15 Şubat 2023 Çarşamba

DEPREM DEĞİL…

 

DEPREM DEĞİL…

 

Geçtiğimiz hafta 6 Şubat günü ülkemiz bir biri ardına yaşanan iki şiddetli depremle sarsıldı.

                Ve bilindiği kadarıyla 10 ilimiz bu depremden fazlasıyla etkilendi.

Acımız çok büyük!

Hemen herkes elinden geldiğince…

Gücünün yettiğince…

Kendine göre bir çare bulup her ne yapabilirse yapmaya çalışıyor.

Zaten sırf bu açıdan bakarsak, gerçekten büyük bir Milletiz ama yeterli mi?

Bence değil.

Hala göçük altında kalan çok sayıda insanın olduğu düşünülürse…

Onları oradan çıkaracak iş makinelerine olan taleplerin pek çok kez sosyal medyadan da yapıldığı göz önüne alınıp…   

Üstelik yardıma giden bireysel, fedakâr yurttaşların yolların yıkılması ve kardan geçilememesi nedeniyle deprem yerine çok zor ulaşabildiğini de düşünürsek

Kanımca şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor…

Doğrusunu isterseniz benzeri olayları biz pek çok kez, gerek daha önce yaşanan depremlerde…

Gerekse; geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız orman yangınlarında fazlasıyla yaşadık ama anlayan kim…

Aslına bakarsanız…

Tüm bu devleti çaresiz duruma düşüren şey; bir anlık zafiyet ya da tüm çabalara karşın yetersiz kalınması asla değil…

Peki, nedir biliyor musunuz?

Ben söyleyim…

Hükümetin uyguladığı Neo liberal politika…

Diyeceksiniz ki nedir bu?

Ya da şuanda millet acısıyla boğuşurken böyle bir konunun tartışılması doğru mu da diyebilirsiniz?

Ama eğer bu olup bitenden ders çıkarmazsak, her seferinde şu anda olduğu gibi sadece halkın kişisel çabalarıyla çözüm bulunmaya çalışılır…

Ve hiç de yaralar sarılmaz.

Şimdi gelelim o neoliberal politikaların ne olduğuna…

Bugün ülkemizi yöneten partinin ekonomik politikası, devleti hemen her alanda küçültüp…

Sözde devleti sadece denetim görevinde bırakarak her şeyi taşeron şirketlerle yapmak üzerine kuruludur…

Bunu zaten yaşamımızın hemen her alanında da görmekteyiz.

Şöyle bir bakın…

Küçülmeyen…

Zayıflamayan…

İşlevini kaybetmeyen…

Toplum gözünde değer yitirmeyen sahi kaç devlet kurumu kaldı?

Gerçi şu durumda bunlardan bahsetmenin pek yeri değil ama devlet kurumları zayıflatılıp değersizleştirilirken devletten boşalan alanlarda hemen her alanda büyüyen, vergi aflarıyla da desteklenen pek çok taşeron şirketi de görebilmek mümkün…

Pek çoğunuz hatırlarsınız…

Bir zamanlar “Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü” diye bir kurumumuz vardı ve neredeyse hemen her ilde gerçekten çok güçlü araç parkına sahipti…

2005 yılında çıkarılan yasayla bu kurum kapatıldı ve araç parkı da önemli ölçüde bazı Büyükşehirlere ve İl Özel İdarelerine devredildi…

Aynı şeyi Karayolları için de söylemek mümkün…

Bir zamanların en gözde, her yere yetişen, yollar yapan, onaran kurumu, yaptığı işler, adları kamuoyu önünde bilinen müteahhitlere devredildiğinden olsa gerek zayıflatıldı…

Ve böylece, zamanla yapılan tüm işler taşeron şirketlere devredildiği için de…

Kurum giderek eski özelliğini yitirdi ellerindeki araçlar da gerek kalmadığı gerekçesiyle ya yenilenmedi ya da hurdaya ayrıldı…

Eğer bugün çöken binalara yetişilemiyorsa bir nedeni de budur…

Hani diyorlardı ya…

Devlet et üretmez, süt üretmez, yol yapmaz…

Ne yapar?

Hizmet alır, onu denetler.

Aynen böyle söyleniyordu…

Ama görüldü ki her şeyi piyasaya bırakan devlet, denetlemeyi de piyasaya bırakmıştı…

Yani denetlemiyordu…

Bir düşünün; hemen her şeyi yandaş taşeronlara, müteahhitlere devreden, yani denetimsiz piyasaya bırakan bir anlayış hiç onları denetler mi?

Elbette ki denetlenmedi…

Zaten denetlenmiş olsa on binlerce ev yıkılabilir mi?

Demek istediğim…

Tüm bu yanan ormanlardan…

Çöken binalardan…

Yollardan…

Meydana gelen can kaybından, devleti ekonomik ve sosyal olarak küçültüp, taşeron ve yandaş müteahhit şirketleri büyüten sadece kar amaçlı neoliberal politikalar sorumludur…

Peki, düzelmez mi?

Aslında düzelir, ancak…

Bugüne kadar yapılanın tam tersini yaparsak…

Yani…

Devleti tekrar ekonomik ve sosyal alanda büyütüp…

Tarımımıza, hayvancılığımıza, sanayimize sahip çıkıp…

Kendi yolumuzu, köprümüzü kamu çıkarı ve yararı gözetilerek kendimiz yapıp…

Ev, işyeri gibi kişisel yerleri yapmayı da, eğer devlet olarak yapmıyorsak, halkın can ve mal güvenliğini ön planda tutarak ve devlet olarak her aşamada denetlersek...

Kısacası ulus devletimizi tekrar ayağa kaldırırsak…

Çare yok!

 

15-02-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


25 Ocak 2023 Çarşamba

EKONOMİ NEDEN BÖYLE?

 

EKONOMİ NEDEN BÖYLE?

 

 

Ülkemizde ekonominin durumuna bakıldığında durum hiç de iç açıcı değil.

Çünkü

Kötüye gidişle ilgili herhangi bir önlem alınmadığı gibi yapılanlar önümüzdeki seçim sürecini atlatmak üzerine kurgulanıyor.

Yani anlayacağınız tam bir algı ile ekonomimiz yönetiliyor.

Peki, ne olmalı?

Ya da ne oldu ki ekonomi içinden çıkılmaz bir hale geldi

İsterseniz işin en önemli kısmından başlayalım.

Hani hepimizin canını yakan enflasyondan.

Sahi enflasyon yüzde kaç?

Aslında bu konuda çeşitli söylemler olsa da…

Ya da iktidarca enflasyonu düşük göstermek amacıyla günlük yaşamımızda kullanmak zorunda olmadığımız ürünlerden oluşan sepetin içindeki ürünler zaman zaman değiştirilse de

Mızrak artık çuvala sığmıyor.

Artık gözle görünen bir gerçek var ki günlük yaşamımızda haftalık market alışverişinde…

Akaryakıtta…

Ev kiralarında…

Veya satış fiyatları esas alındığında görünen manzara yüzde 250 ile 300 arasında…

Buna karşı alınan en ciddi önlemler de zincir marketlerin denetlenmesinden daha ötesi değil.

Peki, neden böyle?

Aslında nedeni biliniyor…

Doğrusunu isterseniz adamlar bunu açıkça partilerinin programına yazdıkları gibi…

Pek çok kez de çeşitli miting ve toplantılarda da dillendirmişlerdir…

Ne demişlerdi…

“Biz her türden milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz.” Tabi bunu söylerken ekonomide ki milliyetçilik de işin içine giriyor…

Tabi sözün hepsi bu kadar değil.

Devamı da var…

“Biz aynı zamanda ülkemizi küresel pazar yapmakla da mükellefiz.”

Yani

Yanisi şu…

Zaten 20 yılı aşkın bir zamandır uygulanan ekonomik programdan (Neo liberal)bunu pekala anlamak mümkün de…

Ben yine de anlaşılamadığını düşünerek şöyle söyleyim.

Emperyalizm… 

Hani şimdilerde küreselleşme falan deniyor ya…

Tüm dünyayı tamamen kendi pazarı yapmayı amaçlamaktadır.

Bunun için de…

O ülkede üretim yapan Millete ait her ne varsa, emperyalizmin o alandaki pazarının genişlemesini engellediği için…

Ya zarar falan gerekçe gösterilerek kapattırılır.

Veya ortak ya da tamamen satın alınarak alan yabancı sermaye yararına üretim yapılır hale getirilir.

Ya da satın alınıp kapatılarak yeniden üretim yapması engellenerek ilgili ürün tamamen dışarıdan ithal ettirilir.

İşte ülkede yerli değil…

Milli yani ulusun kaynaklarıyla yaratılmış ne kadar fabrika…

İşletme falan varsa elden çıkarılmasının temel nedeni budur.

Böyle olunca memlekette ne sanayi kalıyor Türk olan…

Ne tarım…

Ne de hayvancılık…

Bir anlamda Osmanlının son dönemlerinde imzaladığı Balta limanı anlaşmasının sonucundaki gibi…

Türk milletinin ürettiği ürünler bitirilerek…

Tamamen ithal ürünler cenneti oluyoruz…

Elbette bu durumda ithal edilecek ürünler için de dolar gerekmektedir…

İhracatımız ithalatı karşılamadığından nasıl bulunacak sanıyorsunuz?

Ya yüksek faizle yabancı bankalardan borç alarak…

Ya da neyin karşılığı olduğunu bilmediğimiz “dost” ülkelerden gelen yardımla… 

Böylece de ister istemez paramız da pul haline geliyor.

Ama ne yazık ki sadece paramız değil…

Memleketin ne kadar mal varlığı varsa…

Sanayi, banka, tarım işletmesi ticari kuruluş hepsi pul olup el değiştiriyor…

Demem o ki…

Bir ülkenin kalkınabilmesinin tek yolu sanayileşmek…

Tarımı ve hayvancılığı geliştirmek…

Bunları da yabancı dev şirketlerin yağmasından korumaktan geçiyor...

Yani Cumhuriyetin ilk yıllarında yapıldığı gibi ekonomiyi yeniden Millileştirmekten…

O halde soruyu şöyle soralım…

Küresel pazar olmayı hedef alan bir anlayış, ekonomide Milli olur mu?

Peki;

Ya ekonomide Milli olmayan, siyasette Milli olur mu?

 

25-01-2023

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 


9 Ocak 2023 Pazartesi

TÜRK SADECE BİR AD MIDIR?

 

TÜRK SADECE BİR AD MIDIR?

 

 

Zaman zaman pek çoğumuzun toplumsal ilişkilerden şikâyet ettiği olmuştur.

Hatta öyle ki…

Gerek toplumda…

Gerekse trafikte…

Otobüste…

Dolmuşta…

Ya da alışveriş ederken sonuç değişmiyor, çok uzun bir süredir birbirimize saygı duymadığımız gibi bir gerçek var.

Bunu hemen, yaşamın her alanında görmekteyiz.

Örneğin uzun süredir dolmuşta, otobüste, gençlerin yaşlılara, hamilelere veya engellilere yer verdiğini görebiliyor muyuz?

Elbette istisnalar kaideyi bozmaz ama eğer gerçekten doğruyu söylemek gerekirse görülmüyor.

Bir de günümüzün oyuncağı cep telefonunun o sihirli cazibesine kapılıp eğer kulağına da kulaklığını takmışsa…

İnanın dünya umurunda olmuyor

Peki, bu tür olayları münferit…

Yani nadir bir olay olarak adlandırabilir miyiz?

Kesinlikle değil.

O halde…

Toplumumuzun önemli bir bölümünün de bu gidişten memnun olmadığı göz önünde bulundurulursa…

Konuyu biraz irdelemekte yarar bulunuyor.

O zaman soralım; birlikte savaş vermiş, acılar çekmiş bir ulusun çocukları olarak neden birbirimize karşı saygısız, hoş görüşüz bir hale geldik?

İsterseniz ortaya bir soru atmakla işe başlayalım…

Sizce bugün toplumu birleştirecek…

Harç görevi görecek…

Ortak duygu ve düşüncede bizi buluşturacak bir düşünce ya da ideolojimiz var mı?

Tasada ya da sevinçte aynı duyguları paylaşıyor muyuz?

Doğrusunu isterseniz buna evet demeyi çok isterdim ama ne yazık ki böyle bir şey söz konusu olamıyor.

Peki neden?

Aslında nedeni pek çok insan tarafından biliniyor ama yine de söyleyim…

Bizim hepimizi kapsayacak, kucaklayacak ve birbirimize saygı duymamızı sağlayacak bir kimliğimiz yok.

Sakın ola Anayasa’da Türk Milleti yazıyor demeyin…

Evet, Anayasa’ da var ama sadece orada…

O da ne kadar orada kalabilirse…

Çünkü inanın ilk fırsatta ya yeni anayasayla…

Ya da yapılabilecek değişikliklerle emin olun kaldırılacaktır…

Ama zaten benim kastettiğim Anayasa’da olması değil bunun yaşamımızda hiç olmadığı…

Hani bazen çeşitli yerlerden Türk adı kaldırılınca çok ciddi olmayan bir tepkiyle “Türk adı kaldırılıyor.” türünden hatta tepki de demeyelim, serzenişte bulunulmuştu ya…

İşte orada kaldırılan sadece ad değil, bizi; tüm yurttaşları kucaklayan ulus kimliğimizdi aynı zaman da…

Bugün hemen her ülkede yaşayan insanların hepsinin aslında pek çok kimliği bulunmaktadır…

Bu etnik kimliğiniz olabildiği gibi…

Dini yani hangi mezhep, tarikat ya da cemaattenseniz onun kimliği de olabilir.

Aslına bakarsanız cinsiyet kimliğinizi de bu kapsamda sayabilirsiniz…

Ancak; bu kimlikleri taşımış olmanız, toplumda sadece sizinle aynı düşünceleri paylaşan çok küçük bir kesimi ilgilendirmektedir.

Bu nedenle tüm halkı birleştiren, bu az önce saydığım türden kimliklerin üzerinde yer alarak toplumun bölünmez, bütünlüğünü sağlayacak bir ulus kimlik işin olmazsa olmazıdır.

Çünkü bilinmeli ki hemen herkesi eşit birey olarak görerek aynı düşünce ve duygulara sahip bir toplum oluşturmayı amaçlayan ulus kimlik olamazsa…

İster istemez bugün olduğu gibi hemen herkesin kendini farklı ifade edebildiği pek çok farklı etnik ve dinsel kimlikler ortaya çıkacaktır ki…

Böyle olunca da haliyle ulus olmak, dayanışmak, bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele, sanayileşme, ülkenin kalkınması da ister istemez anlamını yitirecektir.

İşte tüm dünyada bunu engelleyebilmenin sadece bir yolu bulunmaktadır…

Ulus kimlik…

Bizdeki adıyla da Türk kimliği.

Bilinmelidir ki Dünyadaki hiç bir devlet; etnik ve dini kimlikler üzerinden toplumu parçalayabilecek girişimlere ve örgütlenmelere izin vermez…

Veremez.

Demek istediğim…

Ulus kimlik bir ülkede birleştirici harçtır.

Çimentodur…

Onu yok saymak demek…

Etnik ve dinsel parçalanmaya çanak tutmak demektir.

Asla başka bir şeye değil.

 

09-01-2023

Nusret KEBAPÇI

22 Aralık 2022 Perşembe

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

TARİKATLAR VE CEMAATLER

 

Kısa bir süre önce 6 yaşındaki bir kız çocuğunun bir şeyhin öğrencisiyle evlendirilmesi olayı patlak verince…

                 İster istemez konu tarikat ve cemaatlere geldi.

                 Doğrusunu isterseniz böyle bir olayın yaşanması bu tür çevrelerde ne ilkti…

                 Ne de son.

Aslına bakarsanız bu ve benzeri pek çok kurumda benzeri olaylar yaşanmış ancak “bir kereden bir şey olmaz” diye olaya “bakan”ların sayesinde hiçbir şey yapılmamıştı.

Böyle olunca artık konuyu tartışmak zorunlu hale geliyor.

Bu konuda pek çok yazar kendi düşüncelerini yazdı.

Kimi artık bu tarikat ve cemaatlerin meşruluğunu gündeme getirdi.

Kimi de Cumhuriyetle yasaklanan bu tür kurumların tekrar yasaklanması gerektiğini…

Peki, neden bu kurumlar yasaklandı?

Bence öncelikle onu ortaya koymak gerekiyor…

Gerekiyor ki

Nereye varılmak istenildiği net olarak ortaya çıksın

Değilse

Herkesin yazdığı konuyu aynı şekilde tartışmanın inanın havanda su dövmekten çok da farkı olmaz.

Şimdi gelelim işin esas noktasına…

O halde soruyu baştan soralım…

Sahi bu tarikat ve cemaatler neden yasaklandı?

İşte onu anlamak için biraz geçmişe doğru gidelim.

Ne kadar mı?

Kurtuluş Savaşı öncesi bence yeterli.

Yani memleketin işgal edilmeye başlanıp İstanbul yönetiminin teslim bayrağını çektiği o yıllara biraz göz atmak, kanımca sorunu anlamak için yeterli olacaktır sanıyorum.

Hani diyorum ki memleketin dört bir bucağı adım adım işgal edilip…

Halk işgalcilerin baskısı ve zulmü altında inlerken siz hiç bu tür örgütlenmelerden bir tanesinin bile…

Halkı örgütleyip işgalci düşmana karşı mücadele ettiğini duydunuz mu?

Elbette duyamazsınız…

Çünkü böyle bir şey hiç yaşanmadı.

Ne zamanki halk Mustafa KEMAL önderliğinde örgütlenip ayağa kalkmaya…

İşgale karşı direnmeye başladı…

İşte o zaman bunlar ortaya çıkıverdi…

İşin en ilginç yanı

Düşmana karşı tek kurşun atmayan bu güçler…

Kurtuluş savaşında ve Cumhuriyet döneminde İngiliz emperyalizminin desteğiyle 30 kadar ayaklanma yaptılar…

Öyle ki bunlardan bazıları aylarca sürdü…

Neyse sadede gelelim…

Yaklaşık üç buçuk yıl sonunda ülke düşmandan temizlendi ve Cumhuriyet ilan edilerek ulus devletimiz kuruldu.

Hani biraz hatırlamakta yarar var.

Ulus devlet deyince…

Ülkede bulunan; etnik kökeni, mezhebi, dini, tarikatı, cemaati her ne olursa olsun…

Bu ülkede yaşayan herkesin, Türk milletinin bir yurttaşı olduğu kabul edilir.

Yani Cumhuriyet çeşitli etnik ve dini örgütlenmeleri değil, kişiyi sadece birey olarak kabul edip, ona yurttaş olarak bağlanmayı esas aldığı için de…

Kişiyi yurttaş olmaktan alıkoyan Cumhuriyet ve ulus kimlik karşıtı etnik ve dinsel hiç bir örgütlenmeye izin veremez ve aslına bakarsanız verilmesi de mümkün değil…

Bugün dünyanın tüm ulus devletlerinde de bu  böyledir.

Anlayacağınız…

Hani bazı yerlerden kaldırılan…

Hatta ülkemizde üretilen ürünlere bile adını koymaktan kaçındığımız TÜRK…

Sadece bir kelime değil…

Aynı zamanda bizi ulus yapan, hepimizi bir arada tutan harcımız…

Üst kimliğimiz…

Başka bir anlamda şemsiyemizdir.

Demek istediğim hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da iki seçeneğimiz var.

Ya ulus kimliğimize sahip çıkarak onu parçalayabilecek etnik ve dinsel kimliklere dayalı örgütlenmelere karşı çıkacaksınız…

Ya da bugün olduğu gibi ulus kimliği yok sayarak, ortalığı etnik kimlikçilere, dini tarikat ve cemaatlere bırakacaksınız…

 Ortası yok…

 

22-12-2022

              Nusret KEBAPÇI

20 Kasım 2022 Pazar

UZMAN ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…

 

UZMAN ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…

 

 

Bilindiği gibi artık öğretmenliğin kariyer değil, sıradan bir meslek olduğu…

Ve öğretmenlerin eğer kariyer yapmak istiyorlarsa da bunu hak edebilmeleri için belirlenen tarihlerde sınava girip kazanmaları gerektiği kabul ediliverdi.

Öğretmen sendikalarından bazıları bu konuda biraz çaba harcasa da pek çok sendikaya ayrışmış bir öğretmen yapımız ve bu sendikaların düşünce birliğinde anlaşamaması…

Ve en çok da yıllardan beri ülkemizde öğretmenlere grevli toplu sözleşmeli bir sendika hakkı tanınmaması nedeniyle bu konuda işverene yani MEB’e geri adım attırılamadı.

Ama anlaşılıyor ki bu iş daha çok su kaldırmaya devam edecek.

Yani uzun zaman, belki de yıllarca…

Hatta kaldırılıncaya kadar tartışılmaya devam edecektir.

Aslına bakarsanız konu son derece ilginç…

Neden mi?

Örneğin TDK sözlüğüne göre Uzman sözcüğünün karşılığı: “Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse. ”denilmektedir.

Sadece olaya bu açıdan bakmak bile konunun anlaşılmasına Yani Öğretmenliğin zaten kariyer mesleği olduğunu anlamaya yeter, hatta artar bile ama anlaşılıyor ki amaç üzüm yemek değil…

Siz aslında anladınız!

İşin o yönüne biraz sonra zaten geleceğiz de…

Şimdi sadece biraz muhakeme yürütelim.

İsteyen herkes ya da her önüne gelen herhangi bir eğitim kurumunda öğretmenlik yapabilir mi?

Sakın ola ki “yapabilir…”

“Bizim okulda falanca derse, falan okuldan mezun ücretli öğretmen giriyor.” gibisinden yanıtlar vermeyin, aslında giremez.

En azından en iyi niyetle girememesi gerekir.

Şimdi bazıları öğretmenliği uzmanlık mesleği olarak saymasa bile...

Uzmanlığın tüm mesleklerde “belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse. ” olarak kabul edildiği göz önünde bulundurulacak olursa, eğitimde uzmanlaşmanın olduğu pekâlâ görülecektir.

İsterseniz konuyu biraz örneklendirelim;

Örneğin; Okul öncesi öğretmeni farklı bir eğitim-öğretim yaparken…

İlkokul sınıf öğretmeni tamamen farklı bir eğitim-öğretim işi yapmaktadır…

O kadar uzmanlaşılmıştır ki; ortaokul ve lisede dersler sadece o bir ders için yetiştirilmiş, yetkin, alanında uzman öğretmenlerle yapılmaktadır…

Tüm buna rağmen bu insanlar hala uzman sayılmadığına göre İnsan ister istemez merak ediyor…

Kişi diyelim ki Türkçe öğretmeni sahi uzman olduğu zaman ne olacak? Sadece sıfatlar, zamirler ya da yazım kuralları üzerinde mi uzmanlaşacak?

Veya coğrafya öğretmeni olduğunu düşünün…

Benim alanım sadece Karadeniz Bölgesi…

Veya Marmara diyebilecek bir uzmanlık söz konusu olabilecek mi?

Ya da bir fen bilgisi öğretmenini düşünün “Ben sadece aynalardan sorumluyum…”

Diyebilir mi?

Bu öğretmenler sınavı kazansalar da, kazanmasalar da aynı şekilde öğrencilerini yetiştirmeye devam edeceklerdir.

İsterseniz soruyu şöyle sormak da mümkün…

Aynı işi yaptığı halde; herhangi bir alan daralması yani daha küçük özel alanlarda yetkin olunması gibi herhangi bir şart aranmadan uzman unvanının verildiği, öğretmenlik dışında başka bir meslek var mı?

Aramayın yok.

Aslında olması da akla mantığa uygun değil.

Hani bazı meslekler vardır doktorluk gibi teknoloji ve bilim geliştikçe onlarda daha küçük alanlarda yetkinleşme vardır ve doğrudur…

Ama siz hiç aynı işi yaptığı halde…

Uzman savcı…

Hâkim…

Uzman defterdar…

Vali…

Kaymakam…

Mal müdürü…

Tapu müdürü…

Sanattan örnek verecek olursak…

Uzman ressam…

Piyanist mümkün mü?

Yine spor için aynı şeyler geçerli değil mi?

O halde az önce söylediğim gibi amaç üzüm yemek değilse;  ne olabilir? Sanıyorsunuz.

Ben söyleyim…

Hani bir süredir ülkedeki güçlü çeşitli meslek örgütlerini bölerek o meslek örgütlerini zayıflatmak gibi bir çaba vardı ya…

Anlaşılıyor ki öğretmenler de bu işten nasibini almaktadır.

Önce unvanlar ayrışacak…

Ardından sendikalar?

Ne demişler böl…

Parçala, yut…

Çünkü biliyorlar ki lokma küçük olunca, Kolay yutuluyor…

 

20-11-2022

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

26 Ekim 2022 Çarşamba

TÜRKÇE NEDEN HEDEFTE?

 

TÜRKÇE NEDEN HEDEFTE?

 

 

Geçtiğimiz günlerde AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela Fransız Devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate yani dile dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi Mao’nun Çin’de yaptığı kültürel devrimdir ve o da dile dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir." diye konuşmuştu.

Peki, durup dururken…

Yani ortada bu konunun tartışılacağı bir ortam oluşmamışken neden bu sözler söylendi.

Ya da gündeme getirildi…

Bu durumda şöyle bir savunma yapmak mümkün…

Biz zaten Türkler olarak Türkçeyi yaklaşık altı yüzyıl boyunca Arapça harflerle kullanıyorduk ve bu durum Türk ses yapısına uymuyordu.

Cumhuriyet kurulduğunda da okuma yazma oranı o kadar düşüktü ki en basitinden söyleyim…

En iyimser tahminle erkeklerde yüzde altı…

Kadınlarda binde 4 civarındaydı…

Okul sayısına hiç girmeyim…

Osmanlı Balkanlara, Avrupa’ya hemen her türden yatırımı yapmaya çalışırken Anadolu’daki 40bin köyün 37 Bininde okul olmadığı gibi, önemli kısmında yol bile yoktu…

Yani deyim yerindeyse okuma yazma durumumuz perişan durumdaydı.

O zaman şöyle soralım…

Sahi bu açıklamayla hedeflenen nedir?

Ne yapılmak amaçlanıyor?

İşte bu soruların yanıtını verdiğinizde konu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Bazıları iktidar partisinin hani…

Tek vatan.

Tek millet.

Tek devlet.

Tek bayrak gibi sloganlarını görünce sanıyorlar ki iktidar partisi ulus devletten…

Üniter yapıdan yana…

Hiç kimse de sorgulamıyor ki

Ya kardeşim Osmanlı zaten adı üzerinde bir imparatorluktu yani bir ulus devlet değildi…

Böyle olunca…

Tüm uyruklar kendi dillerini…

Hatta dinlerini özgürce yaşayabiliyorlardı.

Hem zaten bu yüzden özellikle dinsel örgütlenmeleri üzerinden birinci dünya savasının ardından hemen herkes kendi devletlerini kurma çabasına girip ayrılmaya çalışmıyorlar mıydı?

Bu arada küçük bir hatırlatmada yapalım Osmanlı da tek dil…

Tek din olmadığı gibi tek bir hukuk düzeni de söz konusu değildi.

Hani söylerken bazılarının çokça istediği şeriat hukuku denilen şey de Avrupalı ve diğer dinden olanlara değil sadece Müslümanlara uygulanabiliyordu…

Diğerleri kendi yargısını kendileri sağlıyorlardı.

Tekrar sadede gelecek olursak…

Hani az önce alt alta yazmıştım ya…

Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet gibisinden…

Duyunca neredeyse pek çok insanda ister istemez ulus devlet kavramı çağrıştırıyor ya

Ama bunun ulus devlet olabilmesi için en önemli bileşeni eksik

Hangisi mi?

Tek dil.

Yani Türkçe

Siz hiç iktidar partisinin devlet olmanın 4 etkenini sayarken ki sayılanlar federe devlet yapısını da pekâlâ uygundur…

Neden tek dili saymadığını düşünüyorsunuz?

Peki dil olmadan millet olur mu?

O halde kimse mevcut iktidar için milli rüyası falan görmesin

İstenilen 100 yıl öncesi gibi çok dilli çok kimlikli

Çok hukuklu bir federasyon…

Hem zaten yıllardır

"Federasyon olmadan başkanlık, altı kaval üstü şişhanedir." denilmiyor mu?

Değilse yıllardır neden Türk ve Türkçe düşmanlığı yapıldığını sanıyorsunuz?

Ortada değil mi?

 

29-10-2022

              Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

NEREDE KALMIŞTIK?

 

NEREDE KALMIŞTIK?

 

Belki bazı okurlarım merak etmiş olabilir.

                 Olur ya…

                 Neredeyse 10 yıl gerek kendi blok sayfasında, gerekse çeşitli günlük gazetelerde köşe yazısı yazan…

                 Çeşitli konulardaki fikirlerini en az haftanın birkaç günü ifade eden bir yazar, neden 2015 yılından sonra gazetelerde…

                2018 yılından sonra da kendi blok sayfasında bile yazmayı bıraksın.

                Yazmasın!

Sahi bir yazarı üstelik yazmayı çok seven birini ne alıkoyabilir?

İşte bu konuyu…

Yani yazmaya tekrar yeniden başlamayı düşünürken ara verme nedenini de siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.

Belki yazılarımı okuyan pek çok kişi yazdığım yıllarda benim halen devlet okulunda görev yapan bir öğretmen…

Hatta bir okul müdürü olduğumu bilmez.

Evet, ben 1979 yılında başladığım öğretmenliğim sırasında 2000 yılında açılan okul müdürlüğü sınavına katılarak o görevi kazandık kazanmasına da…

Ne yazık ki göreve başlamamız 2004 yılına kadar bekletildi…

Başladıktan sonra da

Başkent’imizin çeşitli okullarında okul müdürü olarak görev yaptım…

Amacım: her türden olanaksızlığa karşın, her ne olurda olsun, Atatürk ilke ve Devrimlerini kavrayan, ulus bilincine sahip, ulusal değerleri benimseyen öğrenciler yetiştirmekti ki…

Yaşadığım süreç ve geçirdiğim sayısız soruşturmalar zaten doğru yol üzerinde olduğumun birer kanıtıdır…

Biliyorsunuz Milli Eğitim yönetici yetiştirme konusunu bir türlü düzene koyamadı.

Hem zaten hemen her yıl yönetici seçilmesi konusundaki yönetmelik değişiklikleri de bunun göstergesi değil mi?

Görev yaptığım süre içinde açılan birbirinden rezil soruşturmalar dan bir şey çıkmayınca ki…

O dönemdeki yönetmelikte

Okul müdürünün yeniden değerlendirilmesi gibi abuk bir değişiklik yürürlükteydi…

Pek çoğunuzun bilmediği yönetmeliğin ilgili maddelerine göre öğrenci, veli ve okul öğretmenlerinden seçilen öğretmenler size puan verecek 70 ve üzeri alırsanız başarılı sayılacaktınız…

Ama burada işin en ilginç yönü…

Okul öğrenci veliler ve öğretmenlerin yani paydaşların verdiği puan en fazla yüz üzerinden 40 olabilecekken…

Sizi neredeyse hiç tanımayan ve genelde “ Bir ”sendika üyesi yöneticilerin verdiği puan 60 üzerinden değerlendirilecekti.

Yukarıda ve tamamı “aynı sendikaya üye olan insanlardan oluşan yöneticiler eğer sizi beğenmiyorlarsa hiçbir gerekçe sunmadan tamamen keyfi olarak çok komik puanlar vererek sizi görevden alabiliyorlardı ve neticesinde o yapıldı.

Böyle olunca yeni atandığım ve 2014 yılında yaklaşık 6-7 ay görev yapabildiğim okulumdaki müdürlükten ayrılmak zorunda kaldım.

Elbette tepkisiz kalamazdık, hemen bu işlemin durması için yargıya başvuruldu ve sonuçta haklı olduğum kanısına vararak 2016 yılında yürütmeyi durdurma kararı verildi verilmesine ama kimin umurunda…

Sizin de Tahmin ettiğiniz gibi uygulanmadı…

2017 yılında karar bu kez kesinleşti ancak her ne nedense sonuç değişmedi yani uygulanmadı.

Arada müdürlük kadrosu dolu olan okula verildiğimden bahsetmek bile istemiyorum…

Haliyle başka çare kalmayınca ister istemez yöneticilerimizin yargı kararını uygulamayıp, görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle çareyi Cumhuriyet Savcılığında aradık…

Sonuçta 4 yıl gibi uzun bir aradan sonra savcılık kararıyla görevime döndüm dönmesine ama…

Birileri bundan çok rahatsız oldu ve aynı süreç devam etti uydurma suçlamalar…

Haksız ithamlarla defalarca soruşturma geçirmek durumunda kaldım.

Tabi bu soruşturmalardan hiçbir şey çıkmadı ama bu kez birilerini gözünü iyice karartmış olmalı ki sahte soruşturma raporu düzenlenerek tamamen görev kötüye kullanılarak ceza bile verildi…

Sonuçta hepsinden aklanıldı ancak birileri görevden alınmamı kendilerine görev edinmişlerdi…

Durmadılar, bu sefer de sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek ki hiçbirinde hakaret ve küfür olmamasına hakkımda adli makamlarca hiç bir soruşturma açılmamasına karşın tekrar görevden alınıverdim ve yargı süreci 2 yıldır devam ediyor…

Hani diyorum ki…

Uzun süredir her ne kadar çok okusam ve güncel gelişmeleri izlesem de…

Yazı hayatından biraz koptuk.

Haliyle sormam gerekiyor…

Nerede kalmıştık?

 

 

26-10-2022

Nusret KEBAPÇI