunmak olan antiemperyalist milliyetçilik:

Devletin sadece karada, havada, denizde askeri olarak hakim olmasını değil…

Bununla beraber Cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı gibi…

Türk milletinin tarımda…

Sanayide…

Ticarette…

Bankacılıkta olduğu gibi…

Enerjide…

Haberleşmede…

Madencilikte de egemenliğini sağlaması anlamına da gelir aynı zamanda…

Ama siz bunu yapmayıp da…

Öncesinde milletin olan…

Tarımı…

Ticareti…

Sanayiyi…

Bankacılığı, devam delim telgrafçı Hamdi’leri bile unutup haberleşmeyi…

Enerjiyi…

Her ülke için stratejik öneme sahip olan madenciliği…

Hatta bunların dışarıya çıkmasında çok önemli olan limanları bile yabancılara vererek, ülkemizin ekonomik işgalini sağlamışsanız…

Yetinmeyip

Ülkeye doldurulan yabancılara göz yumup milli birlik ve bütünlüğün bozulmasına bile göz yummuşsanız…

Sormak gerekiyor…

Milliyetçilik ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını savunmak ve sağlamak değilse, nedir?

Hani birisi söylese de öğrensek!

 

 

26-07-2024

Nusret KEBAPÇI