15 Mayıs 2011 Pazar

YİNE ORTADOĞU

YİNE ORTADOĞU


YSK’nın bazı bağımsız milletvekili adaylarıyla ilgili verdiği veto kararının ardından olaylar çıktı. Birçok kentte eylemciler ortalığı deyim yerindeyse yakıp yıktı.
Sonuçta hiç kimse bu olayları yaratanlara, ortalığı yakıp yıkanlara, “Biz de sizin karşınıza 5–10 bin kişi çıkarırız.” falan da demedi
Aslında konuyla ilgili hiçbir şey denilmedi…
Hatta üst düzey devlet yöneticilerimiz orta bir yol bulmaya bile çalıştı.
Tabi burada ilginç olan şey şu…
Bunu aslında bir terazinin kefesine de benzetmek belki mümkün, yani biri inerken biri çıkar anlamında kullanıyorum…
Bir ülkede hem ulus devletten yana olanlara, hem de ayrılıkçı hareketlere aynı anda özgürlük tanınamaz…
Ulus devlet ve üniter yapı ön planda iken ayrılıkçı hareketlere özgürlük verilmez.
Ayrılıkçı hareketlere özgürlük ve hareket serbestîsi tanınırken ulus devletten yana olanlara tanınamaz…
Yani bu durum iki kere ikinin dört ettiği kadar gerçektir.
Dolayısıyla bu gün ülkemizde yaşananları bu doğrultuda değerlendirmek gerekmektedir.
Yani ayrılıkçı hareketler, her yeri yakıp yıkma özgürlüklerini sonuna kadar kullanırlarken…
Üniter yapının savunucuları kanıtlanamayan…
Hatta kanıtlanması asla mümkün olmayacak eylemler nedeniyle uzun bir süredir içeride tutulmaktadırlar…
İşte bu emperyalizm demokrasisidir.
Emperyalizm daha açıkçası ABD ve AB yıllardır ülkemizden hangi taleplerde bulunmaktadır…
Bakın hiçbir zaman işçilerin haklarının genişletilmesi…
Köylülerin kooperatiflerde örgütlenmeleri…
Üretici birliklerinin geliştirilmesi…
Memurlara grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı falan değil.
Hemen hemen her zaman için istedikleri ki neredeyse Osmanlının son zamanlarından bu yana hiç değişmedi…
Tüm istedikleri etnik ve dini kimliklere özgürlük…
Başka değil…
Çünkü etnik ve dini özgürlük dışındakiler, toplumda birleşmeyi dayanışmayı ve bütünleşmeyi getirir…
Ama ya etnik ve dini kimliklere özgürlük…
İşte bu özgürlük!
Birleştirici ve bütünleştirici olmayıp bir anlamda bu tür özgürlükler için parçalanma özgürlüğü de denilebilir…
İşte daha önce Irak’ta ve Afganistan’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da…
Bugün ise
Mısır’da…
Libya’da…
Suriye’de…
Hatta Türkiye’de yaşanan olayların nedeni budur…
Değil mi ki BOP aralarında Türkiye’nin de bulunduğu, bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesini getiriyor…
İşte sınırları değiştirebilmek için tek gereken şey ülkede yaşayan etnik ve dini kimlikler arasına sözde demokrasi adına düşmanlık sokup, bir daha bir arada yaşayamayacakları hale getirmektir.
Sonra da…
Gerisi inanın BM’diliğinden gelir…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

PROJE

PROJE


Son yıllarda ülkemizde bir proje çılgınlığıdır gidiyor.
Yani son günlerde çılgın proje falan gibi isimlendirmelerle yapılmak istenen şey de aslına bakarsanız çok yeni bir şey değil.
Projenin sözlük anlamına bakıldığında belki birbirinden çok farklı tanımlamalar da bulunabilecektir ama daha çok “bir konu ya da bir sorunla ilgili düşüncelerin şekillendirilmiş ya da sistemize edilmiş hali” de denilebilir.
Ve bu gün ülkemizde uygulanan özellikle okyanus ötesinden dayatılan projelere bakıldığında da bunların hangi amaçla yapıldığı da ortaya çıkmaktadır.
Diyeceğim o ki, “çılgın proje” konusu çok yeni değil…
Çok değil bundan bir süre önce ülkemizi yıkıma uğratacak projelerin bir bir uygulamaya sokulacağı, gün gelip ulus devletin hatta…
Üniter yapımızın bile tartışma konusu yapılacağı söylenseydi…
Yani bundan yaklaşık 30 yıl kadar öncesini kastediyorum, hiç kimse böyle bir şeyi dikkate almaz ve sanıyorum ki kahkahayla gülerdi.
Ama aradan geçen süre içinde durum değişti.
Aslında anlayacağımız yaklaşık 30 yıldır ülkemizde böyle bir proje zaten yürütülmektedir.
Bir zamanlar neoliberal bir rüzgârla beraber ülke ekonomisinin, sanayinin, tarımın yok edilerek, tamamen dışarıya bağımlı bir ekonomi yaratılması yine böyle bir proje değil midir?
Ya ülkemizin haberleşmesinin…
Yer altı yer üstü tüm kaynaklarının…
Bankalarının…
Enerjisinin yabancı ellere geçmesi, çılgın bir proje değil midir?
AB’ye girmek isteyen hiçbir ülkenin kabul etmediği gümrük birliği anlaşması bile böyle bir projenin uygulanması değil midir?
Ya açılım denilen…
Ülkemizde milli kimliğin tartışma konusu yapılarak yerine etnik kimliklerin sokulması ve toplumun millet değil etnik kimlik esasına dayandırılarak yeniden tanımlanmaya çalışılması yine böyle proje değil midir?
Durun daha bitmedi
Yabancı dini vakıflara toprak satabilmek için yasa üstüne yasa değişikliği yapılması yine benzer bir proje örneği değil midir?
Fatih kaymakamlığına bağlı bir patrikhaneyken bu gün ekümenik iddiasıyla ortaya çıkan patrikhanenin durumu ve bu konuda verilen tavizler yine aynı projenin parçası değil midir?
Heybeliada’da bulunan Ruhban Okulu konusunda yapılmak istenenler yine benzer projenin uygulanması değil mi?
Kıbrıs konusunda sanki farklı bir proje mi yürütülmektedir…
Zaten bu projelerin gelip dayandığı yer bir anlamda zurnanın ses çıkardığı yere kadar gelmiştir ve bugün sözüm ona içeriden…
Özellikle yabancı sermayenin ülkemizdeki acenteliğini yapanların örgütlerinin önerilerine de bakılırsa iş artık ülkenin federasyonlaşmasına kadar gelmiş ve konuyla ilgili anayasa değişikliği bile gündeme alınmıştır.
Aslına bakarsanız hani çılgın proje falan deniliyor ya
Bu projenin hiçbir yerinde ülkenin tekrar sanayileşmesi, kendi kaynaklarına sahip çıkılarak işletilmesi falan gibi maddeler yok…
Tabi bunlar olmadığı gibi Türkiye’nin tekrar kendi kendini besleyebilen ülkeler arasına girmesi gibi düşünceler de…
Bu proje ülkenin ekonomik olarak çökertilerek etnik ve dini parçalara ayrılması projesidir.
Hayal kurmayın…

21–04–2011
Nusret KEBAPÇI

11 Şubat 2011 Cuma

EMPERYALİZM NE İSTER?

EMPERYALİZM NE İSTER?


Emperyalizmin karakteristik özeliğidir. Hem dünyanın hammadde depolarına hakim olmak, hem de tüm ülkeleri kendi pazarı haline getirmek ister.
Bu özellik, ülkelerin yönetimlerine (a) ya da (b) yöneticilerinin gelmesiyle de değişmez.
Düşünebiliyor musunuz?
Devasa bir sanayi…
Muhteşem bir askeri güç ve bu gücün elinde biriken ihtiyaç fazlası aşırı üretim…
Ve bu üretimin gereksindiği hammadde ve pazarlar işte sistem tamamen bu minvalde hareket etmektedir.
Eğer bunlardan biri eksik olursa yani ilgili ülke gerekli hammaddeyi sağlayamaz ya da elindekileri satacak pazar bulamazsa sistem tıkanır.
Zaman zaman hani kriz falan deniyor ya, işte ana noktası bu.
Bu sistemin tam olarak çalışabilmesi için…
Hani ulus devletler yıkılmalıdır falan gibi söz ediyorlardı ya işte işin bam teli burası.
Ulus devletler kendi sanayi ve tarım ürünlerine sahip çıkmayacak, kendi tarım ürünlerini emperyalizmin çıkarı için gözden çıkaracak ki, emperyalizm o ulus devlete girsin, pazarını kullansın, hammaddesini yağmalayabilsin.
Aslında tüm tezgâh ulus devletlerin birikim yapmayıp kendi milli kapitalizmlerini geliştirmemeleri üzerine kurulmuştur.
Çünkü
O ulus devlet kendi birikimini yaratıp kendi adına üretebilirse ve ürettiğini de yabancı güçlü sermayeden koruyabilirse, kalkınır ve emperyalizmin egemenliğinden kurtulur.
İşte emperyalizmin tüm çabası bu birikimi engellemek üzerine kuruludur.
Ne yapıp, edip o ülkenin birikim yapması engellenmelidir ki ilgili ülke bağımlılığını sürdürsün.
Elbette bunu yapabilmelerinin birçok yolu bulunmaktadır.
Öncelikle çeşitli borç yineleme anlaşmalarına konulan çeşitli maddelerle o ülkenin sanayi ve tarımda bağımsız gelişmesi engellenir…
Emperyalisdt ülkeye sağlanacak gümrük muafiyeti ve çeşitli vergi kolaylıkları bunların basında gelir…
Yok, bunlar da yetmezse bu sefer o ülkedeki üretim kuruluşları satın alınarak durdurulur.
O da yeterli gelmezse satın alınan fabrikalar kapatılıp, ilgili ülke tamamen doğrudan emperyalizmin pazarı haline getirilir.
Tabi bu arada eğer birazcık birikim falan da sağlanmışsa onun da kısa sürede yok edilmesinin yolları bulunur.
Ülke içinde çıkarılabilecek bir terör ya da kışkırtılan komşular arası bir savaş, inanın o birikimi çok kısa sürede eritecektir.
Yani esas amaç, ulus devletlerin birikim yapmamaları, kendi milli sermayelerini oluşturmamalarıdır.
Tabi tüm bu süreç sadece ekonomik baskıyla yapılmaz. Hatta bunu çok kolaylıkla yapabilmek için de, her zaman olduğu gibi o ülkedeki ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler…
Sözde demokrasi adına canlandırılır.
Çünkü…
Emperyalizmin o ülkede ulus bilicinin yok edilmesine ve ülkenin ulus öncesi dini ve etnik kimliklere ayrılmasına ihtiyacı vardır.
Çünkü ulus bilincinin olmadığı bir ülkeyi ele geçirmek çok kolay olduğu gibi…
Ayrıca bilinmelidir ki
O ulus öncesi dinsel ve etnik kimlikler, emperyalizmin her zaman yedeğindedir.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK

SEÇİLMİŞ PADİŞAHLIK


Gün geçmiyor ki Türkiye’de başkanlık konusu ortaya atılmasın. Bir zamanlar Cumhurbaşkanı Özal’ın gündeme getirdiği başkanlık, hatta 2 partili sistem bu kez de Başbakan Erdoğan tarafından geçtiğimiz günlerde dillendirildi.
Elbette hiçbir ülkede sistemler her zaman için kadiri mutlak değildir.
Hemen her sistem gibi ülkemizde uygulanan ulus devlet ve üniter yapı da tartışma konusu yapılıp ortaya çeşitli yönetim modelleri atılabilir ancak…
Her sistem gibi önerilen sistemlerin de sebep sonuç açısından doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nasıl ki bir ulus devlet modelini, üniter yapı olmaksızın düşünmek çok mümkün değilse…
Önerilen başkanlık sistemini de federatif yapıyı ön plana almadan düşünebilmek mümkün değildir.
Hem zaten bu başkanlık sistemini ortaya atan, gerek Özal gerekse de bu günkü başbakanın en önemli ortak özelliği, öncelikle ikisinin de milli kimliği tartışmaya açıp…
Federasyon, demokratik özerklik ya da, bağımsızlık gibi konuların gündeme gelmesine fırsat tanımalarıdır.
Yani kısacası bu gün ortaya atılan başkanlık sistemi bir federatif yapı olmadan düşünülemez.
Aslına bakarsanız bu iki liderin partilere bakışı da birbirlerinden çok farklı değil...
Özal geçmişte “iki buçuk parti kalacak” şeklinde bir açıklama yaparken başbakan da kısa süre önce “iki partili sistem istediğini” açıklamadı mı?
Tabi bu arada başkanlık konusu tartışılırken ABD’yi bunun dışında tutmak çok mümkün değil, zaten başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülke görünürde ABD’dir. Hem zaten ABD dışında bu sitemi uygulamaya koyanların neredeyse tamamı darbe sonucu iktidara getirilmiş diktatörlerdir.
Bu ülkede uygulanan başkanlık sistemi esas olarak kuvvetler ayrılığının çok keskin olarak uygulanmasını gerektiriyor.
Birleşik devletlerin 50 tane eyaleti var. Bunların başında birer vali olup, her birinin kendi meclisleri ve organları da bulunuyor.
Sistem esas olarak 2 meclisten oluşmaktadır. Bunlardan biri senato, diğeri de temsilciler meclisidir.
Senatoda her eyalet eşit olarak 2 üye ile temsil edilirken, temsilciler meclisinde eyaletler nüfuslarına oranla temsil edilmektedir.
Orada da başkan bizde olduğu gibi atamalar yapabilir ama öyle bizdeki gibi canı nasıl isterse o şekilde değil…
Atamalarının çoğunluğu tüm eyaletlerin sadece iki kişiyle temsil edildiği senatonun onayından geçmeden gerçekleşemez.
Bu arada bu sisteme göre hiçbir bakan meclis içinden olamıyor, dolayısıyla hiçbir bakanın kendi önerdiği yasaya ilişkin oy verme hakkı da bulunmuyor.
Örneğin, parlamenter sistemde cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi bulunurken, meclisin de cumhurbaşkanını düşürme yetkisi bulunmaktadır.
Ama başkanlıkta böyle bir şey söz konusu bile değildir.
Aslında kısacası bu sistem ABD’de bile birçok sorunla karşılaşmaktadır.
Üstelik adamların 220 yıllık yazılı anayasaları olmalarına karşın...
Bu arada 700 yıllık bir mutlakıyetin ardından, sadece 60 yıllık bir seçmenliğimizin de olduğu da göz önüne alınıp…
Hala birey olamadığımız, ortaçağ kalıntısı ağalık, şeyhlik, vs gibi feodal kurumların tasfiye edilemeyip günümüzde çok etkin olarak hala faaliyette bulundukları da göz önünde bulundurulursa…
Ayrıca bunların seçmen üzerinde ne derece etkin oldukları da bilinirse…
Bu durumda seçilen kişi bir başkan değil, ancak ve ancak seçilmiş padişah olacaktır başka bir şey değil.

03–02–2011
Nusret KEBAPÇI

6 Şubat 2011 Pazar

CUMHURİYET ÖNCESİ…

CUMHURİYET ÖNCESİ…


Farkında mısınız son yıllarda ülkemizde yaşanan olaylar Cumhuriyet öncesi yaşadıklarımıza ne kadar benziyor.
O günleri sıcağı, sıcağına yasayan insanları belki bu gün bulup konuşturmak çok mümkün değil ama…
Ya yazdıkları.
Evet, o yazılanları okuduğumuzda bu gün yaşananların o günlere, özellikle de 1918 yani Mondros ateşkes antlaşmasının imzalandığı tarihten sonraki günlere çok benzediğini…
Ne yazık ki üzülerek görmekteyiz.
O günlerden belki tek fark…
Sadece silahlı işgalin yaşanmaması, yoksa geri kalan koşullar birebir olmasa bile genelde benzemektedir.
Bu gün olup bitene bir bakın…
Ülkemizde neredeyse hiç sanayi kalmamış…
Yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın neredeyse tamamı yabancıların eline geçmiş…
Ülkenin en önemli kuruluşlarından Petkim…
Hatta
Ülke haberleşmesi bile yabancıların elinde…
Ve bu arada bankacılığın ve sigortacılığın da yabancı ellere gittiğini asla unutmuyoruz.
Eğitim ve sağlık tamamen çökme noktasına getirilerek milli niteliklerinden de tamamen uzaklaştırılmış.
Elbette yapılanlar bu kadarla sınırlı değil…
Dahası da var.
O zamanki gibi yine Türk kimliği hedef tahtasına konulmuş ve milli kimlik neredeyse yok sayılarak her yerden hatta…
Dağlardan taşlardan bile silinmeye çalışılırken…
Bir bakıyorsunuz ki Ulus kimliğinin yerini cumhuriyet öncesi alt kimlikler almaya başlamış bile.
Artık ülkede yaşayanlar her hakka eşit olarak sahip yurttaşlar olarak nitelenmiyor.
O dönemde yasaklanmış ve ülkenin Cumhuriyet öncesi parçalanmış yapısını temsil eden ne kadar etnik ve dinsel örgüt varsa hemen hepsi…
Tüm tarikatlar…
Cemaatler…
Şeyhler…
Dervişler…
Yani kısacası Milet olmadan önceki tüm ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlar bu gün uluorta siyaset sahnesinin tam ortasında yer almaktadırlar.
Artık cumhuriyet…
Atatürk ilkeleri…
Yurttaşlık…
Millet…
Laiklik gibi kavramlar zaman, zaman bazı resmi törenlerde gündeme getirilse de…
Aslına bakarsanız içeriği çoktan tarihe karıştırılmıştır.
Yani kısacası bir zamanlar ortaçağ kalıntısı kurum ve kuruluşlarla dolu çok parçalanmış bir yapıdan tek millete geçtik ve cumhuriyeti kurduk.
Ve kurulduktan neredeyse 90 yıl sonra yani bu gün de tekrar tek milletten çok parçalı, feodal, ortaçağ kalıntısı kurumlar dönemine doğru hızla gidiyoruz.
Sizce neden?
Bunun sonunda Cumhuriyet kalır mı?
……………………?

20–01–2011
Nusret KEBAPÇI

BÜYÜKLERE MASALLAR

BÜYÜKLERE MASALLAR


Burada “Bir varmış, bir yokmuş” türünden bir hikâye değil, aslında günümüzde yaşanan bir gerçeği anlatacağız.
Masal dememdeki amaç bizi uykuya götürmesi, yoksa başka bir şey değil.
Bugün dünyada meydana gelen çok önemli yapısal değişikliklerin neredeyse tamamı toplum üzerinde…
Özellikle onları şok edecek gelişmelerin sonucunda uygulanır.
Ülkeler böyle parçalara ayrılır.
Ya da
Ülke üzerinde yapılacak yapısal değişimler ancak böyle uygulamaya konulabilir.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken toplum hala sokun etkisindedir.
Bir düşünelim; şok geçiren birisi ne yapar? Nasıl bir tepki gösterir hiç izlediniz mi?
Öncelikle geçirdiği sokun etkisiyle kişide bir bilinç kayması oluşur, nasıl tepki vereceğini uzun bir süre bilemez, kısacası sersemlik olarak da tanımlanabilecek bu durum, o kişinin aldığı şokun derecesine göre azalabilir ya da uzayabilir.
Her şey şokun derecesine bağlıdır.
İşte ülkeler de herhangi bir şok yaşadığında aynen böyle olur. Bir süre müthiş bir panik yaşanır, korku tüm davranışlara egemen olur.
Sonra da…
Atı alan Üsküdar’ı da çoktan geçer…
Bu şoklar çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin bazı durumlarda çok büyük bir doğal felaket bile bu amaçla kullanılırken…
Kimi zaman da çok büyük bir ekonomik kriz…
Bazen de ortada çok ciddi bir neden olmaksızın birdenbire başlayan ve toplumu şok eden tutuklamalar, işte bu yapısal dönüşüm için gerekli fırsatı yaratırlar.
Bilmem bu örnek birazcık tanıdık geldi mi?
İşte…
Toplum o şokun etkisi altında ne yapacağını bilemez haldeyken amaçlanan değişimler birbiri ardına gerçekleştirilir.
Kendimize geldiğinizde artık ülke eskisi gibi olmayıp birilerinin istediği gibi sekilenmiştir.
11 Eylül’de ABD’de gerçekleştirilen saldırının ardından yaşanan Afganistan’ın işgali bunun örneklerinden sadece biridir.
Yine bir oldubittiye getirilerek uydurma bir gerekçeyle Irak’ın işgali ve bu gün ülkenin fiili olarak 3’e bölünmesi işte bu yaşanan şokla beraber gerçekleştirilmiştir.
Hani bu gün hemen her gün yasadığımız
Açılım…
İki dillilik…
Demokratik özerklik konuları da…
Sonradan olmadığı ortaya çıkan bombalarla başlamadı mı?
Bu gün hala varlığı bile kanıtlanamayan bir örgüt ve çok sayıda bomba gerekçe gösterilerek.
Toplumda ulus devlet ve ona sahip çıkanlar tüm bu yaşananların suçlusu olarak gösterilmedi mi?
Ve bugün ülke bütünlüğümüz
Milli kimliğimiz
Üniter yapımız
Açıkça, hiçbir kaygı duyulmaksızın tartışma konusu yapılmıyor mu?
O halde bir düşünün
Bu gelişmeler olmasaydı, bölünme bu kadar rahat tartışılabilir miydi?

13–01–2011
Nusret KEBAPÇI

DEMOKRATİK ÖZERKLİK

DEMOKRATİK ÖZERKLİK


Sonunda güneydoğuda bazı belediyelerinin tabelaları iki dilli oldu. Üstelik ne Anayasa’da, ne de herhangi bir yasada değişiklik yapılmadan…
Bir oldubittiyle iki dilli hayat uygulamaya koyuldu.
Elbette anlaşılıyor ki bu yapılanlar konuyla ilgili atılacak son adım değil, bunu sırasıyla başka adımlar da izleyecektir ama burada tüm bu yaşananları algılamanın sadece bir tane yolu bulunmaktadır.
O da…
Haritaya daha geniş açıdan ve dikkatle bakmak…
Sorun bazılarının zannettiği gibi demokrasi…
İnsan hakları…
Özgürlük falan değil.
Onlar sadece bölgede oynanan oyunun argümanları
Asıl senaryo enerji, daha da açıkçası petrol.
Irak dünyada petrol üretimi açısından dünyada üçüncü ülke durumunda…
Bu arada ülkemizin de destek vererek kurulmasına yardımcı olduğu kukla Kürdistan ise Türkiye, İran ve Suriye gibi ülkelerden alınacak parçaları da hesaba katmadan…
Yani sadece Irak Kürdistan’ı olarak bile ele alındığında dünyadaki petrol üreticisi ülkeler arasında 8.sırada oluyor.
Şimdi siz varın hesap edin…
Diğer ülkelerden alınacak parçalar eklendiğinde iş nereye kadar varır.
Tabi bu işin bir yönü…
Bu kadar Petrolun üzerinde oturmasına rağmen kukla Kürt devleti Irak yönetimi izin vermediği için Petrolunu ihraç edemiyor.
Yani o petrol gelirlerinden faydalanamıyor.
Şimdilik görünen tek çözüm yolu oradaki kukla Kürt devletine bağımsızlık vermek.
Tabi bu işin sonrası daha karışık…
Yüksek bir petrol rezervine sahip olmak haliyle bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtler için de bir çekim merkezi olacaktır.
Ve sonra…
Bizim şu anda yeni başladığımız ve giderek hızlanan sürece diğer bölge ülkelerinde de başlanacaktır.
İşte bu gün bazılarının, özellikle AB ve ABD yandaşlarının…
Onlardan hibe alan “demokratların” demokrasi diye ahkâm kestikleri olay aslına bakarsanız demokrasiyle falan ilgili değil…
Doğrudan “duygusaldır”.
Hem zaten bundan bir süre önce biz ileride oluşacak Kürt özerk bölgesinin altyapısına hazırlık olması amacıyla bazı merkez ve köylerin adlarını bile değiştirmedik mi?
Değiştirdik’
İkiz yasalar olarak adlandırılan 2003 yılında meclisten geçen BM sözleşmelerinin ortak olan 2. maddesinde “her halk bulunduğu yerdeki doğal kaynaklardan özgürce yararlanabilir” demiyor mu?
Bunu biz onaylamadık mı?
Aslında biz özerk Kürdistan’a giden yolun taşlarını kendi ellerimizle döşüyoruz.
Sonra da
“Ameliyat yaptırmam” falan…
Hep diyorum ya, bu konu demokratik değil.
Aslında sadece ekonomik…

13–01–2011
Nusret KEBAPÇI