29 Ağustos 2024 Perşembe

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

ŞAPKA DEVRİMİ VE ULUS DEVLET

 

23 Ağustos 1925 tarihinde Atatürk, Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı gezilerle Şapka ve Kılık Kıyafet devrimini başlatmış ve bunun ulus devlet oluşmasında ne kadar önemli olduğu konusunda halkı bilgilendirmişti…

Doğrusunu isterseniz…

Ülkemizde pek çok insan anlayamasa da gerek Şapka Devrimi’nin…

Gerekse

Kılık Kıyafet Devrimi’nin Uluslaşma açısından anlamı çok büyüktür.

Belki konu şapka olunca ya da kılık kıyafet…

Bazıları yıllardır olduğu gibi…

“Kılık kıyafette devrîm mi olur?”

“Şapka neden bu kadar önemli.” Gibisinden konuya alaycı yaklaşabilirler.

Veya

“Bazı hocalar şapka takmadığı için asıldı.” Türünden tamamen uydurma hikâyelerle size tepki de koyabilirler ancak tüm bunlara rağmen bilinmesi gerekiyor ki…

Bu iki konudaki devrimler ve bunların yasalaşması, uluslaşma açısından dönüm noktasıdır desek kesinlikle yanlış olmaz.

Şöyle bir düşünün.

Bir ülkede yaşıyorsunuz ve orada özellikle kamuda çalışanlar başlarında toplumsal statülerini…

Dini inançlarını…

Etnik kimliklerini ifade eden çeşitli başlıklar takıyorlar.

Böyle olunca ortaya çok farklı kıyafetleriyle bir anlamda her türden etnik ve dini kimliğin memuru oldukları gibi bir tablo ortaya çıkmaktaydı.

Bu nedenle memur ve milletvekilleri…

Yasadan sonra herhangi bir etnik kimlik, tarikat ve cemaatin değil…

Bu tür farklılıklardan uzak olup sadece ulusun memuru olacaklardı.

Ve giyilecekse de herkeste aynı olacak şekilde sadece şapka giyilecek bunun dışında etnik ve dinsel farklılığı öne çıkaran hiçbir başlık takılamayacaktı.

Yani uzun sözün kısası Şapka Devrimi’nin esbabı mucibesi bu…

Gelelim Kılık Kıyafet Devrimi’ne

Her ne kadar yasası 1934’de çıkmasına karşın, temelleri Kastamonu gezisinde çoktan atılmıştı bile…

Çünkü Atatürk biliyordu ki…

Osmanlı çok kimlikli…

Çok kültürlü…

Hatta çok hukuklu bir devletti.

Bu nedenle tüm milletler bir bir ayrılıp kendi devletlerini kurarlarken…

Türklerin sahipsiz yani devletsiz kalması düşünülemezdi…

Zaten Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Türk Milletinin kurtuluşunun ulus devlet kurarak uluslaşmayla olacağını biliyor ve tüm yaptığı devrimleri bunu temel alarak adım adım gerçekleştiriyordu.

İşte bu kadar farklılığı barındıran…

Yani pek çok Etnik ve dinsel kimliklerden oluşan, ortak duygu ve düşüncesi olmayan bir halktan, bir millet, yani ulus oluşturmak, ancak…

Tüm etnik ve dini kimlikleri alt kimlik kabul edip, Türk ulus kimliğinin ortak kimlik olarak kabullenilmesini sağlamakla yapılabilirdi…

Tabi bunun için de öncelikle görünürdeki farklılıkların ortadan kaldırılması…  

Vatandaşların dini kıyafetle sokakta gezmesinin engellenip   

Her din ve mezhebin sadece yetkili din adamına dini kıyafetle sokağa çıkma izni verilmesi gerekiyordu ki...

Toplum farklılıkları olmadan birbirine rahatça yaklaşıp birleşerek ulus olunabilsin.

Şimdi şöyle bir düşünün…

Aradan yüz yıl geçtikten sonra tekrar çok kimlikliliğe ve çok kültürlülüğe dönülmeye çalışılıp, her tarikat ve cemaatin kendi tekke ve zaviyelerini hatta medreselerini açmaları sağlanıp…

Tarikat ve cemaat kıyafetleriyle farklılıklarını ortaya konulmasına kayıtsız kalınıp…

Ülkeye her türden insanın koşulsuzca doldurulup…

Türk ulus devletinin ekonomik ve siyasi olarak adım adım ortadan kaldırılması…

Sadece tesadüfle açıklanabilir mi?

 

29-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

21 Ağustos 2024 Çarşamba

OLAYLARA SINIFSAL BAKMAK…

 

OLAYLARA SINIFSAL BAKMAK…

 

 

Belki bunu yazınca bu nasıl bir şey?

Nasıl bakılması gerekir? Gibisinden çeşitli düşünceler olabilir ancak ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara bu bakış açısıyla bakılması son derece önemli.

Bunu bir anlamda…

Ağaçları görüp ormanı görmemek olarak da tanımlamak mümkün ama aslolan şu ki…

Özellikle de sınıfsal bakmak ülkede ve dünyada yaşanan olayları hemen her yönüyle bütünlük içinde değerlendirmek ve böylece doğru tarafta olmak anlamında çok önemlidir diye düşünüyorum.

Şöyle bir düşünün…

Konu uluslararası ilişkiler, gerginlikler ya da savaş söz konusu olunca…

İran’a…

Suriye’ye…

Irak’a…

Afganistan’a…

Hatta Hamas’a alabildiğince ağızlarına gelen hemen her şeyi söyleyen…

Bu ülke ve örgütlerin…

Gericilikleri…

Anti demokratiklikleri…

Cahillikleri konusunda mangalda kül bırakmayan yazarlar, yorumcular ve sosyal medya kullanıcıları…

Neden konu ABD, AB ya da İsrail olunca dut yemiş bülbüle dönerek…

İsrail belki ama özellikle ABD ve AB’yi eleştiren, kınayan en küçük bir söz bile söyleyememektedirler…

Sizce de ilginç değil mi?

Şöyle biraz geçmişe dönelim…

İkiz kuleler bahanesiyle BOP başlatılıp ABD Afganistan’ı hallaç pamuğu gibi atarken…

Şimdi söyleyin bu kesim kimin yanındaydı, elbette “haklı olup kendini savunan ABD’nin…” değil mi?

Ya Irak’ta sanki çok mu farklılardı?

Yine aynı kesim “ne Sam ne Saddam” diyerek sözde tarafsızlık adına ABD tarafını tutmadılar mı?

Peki, Suriye’de durum çok mu farklıydı?

Elbette hayır.

Suriye ABD tarafından bombalanırken bile “yüreğimiz soğumadı daha fazlasını bekliyoruz.” diyenler olmadı mı?

Sizce bugün İsrail’in Filistin’e saldırısının arkasında Irak ve Suriye gibi Filistin’e destek olan iki ülkenin, ABD’nin doğrudan saldırısı ve bizim de katkımızla zayıf düşürülmesinin hiç etkisi yok mu?

Doğrusunu isterseniz Hamas konusu da bunlardan farklı değil…

Hamas’a saldırıp ABD ve İsrail’i meşru görenler akıllarınca sanıyorlar ki…

Gazze, Batı Şeria işgal altında değil.

Hemen her gün üzerlerinde aşırı bir baskı yok.

İsrail her gün uydurma gerekçeyle keyfi saldırı yapıp kimseyi baskı altına almıyor.

Yahudi yerleşim yerleri hemen her geçen gün genişletilip Filistinliler evlerinden köylerinden kovulmuyor…

Böyle olunca da, Hamas’a rahat batmış olsa gerek ki eyleme girişiyor…

Yani olaylara bunların mantığıyla bakarsanız, aynen öyle…

Aslında olaylara sınıfsal bakış diyoruz ya isterseniz biraz da ona gelelim…

Bakalım ki, ne menem bir şey…

Düşünün ki herhangi bir işyerinde ya da bir fabrika da çalışıyorsunuz ama…

Patronun ne iş güvenliği önlemi var…

Ne doğru dürüst bir ücreti.

O kadar ki çalışma saatiyle ilgili bir sınırlaması bile yok.

Her şey patronun keyfine bağlı…

Siz bu olaydan çok büyük bir rahatsızlık duyuyorsunuz ve buna tepki göstermeye çalışıyorsunuz…

Ancak güçlü bir patronun karşısında biliyorsunuz ki tek başınıza bir hiçsiniz…

Hiç bir öneminiz yok.

Bu yüzden siyasi düşüncesi…

Aile yapısı…

Dini görüşü…

Sosyal çevresi…

Giyim tarzı nasıl olursa olsun o işyerinde çalışan herkesi tüm bu farklılıklara rağmen birleştirip bu keyfiyete son vermek için harekete geçirmeniz gerekiyor değil mi?

Aslında ülkeler açısından da durum çok farklı değil.

Bu konuda da emperyalizmin hedefindeki ülkeler siyasi görüş, yönetim biçimi, hangi kıyafeti giyip giymedikleri, demokratik olup olmadıklarına bakılmaksızın birleşmek ve dayanışmak durumundadırlar.

Nasıl ki baskı altındaki çalışanlarla birleşmek, dayanışmak yerine…

Siyasi görüş, dini düşünce, aynı cemaatte olmak gerekçesiyle patronun yanında olmanız, sizi patron işbirlikçisi durumuna düşürürse…

Emperyalizmin baskı ve saldırısı altındaki ülkelere…

Devlet şekli…

Siyasi yapısı…

Dini bir yönetim uygulayıp uygulamadığına göre bakmanız da sizi ABD ve AB emperyalizminin işbirlikçiliğine götürebilir…

Yani uzun sözün kısası…

Kendinize hangi ad ve unvan takarsanız takın, hangi gerekçelerin arkasına sığınırsanız sığının, güçlü ve haksız, zayıf ve haklı ülkeler arasındaki savaşta tarafsızlık, emperyalizmin yanında saf tutmaktır…

 Bilmem anlatabildim mi?

 

 

21-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

12 Ağustos 2024 Pazartesi

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

GÖMLEĞİN İLK DÜĞMESİ...

 

 Doğrusunu isterseniz bir ülkenin eğitim sisteminde en önemli şey…

Soran…

Sorgulayan…

Araştıran…

Tartışan insan yetiştirmek ama siz ısrarla bunu yapmayıp “cahil insanın ferasetine güveniyorum” gibisinden bir tavır İçine girerseniz ve eğitimi de buna göre yapılandırırsanız ki…

Şu anda yapılan budur.

Aslında bunu söyleyerek demek istiyorsunuz ki:

“Bizim için ülkenin geleceği…

İçinde bulunulan durum…

Gelişmesi…

Diğer ülkelerle yarış…

Emperyalizmden bağımsızlık…

Sanayileşme…

Tarımı geliştirme, araştırma falan hiç önemli değil…

Bizim için en önemli şey, iktidarımıza bağımlı olunup, tamamen bize inanılıp…

Ve hiçbir siyasetimizin sorgulanmamasıdır.”

Eğitimin mili olmaktan çıkarılıp, dini yapılarak sorgulama ve tartışmanın hatta araştırmanın bile hiç olmadığı hale getirilmesinin nedeni de budur.

Peki, sorgulanırsa ne olur?

İşte burası çok önemli.

Yurttaş olmanın en önemli özelliği sormak, sorgulamak yani ödevleri yanında haklarının da olması değil mi?

Ama öyle değil.

Sorgulanırsa ne ortaya çıkar biliyor musunuz?

Eğitimle başladık madem devam edelim…

2011 yılında MEB Teşkilat Yasası’nda yapılan değişiklikle, Atatürk İlke ve İnkılaplarının yanında öğrencilere vatan, millet sevgisiyle birlikte, bayrak sevgisinin de öğretilmeyeceğini öğrenmeniz mümkün.

Diyebilirsiniz ki; Eğer bunlar öğretilmeyecekse o halde ne öğretilecek?

Kısaca söyleyim…

Sadece “Küreselleşmenin ihtiyacı olan bilgi ve beceri…”

Böyle yazıyor.

Yani buna göre, artık öğrenciler bir ulus kimliğine ve bilincine sahip olmayıp…

Vatan.

Millet.

Bağımsızlık.

Emperyalizm gibi kavramları tanımadan onlardan uzak yetişecek…

Amaçlanan da bu.

Böyle olunca ne ülkede üretimin bitirilip, Osmanlının son dönemleri gibi memleketin ithal mallar cenneti yapılıp, ülkenin korkunç borca batırılması kimseyi ilgilendirecek…

Ne geçmediğimiz köprüler…

Gitmediğimiz hastaneler…

Ne de

Uçmadığımız havaalanlarıyla korkunç şekilde soyulduğumuz… Siz bu arada…

Devlet ihalelerini alıp pek çok kez vergisi silinen şirketleri…

Devletten yer kiralayıp, kiraları onlarca yıl ertelenenleri…

Hatta adları toplumca bilinen kocaman şirketlerin bile devlete yıllardır en küçük bir vergi dahi ödemediğini…

Bu nedenlerle de…  

Çalışanlara çok komik bir ücret verilip…

Emeklilere neden orta halli bir semtteki kiradan bile düşük bir maaş verildiğini de anlayamamış olacaksınız…

Ayrıca

Ülkeye hangi amaçlarla milyonlarca yabancının sokulduğunu…

Siz Starbucks basmaya giderken, İsrail’in sebze ve meyvesinin

Hatta

Akaryakıtının bile bizden gittiğini…

Silahlarının incirlikten…

İstihbaratının Kürecik ’ten verildiğini de bilmiyor olabilirsiniz ama…

Bilmeniz gereken çok önemli bir ayrıntı var…

Gömleğin ilk düğmesi ulusalcılıktır…

Yani olaylara ulus devlet, ulusal çıkar ve bakış açısıyla bakmak o ülke için yaşamsal önemdedir…

Onu anlayıp, iliklemeye doğru yerden başlamazsanız…

Sonraki tüm düğmeleri yanlış iliklersiniz…

Benden söylemesi

 

12-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

5 Ağustos 2024 Pazartesi

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

SİYASAL İSLAM VE KÜRESEL SERMAYE

 

 

Şöyle bir geçmişe doğru yolculuk yapsak, hani biraz zaman makinesine biner gibi değil de…

Sadece hafızalarımızı biraz tazelesek diyorum, ne görürüz?

Bunu sakın ola çok eskilere yani bir kaç yüzyıl öncesine olarak düşünmeyin, benim kastettiğim esas olarak 22 yıl kadar öncesi…

Belki yaşı 35in altında olanlar çok hatırlamaz ama eminim ki onun dışında kalanlar pekâlâ hatırlayabilir…

Belki diyeceksiniz ki tamam, da neyi hatırlayacağız? Önce onu söylesen…

İşte ben de bu girişten sonra tam ona geliyordum ki sözü ağzımdan aldınız.

Evet, konumuz ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durum…

İşte bu 22 yıl içinde nereden nereye geldiğimizi biraz olsun aklımıza getirirsek içinde bulunduğumuz koşulların yani korkunç hayat pahalılığının ve günden güne artan yoksulluğun gerçek nedenini anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Sahi o günler ne günlerdi gibi eskiye güzelleme yapmaktan ziyade, aslında amacım bu süreç içinde gerek ekonomik, gerekse siyasi olarak ülkece yaşadığımız dönüşümün anlaşılmasına az da olsa katkıda bulunmak…

İşte bundan 22 yıl önce ülke sanayimizin neredeyse tamamı Türklerin elindeydi…

Tabi bankalar da…

Ayrıca herkesçe bilindiği üzere tarımda da kendi kendine yeten ülkelerden biriydik.

O tarihlerde devlet et ve süt ürettiği gibi…

Kumaş, ayakkabı ve benzeri de üretilebiliyordu…

Tabi hepsi bununla sınırlı olmayıp…

Yine o yıllarda pek çok alanda devletin tekelleri de vardı.

Bunu sadece sigara ve alkol Tekel’i olarak söylemiyorum ama elektrik ve haberleşmede bile sadece devlet söz sahibiydi.

Hatta o kadar ki devletin petrol şirketi bile vardı.

Böyle olup devlet ekonomik olarak güçlü olunca da üretici sübvansiyonla desteklenir…

Pek çok kesim ve kurum, devlet hizmetlerinden ücretsiz ya da düşük ücretle yararlanabilirdi.

Tabi o yıllarda yoksul ve kimsesizlere olduğu gibi çocuklara yardım eden kurumlar da bugünkü gibi tarikat ve cemaat vakıfları değil, bizzat devletin kendi kurumlarıydı.

Tüm bu devlet yapısı güzel ve sorunsuz devam ederken…

Küresel sermaye ülkeyi hedefe koyup IMF ve Dünya Bankası politikalarıyla ülkenin devlet tekelleri de dahil olmak üzere hemen her şeyin yok pahasına tasfiye edilerek, tüm hizmet ve kurumların küresel sermayeye devredilmesini yani ülkenin küresel sermayenin açık pazar olmasını isteyince… 

Haliyle buna karşı çıkacak partilerin iktidardan uzaklaştırılması, küresel sermayeye hizmet ederek hemen her istediğini yapacak bir iktidarın iş başına getirilmesi gerekiyordu.

Peki, bu nasıl bir iktidar olmalıydı ki küresel sermaye dilediği gibi at koşturabilsin.

Öncelikle ulus karşıtı olması yanında ulus tabanlı örgütlerin yani sendika dernek ve meslek odalarının da zayıflatılıp…

Yerine etnik

Özellikle de dinsel tarikat ve cemaatlerin etkili olması sağlanmalıydı ki…

Küresel sermayeye karşı etkili ekonomik temelli bir muhalefet olamasın.

Peki, böyle bir durumda eğitim ulusal olarak kalabilir miydi?

Elbette mümkün değildi…

Onun da mutlaka ulusal olmaktan çıkarılıp dinsel yapılması gerekiyordu ki…

Bu eğitimle yetişecek nesiller, bağımsızlık, vatan ve ulus kavramlarından bihaber olarak emperyalizme yani küresel sermayeye koşulsuz hizmet edebilsinler…

İşte küresel sermayenin siyasal İslamcı bir partiyi 22 yıldır desteklemesinin nedeni bu…

Çünkü biliyorlar ki onlar için ne ülkenin yer altı, üstü kaynakları…

Ne sanayi ve tarımı…

Bankaları

Hatta deniz ve ormanları bile ulusal olarak hiçbir anlam ifade etmemekte…

 Tüm değer ve varlıklar sadece alınıp satılır meta olarak görülmektedir…

Demek istediğim, hayatta her zaman olduğu gibi bu konuda da aslında iki seçeneğimiz bulunmaktadır...

Küresel sermayeye karşı çıkarak ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa amacınız, ulusalcı…

Küresel sermayeye ülkeyi talan ettirmekse de  siyasal İslamcı olmak durumundasınız…

Ortası yok!

 

05-08-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

26 Temmuz 2024 Cuma

MİLLİYETÇİLİK DEYİNCE…

 

MİLLİYETÇİLİK DEYİNCE…

 

 

Geçtiğimiz haftalarda milli maç sonunda Türk Takımının futbolcularından birinin kurt işareti yapması…

Sadece Türkiye’de değil…

Dünyada da oldukça ses çıkardı.

Bir anda herkes o işareti yapmaya ve milliyetçi söylemler özellikle sosyal medyada yer almaya başladı.

Böyle olunca da ister istemez bu konu üzerine…

Yani milliyetçilik, bir başka söylenişle ulusalcılık konusunda bir şeyler söylemek zorunlu hale geldi.

Doğrusunu isterseniz bugün dünyada iki tür milliyetçilik söz konusu olmaktadır.

Bunlardan biri ki, bunu emperyalist ülke milliyetçiliği olarak da adlandırmak kanımca yanlış olmaz…

Bir diğeri de…

Bizimki gibi ülkelerde olması gereken antiemperyalist milliyetçilik.

Olması gereken diyorum çünkü…

Bugün ülkemizde faaliyet gösteren partilerin içinde, kendisini hemen her yönüyle antiemperyalist milliyetçi olarak ifade eden…

Her türden söylem ve eylemleriyle de bunu gösteren bir parti ne yazık ki pek görülmüyor.

Görülenler de Türk milli kimliğiyle, ümmetçiliği birbirine karıştırdıklarından olsa gerek…

Ne pek çok kez anayasadan çıkartılmaya çalışılan Türk Milleti kimliğine sahip çıkabiliyorlar…

Ne de Türk devletinin ekonomik bağımsızlığının olmazsa olmazı olan ulusal ekonominin talan edilmesine sesleri çıkabilmektedir.

İsterseniz konunun anlaşılması anlamında bu iki milliyetçilik anlayışı üzerinde birazcık duralım ki konu biraz da olsa açıklığa kavuşabilsin.

Önceliği emperyalist ülke milliyetçiliğine verelim dersek şöyle bir sonuçla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Emperyalizm ki ulusal çıkarları, başka ülke kaynaklarını yağmalamak…

Onları tam pazar haline getirmek üzerine kuruludur…

Bu nedenle de, hedef ülkeye müdahale etmeden tüm halkını

Hatta dünyayı da…

O hedefle ilgili olarak ikna edip yönlendirmesi de gerekir ki halk buna asker ve ekonomik olarak destek olup tepki göstermesin...

Bunun ön şartı da ilgili ülkeyi günümüz deyişiyle şeytanlaştırmaktan geçmektedir.

Peki ya Antiemperyalist milliyetçilik?

İşte bunu anlamak ülkemiz açısından son derece yaşamsal bir önem arz etmektedir.

Genel anlamıyla milletin hemen her alandaki egemenliğini sağlamak ve emperyalizme karşı savunmak olan antiemperyalist milliyetçilik:

Devletin sadece karada, havada, denizde askeri olarak hakim olmasını değil…

Bununla beraber Cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı gibi…

Türk milletinin tarımda…

Sanayide…

Ticarette…

Bankacılıkta olduğu gibi…

Enerjide…

Haberleşmede…

Madencilikte de egemenliğini sağlaması anlamına da gelir aynı zamanda…

Ama siz bunu yapmayıp da…

Öncesinde milletin olan…

Tarımı…

Ticareti…

Sanayiyi…

Bankacılığı, devam delim telgrafçı Hamdi’leri bile unutup haberleşmeyi…

Enerjiyi…

Her ülke için stratejik öneme sahip olan madenciliği…

Hatta bunların dışarıya çıkmasında çok önemli olan limanları bile yabancılara vererek, ülkemizin ekonomik işgalini sağlamışsanız…

Yetinmeyip

Ülkeye doldurulan yabancılara göz yumup milli birlik ve bütünlüğün bozulmasına bile göz yummuşsanız…

Sormak gerekiyor…

Milliyetçilik ülkenin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını savunmak ve sağlamak değilse, nedir?

Hani birisi söylese de öğrensek!

 

 

26-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

15 Temmuz 2024 Pazartesi

MİLLET OLMAKTAN ÇIKARILMAK…

 

MİLLET OLMAKTAN ÇIKARILMAK…

 

 

Aslına bakarsanız ülkece yaşadığımız hemen her şeyi önceden belirlenen bir plana göre yaşadığımızı söylesem, belki bazılarına çok farklı gelebilir…

Ama inanın söyleyeceklerim abartı değil…

Emperyalizm…

Sömürgeleştirmek istediği…

Yani sanayisine…

Tarımına…

Maliyesine…

Enerjisine…

Haberleşmesine el koymak istediği ülkede, bunu olabildiği kadar sürdürebilmek adına o toplumu ulus olmaktan çıkartıp…

Alt kimlik dediğimiz etnik ve dinsel kimlikciklere ayırmak…

Bunu yaparken de toplumda emperyalizme karşı ekonomik ve sosyal mücadeleyi yapabilecek…

Onun sömürüsüne tepki koyabilecek…

Gerekirse…

Ülkede ekonomik yaşamı durdurabilecek…

Sınıf kökenli örgütleri etkisizleştirirken…

Emperyalizmi ekonomik ve sosyal olarak hedef almayan, tamamen kültürel ve sosyal olarak ülkede etkili olmaya çalışan etnik ve dinsel örgütlerin yanında…

Çeşitli sosyal amaçları gerçekleştirmeyi amaçlayan ama asla ülkenin nasıl sömürüldüğünden bihaber örgütlenmeler desteklenmektedir.

Durum böyle olup ve özellikle bu tür örgütlenmeler ön plana çıkarılınca halkın ülkede yaşanan değişikliklerden de haliyle haberi olamıyor…

İsterseniz bunu açıklamak adına, önce millet yani ulus ve onu oluşturan ögelerden bahsedelim ki…

Sonrasında ne ya da neler yapıldığında milletin varlığı tehlikeye düşer anlayabilelim.

Millet: Aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, aynı tarihsel geçmişe sahip, ortak duygu ve düşünceleri taşıyan, aynı ortak ekonomi içinde yer alan insan topluluğu anlamına gelir.

Yani

Toprağı ayırdığınızda milleti de ayırmış oluyorsunuz ama…

Daha tehlikelisi…

Aynı dili konuşmayıp…

Aynı savaşlardan geçip pişmemiş, aynı tehlikeyi yaşayıp kaynaşmamış insan topluluklarını ki mevcut nüfusun neredeyse altıda biri kadar oluyor.

Avrupa’nın ulus kimlik yapısını korumak uğruna hiçbir sınır tanımadan almaktır ki…

Bu bile zaten tek başına, emperyalizmin istediği Türk ulus kimlik yapısını bozmayı amaçlamaktadır ve…

Telafisi yoktur.

Bunun dışında ortak duygu ve düşünce yaratmayı amaçlayan ulusal eğitiminin, adım adım yok edilerek, ulus öncesi ve düşmanı çeşitli dinsel tarikat ve cemaatlerle her türden yabancı devlet ve kuruma eğitim izni verilip, ortak duygu ve düşünceyi ortadan kaldırarak; çok kimlikli, çok kültürlü bir yapıyı hedeflemek, sahi neyin nesi?

Gelelim ulusal ekonomiye…

Ne demişti Atatürk:

“Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz.”

Yani ekonominiz güçlü, bağımsız ve gelişkinse birleşik güçlü bir ulus olarak varlığınızı sürdürebilir…

Ekonominizi küresel şirketlere teslim etmişseniz de ulus öncesi alt kimliklere ayrışarak parçalanarak yok olabilirsiniz…

Bu arada hazır milletten bahsedip, herkes Milliyetçilik konuşur olmuşken konuya kısa bir not düşmekte de yarar var…

Cumhuriyeti kuran milliyetçiler…

Ekonomiyi Türkleştirip Ulus olmayı hedefliyorlardı…

Şimdikiler ise…

Küresel sermayeye teslim edip. etnik ve dinsel kimliklere ayrışmayı…

 

 

 

15-07-2024

Nusret KEBAPÇI

 

 

8 Temmuz 2024 Pazartesi

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

ÖĞRENİM BİRLİĞİNDEN, ÖĞRENİM ÇOKLUĞUNA…

 

 

Aslında daha en baştan söylemek gerekirse genel, herkes için doğru bir eğitim ve öğretim anlayışı yok.

Daha doğrusu…

Hemen her şeyde olduğu gibi eğitimde ve öğretimde de her zaman iki seçenek bulunmaktadır…

Daha da açık söylemek gerekirse…

Eğitiminiz öğrencilere ya…

Ulus.

Bağımsızlık.

Vatan.

Kavramlarının öğretildiği ve bunun davranışa dönüştürülerek herhangi bir tehdit oluştuğunda, bunun farkına vararak tepki konulmasını sağlayacak ulusal bir eğitim…

Ya da

Tüm bunlardan dolayısıyla…

Ulus devlet.

Ulus kimlik.

Emperyalizm.

Bağımsızlık.

Vatan, Cumhuriyet gibi kavramlardan bihaber…

Bununla beraber yaşamdan daha çok ölümü öne alan ümmetçi bir eğitim olmak durumundadır…

Tüm bunlar ülke için belirtilen hedefle doğrudan ilintilidir.

Yani

Ekonomik ve siyasi bağımsızlıksa hedefiniz…

Ulusal.

Yabancı sermayeye talan ettirmekse “ümmetçi” olmak durumundadır.

Bunun ortası bulunmuyor.

İşte bağımsız…

Ulus devlet kurmak isteyen Cumhuriyetin kurucuları 3 Mart 1924 tarihli bir kararla…

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu meclisten geçirdiler…

Bugünün Türkçesiyle “Öğrenim Birliği” de denilen yasa, toplamda 7 maddeden oluşmaktadır ancak biz bu maddelerden öğrenim birliğine vurgu yapan 1,2 ve 4. Maddelere vurgu yapmakla yetineceğiz

Madde 1: Türkiye dâhilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâletine merbuttur.

Madde 2:Şeriye ve Evkaf Vekâleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devir ve raptedilmiştir.

Madde 4: Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.

Yani yasanın çıktığı 3 Mart 1924’den sonra hiçbir vakfın özel okul kuramaması gerekiyor çünkü…

O tarihten öncekilerin MEB’e devredilmesi yasa emridir.

Peki

Ya din adamı yetiştirmenin MEB’in yetkisinde olduğu bir durumda…

Bugün çeşitli cemaat ve tarikat vakıflarının binlerce okulunun olup, Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile yurtlarının bulunması sahi neyin nesi?

Dahası; hemen her yabancı devletin ülkemizde okullarıyla birlikte pek çok eğitim kurumlarının olması ne anlama gelmektedir?

Demek istediğim; Cumhuriyetin kurucuları tüm eğitim kurumlarını tek çatı altına toplayıp, öğrenimi birleştirerek Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmeyi hedeflemişlerdi.

Şimdiyse

Vakıf adı altında tüm tarikat ve cemaatler kendi müritlerini yetiştirmektedirler…

Uzun sözün kısası…

Öğrenim Birliği, tüm halkı tek ulus kimlikte birleştirmenin…

Bugün uygulanmakta olan öğrenim çokluğu da halkı çok kimliklilikle ayrıştırmanın ifadesidir…

 

05-07-2024

Nusret KEBAPÇI