10 Kasım 2016 Perşembe

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK…


Belki daha yazının başında “Ben zaten doğru anladım, başkasının düşüncesine ihtiyacım yok.” diyorsanız, yazıyı okumaktan hemen vazgeçmelisiniz…
Ama
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” sözüne rağmen…
Türk Milleti demekten inatla yan çiziyorsanız…
Anayasadan etnik kimlik özelliğini kaldıracağız deyip de Türk kimliğini hedef alıyorsanız…
Seçim bildirgelerinizde bile…
Türk değil…
Türkiye Milleti kavramına vurgu yapıyorsanız…
Bence Atatürk’ü hiç mi hiç anlamamışsınız demektir.
Ya “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz…” ve  “Her fabrika bir kaledir.” demesine karşın…
Memleketin tüm ekonomisinin…
Topraklarının…
Sanayisinin…
Bankalarının, yabancılara satılmasına sesiniz çıkmıyorsa ve bunların sizi ilgilendirmediği gibi bir düşünceye sahipseniz…
Yani kafanızda ekonomik bağımsızlık gibi herhangi bir kavram bulunmuyorsa…
Bence…
Kendinizi Atatürkçü falan da saymayın…
Aslında bir şey saymanıza da gerek yok.
Hani ne derler; yerinizde saymayın o bile yeter…
Peki; ya laiklikle ilgili olarak…
Büyük Atatürk’ün…
“Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz…” demesine karşın…
Hala laiklikten ödünler verip…
Tarikatlar cemaatler girdabına sürüklenmiş cahil halkımızı aydınlatmak için parmağınızı bile oynatmıyor…
Dahası tarikat ve cemaatleri neredeyse birer sivil toplum örgütü gibi kabul ederek… 
Seçim kampanyalarında özellikle…
Tevhidi Tedrisatı yok etmek anlamına gelen tüm okulların imam hatipleştirilmesini görmezden gelip…
Atatürk’ün yaptığı Kılık ve Kıyafet Devrimi’nin yok edilmesi anlamına gelecek şekilde türbanı özgürlük olarak niteleyip savunuculuğuna soyunuyorsanız…
Hemen her türden dini kıyafetin kamunun hemen her yerine yerleşmesine…
Kamuda çalışanların mezhep ve tarikat kimliklerini kıyafetleriyle yansıtmalarına seyirci kalarak…
Ulus devletin etnik ve dinsel temelde parçalanmasını demokrasi olarak algılıyorsanız…
Kat etmeniz gereken çok yol var demektir…
Tabi bunun yanında…
Askeri bakımdan NATO’ya bağımlı kalmaya hiç sesiniz çıkmayıp…
Ekonomik ve siyasi olarak da AB’yi ulaşılacak hedef olarak görüp…
Onun ulus devleti tasfiye etme planlarına kayıtsız kalıp…
Özelleştirme dayatmalarını sessizce kabul edip…
Başta Ermeni Soykırımı konusu olmak üzere…
Kıbrıs…
Ege adaları…
Ülkemizin tamamıyla dışa bağımlılığı konusunda gıkınız bile çıkmıyorsa…
Bence…
Hiç kendinizi yormayın kardeşim…
Anlaşılıyor ki ; siz Atatürk’ü hiç mi hiç anlamamışsınız…

09–11–2016

Nusret KEBAPÇI

3 Kasım 2016 Perşembe

BAŞKANLIK GELİNCE…

BAŞKANLIK GELİNCE…


Bildiğiniz gibi bir süredir iktidar tarafından topluma başkanlık dayatmasında bulunulmakta…
Tüm sorunların sadece başkanlıkla çözüleceği söylenmekte…
Hatta başkanlık gerçekleşmediğinde…
Türkiye’nin bölüneceği yönünde tehditler bile yapılmaktadır…
Yani öyle bir algı yaratılıyor ki duyan da sanır ki başkanlığın gelmesiyle tüm sorunlar çözülecek…
İnsan ister istemez merak ediyor…
Sahi…
Başkanlık gerçekleştiğinde…
Biz bu güne göre çok daha sanayileşmiş
Tarıma önem veren…
Üreticinin desteklendiği, 1980 öncesinde olduğu gibi kendi kendine yeten ülkeler arasına mı gireceğiz?
Veya
Yabancılara peşkeş çekilen kamu kuruluşları…
Bankalarımız…
Haberleşmemiz…
Hatta enerjimiz, yabancı sermayeden geri alınıp ülke çıkarları ön plana çıkarılarak tekrar ekonomik kalelerimiz haline mi getirilecek…
Mümkün mü?
Ya da eğitimde…
Tekrar laikliğin ön planda tutulduğu…
Bilimin tek ölçü olduğu bir dönemin başlayacağını ve…
Memleketin…
Laboratuarlarla…
Araştırma merkezleriyle mi donatılacağını söylesem ne kadar inandırıcı olacağını düşünürsünüz…
Sizce böyle bir düşüncenin en küçük bir kırıntısını bile bugün memleketi yönetenlerden duymak mümkün mü?
Ya memleketin dört bir bucağının…
Tiyatro…
Opera…
Bale ve…
Konser salonlarıyla dolacağını söylesem…
Sizce kaç kişi ikna olur?
Eğer tüm bunların gerçekleşmeyeceğini düşünüyorsanız…
Söyler misiniz başkanlık neyi çözecek?
Çözeceği şu;
Yıllardır birileri…  
Laik ulus devleti yıkarak…
Federatif bir İslam devleti kurmak istemiyorlar mı?
Bunun için yıllardır Türk adını hemen her yerden kaldırıp…
Milletin adını bile Türkiye Milleti olarak değiştirmeye çalışmıyorlar mı?
2023 hedefi de bunun bir parçası değil mi?
Ne gerekiyordu bunun için?
Öncelikle ordunun ulus devletin ordusu olmaktan çıkarılarak…
Tamamıyla iktidarın ordusu durumuna gelmesi…
Yapılmadı mı?
Eğitimde gerçekleştirilmek istenen hedef sanki çok mu farklı…
Laikliğin yok edilerek, milli eğitim yerine toplumun ulusal çıkarlardan bihaber olacağı dini eğitim uygulanmasının nedeni yine bu değil mi?
İşte tüm bunlar yapılıp toplumu da tarikat ve cemaatlere bölüp…
Yasama yürütme ve yargıyı da tek kişinin emrine verdiniz mi?
Gelsin başkanlık…
Yani işin aslı nedir biliyor musunuz?
1920’de padişahtan aldığımız egemenliği, aradan 96 yıl sonra tekrar başkana veriyoruz…
Olay budur!

03–11–2016

Nusret KEBAPÇI

26 Ekim 2016 Çarşamba

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…


Son yıllarda eğitimimizde hızla bir şeyler değiştirilmekte ve günden güne eğitimde dinin ağırlığı artırılmaktadır.
Bunu sadece ilkokula Arapça dersi konulması anlamında söylemiyorum…
Seçmeli derslerin bile önemli bir kısmı dini derslerden oluşmaktadır…
Peki neden?
Hangi düşünce…
Öğrencilere bilim…
Fen…
Spor…
Teknoloji yerine dini bir eğitim sistemi dayatmaktadır…
Bunların yapılmasında amaç nedir?
Bence işin püf noktası orası…
Bakın şimdi her ne kadar yetişkinleri eğitiyor da olsak amaç öğrencileri daha doğrusu Türkiye’nin geleceğini yetiştirmek değil mi?
O halde şöyle söylesek sanırım yanlış olmaz…
Dini bir eğitimle nasıl bir Türkiye olacağımızı hiç düşündünüz mü?
Tabi düşünmemeleri mümkün değil ama ben yine de söyleyim…
Öncelikle olacak şey eğitimin milli olmaktan çıkmasıdır ki…
Böyle olduğunda ne bağımsızlık bir anlam taşıyacaktır…
Ne de emperyalizm.
Hatta…
Toplumu bir arada tutan…
Ortak kimliğimiz Türk Milleti kavramı bile bir süre sonra yok olup gidecektir…
Böyle olunca da…
Sanayileşme…
Tarımın geliştirilmesi…
Bilimde ileri gitmek falan da hikâye olacaktır.
Ayrıca…
Ortak kimlik olan Türk Milleti gibi bir çimento ortadan kalkınca toplum bu günden temelleri atılan tarikat ve cemaatlere yönelecek…
Hatta bir süre sonra ortak dil bile ortadan kalkacaktır.
Bu durumda Türk kimliğini çağrıştırdığı için Türkiye adı kalır mı? Bunu düşünmek bile acı ama kalması oldukça zor görünmektedir.
Dini bir eğitimle İslam ülkesi olduğumuzda yaşamımızdaki değişiklikler sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır…
Aslında komşu ülkelere bakmak bile bunun ipuçlarını verecektir ama…
Böyle bir sistemde, egemenlik kayıtsız şartsız millete ait olamayacağından en son oy kullandığınız seçim pekala son seçiminiz olabilecektir.
Tabi bu durumda yasa değişikliği…
Kanun yapma…
Meclis…
Muhalefet falan da olmayacaktır…
Hem kime karşı muhalefet yapabileceksiniz ki?
Adam din adına yönettiğini söylediğine göre dine mi?
Olamayacağından kaderinize razı olacaksınız…
Böyle bir ülkede yine sendika falan da olamayacak…
Hakkınız aramak için en basit bir dernek bile kuramayacaksınız
Demek istediğim bir toplumu emperyalizmin kölesi mi yapmak istiyorsunuz?
Eğitimi dinselleştirmeniz yetecektir…
Toplum bu eğitimden sonra ne emperyalizmi tanıyacaktır…
Ne de bağımsızlığı…
Hatta bir süre sonra milli kimliğini bile unutacaktır…
İşte Atatürk bu yüzden eğitimin milli olmasının önemini şu sözlerle açıklıyor:
“Bugün yeryüzünde 300 milyondan fazla İslam vardır. Ne yazık ki, tamamı şunun bunun kölelik zincirleri altındadır. Aldıkları manevî terbiye onlara bu kölelik zincirlerini kırabilecek insanlık meziyetini vermemiştir, veremiyor. Çünkü eğitimlerinin amacı millî değildir.”
Olay budur…


25–10–2016
Nusret KEBAPÇI



18 Ekim 2016 Salı

ATATÜRK’E SALDIRANLAR NEYİ AMAÇLIYOR?

ATATÜRK’E SALDIRANLAR NEYİ AMAÇLIYOR?


Dünya üzerinde Atatürk kadar, kurduğu ülkenin insanları tarafından saldırıya uğrayan…
Veya kurucusuna yapılan saldırıları görmezden gelen başka bir devlet var mıdır bilmiyorum ama…
Eğer bugün ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olsak bile, kendi dilimizi özgürce konuşabiliyor…
Kendi bayrağımızın altında toplanabiliyorsak, bunu Atatürk’e…
O zamanki silah arkadaşlarına ve onun arkasından giden Türk milletine borçluyuz…
Peki, bunu yapan, ülkesini yabancı devletlerin işgalinden kurtararak bir ulus devlet kuran bir lider, neden hedef alınır veya her fırsatta itibarsızlaştırılmaya çalışılır hiç düşündünüz mü?
Şöyle bir an için Atatürk’ün olmadığını falan düşünün ne olurdu?
Hiç sakın Osmanlı devleti falan demeyin o defter daha birinci dünya savası sonunda kapandı.
Mondros, Sevr anlaşmaları ve işgallerle o devlet bitti.
Eğer Atatürk ve hani bazılarının saldırdığı Lozan olmasaydı, bugünkü sınırlarıyla bir Türkiye bile olmayacaktı.
Peki ya sonra…
Sonrası şu, Türkiye Cumhuriyeti o güne kadar üzerinde güneş batmaz denilen emperyalistin de arasında olduğu batılı emperyalistlerin yenilebilirliğini tüm bizim gibi ezilen ülkelere gösterdi.
Öyle işler yapıldı ki, ülke çok kısa sürede kalkınmaya başladı…
Sanayileşme…
Tarımda ilerleme çok ciddi boyutlara ulaştı.
Tabi bu gelişmenin olması özelikle İslam ülkelerinin geriliği sayesinde o toprakları pazar olarak kullanan emperyalistlerin hiç işine gelmedi…
Çünkü biliyorlardı ki…
Eğer bir ülke sanayileşir ve tarımda kendi kendime yeterli olmaya başlarsa bunun anlamı; emperyalistlerin o pazardan çıkarılmasıdır ki bunu hiç bir batılı emperyalist istemez…
Ve tabi işbirlikçileri de…
İşte bu nedenlerle Türkiye’nin tekrar bağımlı yapılarak…
Aynen Osmanlı’da olduğu gibi ekonomik, siyasi ve askeri bağımsızlığının yok edilmesi gerekiyordu…
Askeri bağımsızlığını engellemek için NATO…
Ekonomik gelişmenin engellenmesi için de Marshall yardımı, Gümrük Birliği ve AB süreci denilen tek taraflı bağımlılık devreye sokuldu…
Tabi iş bununla bitmedi…
Her ne kadar emperyalistler ülkeyi ekonomik olarak teslim almış olsalar da, gelecekte…
Tekrar ulus kimliği ve ekonomisini kazanmak için ayağa kalkabilecek Türk milletinin olması onları çok kaygılandırıyordu…
İşte bunun için Atatürk’ün itibarsızlaştırılarak gözden düşürülmesi…
Adının hemen her yerden kaldırılması…
Ders kitaplarından emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşı’nın tüm her şeyiyle silinmesi gerekiyordu ki bir kuşak sonra yetişecek nesiller Atatürk denildiğinde Kurtuluş Savaşı, bağımsızlık, ulus devlet, devrim gibi kavramları anımsamasın…
İşte sık sık içki içmesinin gündeme getirilmesinin…
Bayram ve anma günlerinin yasaklanmasının…
Lozan’ın kazanımlarının küçümsenmesinin…
Hiçbir dünya liderinin mezarında olmadığı gibi Anıtkabir’e çocuk parkı, halı saha gibi soytarılıklara izin verilmesinin…
Dönem dönem askeri brövelerden…
Stadyumlar ve hava alanlarından…
Hatta kendi kurduğu çiftlikten bile adının kaldırılmasının esbabı mucibesi budur…
Bilmem anlatabildim mi?

17–10–2016
Nusret KEBAPÇI




13 Ekim 2016 Perşembe

DİNİ EĞİTİM…

DİNİ EĞİTİM…


Uzun bir süredir iktidarın başta eğitim olmak üzere Türkiye’yi dincileştirmek gibi bir çabası var.
Müfredatlar buna göre hazırlanıyor.
Yasalar buna göre çıkarılıyor.
O kadar ki Devrim Kanunlarıyla yasaklanmış olan tarikat ve cemaatler bile yasallaştırılıyor.
Peki neden?
Belki aklınıza, ya tamam dindar bir toplum olmanın ne sakıncası var gibisinden bir soru gelebilir…
Tabi o zaman da sormak gerekebilir…
Biz bir din devletine dönüştüğümüzde daha mı ahlaklı olacağız?
Elbette hayır!
“Kendi annelerinin diz kapağından…”
“Hamile kadınların gezmesinden…”
“Küçük çocuktan bile tahrik olan” bir anlayışın gerçekten ahlaklı olduğunu düşünmek için sanıyorum oldukça saf olmak gerekir…
Peki
Dini toplum olunca veya eğitim dinselleştirilince bilimde fende çok daha ileri mi gitmiş olacağız?
Tabi böyle bir şey mümkün değil.
Hem bilim…
Fen gibi bir derdi olan…
Öğrencileri bilimle donatmaya çalışır dinle değil.
Ya sanayileşmek…
Kalkınmak çok daha mı kolay olur dincileşince?
Bunun mümkün olamadığını sanıyorum 500 yıldır bilmemiz gerekiyor ama…
Sahi İslam ülkeleri içinde…
Bilimde…
Sanayide gelişmiş…
Yani buluşlara…
Teknolojilere öncülük etmiş bir tane ülke var mı?
Yok!
O halde ne diye ısrarla toplumu dincileştirmeye çalışıyorlar dersiniz…
Nedeni şu…
Batı bizim…
Siyasi…
Sosyal…
Askeri ve ekonomik olarak güçlü bir devlet olmamızı istemiyor.
Ya ne istiyor…
Üretmeyen…
Sadece batının mallarının tüketicisi olan…
Askeri açıdan zayıf…
Tarikat ve cemaatlere ayrışarak millet olma özelliğini yitirmiş bir topluluk…
Diyeceksiniz ki…
Tamam, da nasıl olacak o iş…
Şöyle anlatıyım isterseniz…
Önce memleketin nesi var nesi yoksa haberleşmeden, enerjisine kadar elden çıkarılıp yabancılara satılır mı?
Ardından da…
Ulus kimliği yok edip, sembollerini ortadan kaldırıp…
Topluma dini eğitimi de verdiniz mi?
Ne emperyalizmden haberi olur toplumun…
Ne de ulusal çıkarlarından…
Tarikat ve cemaatlere de ayırdınız mı işlem tamamdır…
Yani uzun sözün kısası sevgili kardeşim…
Bizim gibi ülkeleri sömürgeleştirip parçalamanın sadece bir yolu bulunmaktadır…
Toplumda ulus bilincini yok edip, yerine dini eğitimi yerleştirmek.
Ancak böyle ulus olmaktan çıkılır…
Sanayileşmekten…
Bilimden…
Teknolojiden vazgeçilir…
Bilmem anlatabildim mi?

12–10–2016
Nusret KEBAPÇI


9 Ekim 2016 Pazar

YOLGEÇEN HANI

YOLGEÇEN HANI


Farkında mısınız son yıllarda giderek tam bir yolgeçen hanına benzemekteyiz…
Neden mi?
Şunun için…
Bakın ister İngiliz…
Amerikan…
Alman…
Fransız…
İster o ülkelerin elçisi…
İsterse gazetecisi olsun…
Hiç fark etmiyor…
Memleketimizin istedikleri yerine, hiç kimseye sormadan…
Danışmadan…
Hatta haber bile vermeden gidebiliyorlar…
İstedikleri…
Vali…
Kaymakam…
Belediye başkanı…
Ya da herhangi bir örgüt lideriyle görüşebiliyorlar hatta deyim yerindeyse emperyalist ülkelerin müfettişleri gibi davranıp…
Çok ukalaca hatta utanmazca açıklamalar yapıyorlar ya...
Böyle olunca insan ister istemez merak ediyor…
Bu insanlar nasıl böyle kimseden habersiz memleketin her tarafını izinsiz olarak gezebilir Türkiye’yi aşağılayıcı konuşmalar yapabilir?
Bunlara ülkede ne aradıklarını sorabilecek bir yetkili, etkili kimse çıkmaz mı?
Doğrusunu isterseniz çıkması gerekiyor,bizi yönetenler bunun için iktidar oluyorlar ama olmuyor…
Bir emekli albay son günlerde yaptığı açıklamalarda bile diyor ki “Yabancılar Güneydoğu’da diledikleri gibi geziyor, aşiretlerle görüşüyor…”
“borçları kapatılıyor “şeklinde açıklama yapıyor ama inanır mısınız bizimkiler yine oralı değil…
Tabi olup biteni dikkate almaları için ne yapılması gerekir? Bilemiyorum ama insan ister istemez düşünüyor…
Örneğin bizim elçilerimiz…
Politikacılarımız…
Devletimizi yönetenler…
İstedikleri devletin…
İstedikleri bölgesini…
Veya gittikleri ülkelerin o ülke yönetimlerince de sakıncalı bulunan bölgelerini…
Kişilerini ziyaret edebilirler mi?
Babalarının çiftliği gibi hemen her tarafını dolaşabilirler mi?
Veya şöyle soralım…
Bizim yetkililer Yunanistan’da…
Bulgaristan’da…
Çin’de…
Rusya’da
Almanya’da…
Fransa’da…
İspanya’da…
Diledikleri gibi gezip…
İstedikleri kişilerle görüşebilirler mi?
Mümkün mü?
Dünyanın hiç bir ülkesinde bu türden bir davranışa izin verilemez…
Bilinir ki hangi ülkeye gidecekseniz ilgili ülkeye önceden neresini ve kimle görüşeceğinizi bildirmek zorundasınız…
Ama bildirmezseniz buna rağmen gitmekte, görüşmekte ısrar ederseniz bilinir ki…
Casuslukla suçlanabilir…
İstenmeyen adam ilan edilebilir…
Veya sınır dışı edilip apar topar ülkenize geri yollanabilirsiniz…
Eğer biz; tüm bunların hiç birini yapmayıp, üstelik terörle mücadele ettiğimizi düşündüğümüz ülkemizin Güneydoğu’sunda yabancı elçi, devlet adamı ve gazetecilerin cirit atmasına seyirci kalıyorsak, bunun adı artık misafir severlik değil, aymazlıktır…
Hal böyle olunca da sormak zorundayız…
Türkiye yolgeçen hanı mı?

08–10–2016

Nusret KEBAPÇI

2 Ekim 2016 Pazar

LOZAN…

LOZAN…


Farkında mısınız? Son yıllarda Atatürk ve Cumhuriyet’le olduğu kadar Türk devletinin kuruluş senedi olan Lozan Anlaşmasıyla ilgili de bir sürü yalan ortalığa saçılmaktadır…
Tabi burada dikkat çekmesi gereken asıl şey…
Atatürk’le Cumhuriyet’le çıkarları bozulan emperyalizmin işbirlikçilerinin tavırları, saldırıları değil…
Bence bu konuda asıl konuşması gereken ilgili üniversitelerin tarih bölümlerinin giderek artan bir şekilde sessizliğidir.
Tabi bu sessizliğin sadece Lozan, Atatürk, Cumhuriyet konusunda olduğunu düşünmek mümkün değil…
Benzer tutum ne yazık ki Kıbrıs…
Ermeni Soykırımı…
Kurtuluş Savaşı…
Osmanlı konularında da aynen sürdürülmektedir.
Yani duvardan…
Kayalardan ses geliyor ama üniversitelerden değil.
Buradan son yıllarda gündeme getirilen Lozan’a gelecek olursak…
Önce bir şeyi vurgulamak sanırım yararlı olacaktır, çünkü tek taraflı bir Lozan düşmanlığı yok.
Ya da isterseniz şöyle söyleyelim…
Bu gün Lozan’a saldıranların hiç birinin Türkiye’nin parçalanmasını amaçlayan…
Hemen her tarafın işgal edilip doğuda bir Ermenistan, güney doğuda bir Kürdistan kurulmasını amaçlayan Sevr’e yönelik bir tepkileri olmadığı gibi…
Bugüne kadar Ermeni Soykırımı ve Ermenilerin toprak talepleri…
Kıbrıs…
Türk ulus kimliği…
Bölgede kurulmak istenilen büyük Kürdistan…
Hatta ülkemizin bölünmez bütünlüğü ile ilgili herhangi bir politikaları yok…
Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz…
Ya Sevr’den yana olacaksınız ya da Lozan’dan…
Ama hazretler akıllarınca kafa karıştırmaya devam ediyorlar…
Neymiş?
Lozan 2023 yılında bitecekmiş…
Nerede yazıyor?
Kim biliyor?
Kanıt falan gibi şeyler gösterin demeye gerek de yok çünkü bu söylem eğer dondurmacı külahı giyen bir meczubun işi değilse, inanın çok tanınmayan başka bir meczubun yalanından başka bir şey değildir…
Hadi bir an için bu yalanlara inandık diyelim…
Peki, ne olacakmış 2023 yılında…
Olacak şuymuş…
“Biz madenlerimizi çıkarabilecek…”
Hatta “sanayimizi bile canlandırabilecekmişiz…”
İşte tüm bunları yapmamızı; o Lozan var ya o Lozan işte o engelliyor muş…
Aslında buna ne denir bilmiyorum ama…
Şunu söylemek mümkün…
Sadece Atatürk dönemi olarak adlandırılan dönemde bile neredeyse sıfırdan 1000 fabrikaya ulaşılmış…
Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz denen bir anlayışla madenlerimiz faaliyete geçirilmiş…
Rafineriler…
Bankalar kurulmuş…
Tarımda müthiş bir ilerleme kaydedip kendi kendine yeten yedi ülkeden biri bile olunmuş…
Hatta bir zamanlar kendi uçağımızı yapıp kendi otomobilimizi bile yaratmışız ama…
Ne yazık ki sizin uyguladığınız “Babalar gibi satma” politikalarınızla amaçladığınız Türk ekonomisini tasfiye ederek ülkeyi, batının koşulsuz pazarı yapmak çabanız sonunda Cumhuriyetin bu güne kadar edindiği her ne varsa bir bir elden çıkarılmış…
Bugün artık bırakın madenleri, ağır sanayiyi…
Hafifi bile ortada yokken…
Bankalar…
Şirketler yabancılara satılmışken…
Tarımda samanı bile yabancılardan alır duruma gelmişken…
Darbeyi bile memleketin 100’den fazla kurumunu satmak için fırsat saymış bir anlayışın…
2023’de ekonomik bağımsızlığımızı kazanma sözleri tamamen safsatadır…
Şöyle de sormak mümkün…
Siyasette milli olmayan, ülkenin ulusal çıkarlarını korumayan, ekonomide milli olur mu?

01–10–2016
Nusret KEBAPÇI