6 Haziran 2017 Salı

BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN…

BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN…


Son günlerde bazı partilerimiz gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimi için şimdiden görüşmelere başladılar ya…
İnsanın aklına birçok şey geliyor.
Bunu sakın çeşitli adaylarla ilgili öneride bulunuyor gibi düşünmeyin Benim burada kastettiğim…
Geçtiğimiz seçimde yapılan yanlışa demeyim…
Önceden planlanmış tezgâha bir daha düşülmemesi.
Ben bunu söyleyince belki…
Ne tezgâhı?
Hepimiz “tıpış tıpış ” gitmedik mi? Diye düşünmeyin…
Bu arada…
Siz hala…
O cumhurbaşkanlığı seçimine çok kısa bir süre kala
Önce iki…
Sonra daha fazla partinin önerisiyle aday olan Ekmeleddin İHSANOĞLU’nun neden birden bire…
Üstelik seçime çok az bir süre kalmışken ve tabanın hiç bir şekilde görüşü alınmaksızın…
Nasıl ve hangi güçlerin devreye sokularak aday yapıldığını merak ediyorsanız…
O zaman…
İsterseniz çok fazla bilinmeyen…
Ancak…
Üzerinde kitap bile yazılan bir bilgiden söz etmenin tam zamanı diye düşünüyorum…
Bakın lafı hiç dolandırmayacağım…
Çok net bir bilgiden bahsedeceğim…
Tabi her bilgi gibi bu da tartışılmalı…
Sorgulanmalı…
Bunu yapmamanız için hiç bir neden yok ama bilmenizde yarar bulunuyor…
Şimdi siz…
2014’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimine çok kısa süre kala muhalefetin birden bire İslamcı bir aday önerdiğini düşünüyorsunuz ya…
Aslında…
Bu iş öyle birden bire yapılmamış…
Yani öyle sandığınız gibi, kısa zaman önce akla gelen bir öneri falan da değil…
Tersine…
Bu iş seçimden tam 3 yıl öncesinden planlanmaya başlanmış…
Nasıl mı?
Şöyle;
2011 Ağustos’unda hepimizin yakından tanıdığı iş adamı Aydın DOĞAN Cidde’de Ekmeleddin İHSANOĞLU’yla görüşüyor ve ondan önümüzdeki seçimde cumhurbaşkanı adayı olmasını istiyor…
Seçim ne zaman?
2014.
Yani 3 yıl sonra…
Tabi teklif kabul ediliyor…
Ve planlandığı gibi Ekmeleddin İHSANOĞLU neredeyse tüm muhalefetin ortak adayı oluveriyor.
Bunu söyleyince hemen...
“Nereden biliyorsunuz?”
“Acaba doğru mu?”
“Kanıtınız var mı?”Gibi sorular aklınıza gelebilir…
Bu nedenle baştan söyleyim…
Bu bilgiler, gazeteci, parti yöneticisi, bir dönem milletvekili olan Sayın Tevfik DİKER tarafından Kurtlar Medyası adı altında kitap bile yapılmış…
Üstelik kitabın birinci baskısının tarihi bile 2013
O halde soralım…
2011 yılında bu öneri kim adına yapıldı?
Ve neden?

05–06–2017
Nusret KEBAPÇI




31 Mayıs 2017 Çarşamba

ALMAN ARABASI

ALMAN ARABASI


Hani birileri “Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Millet, Tek Devlet” dediğinde siz bunun Türk Milleti olduğunu sanırken…
Rabia olduğu açıklanmıştı ya…
İşte bu yüzden bir türlü anlaşılamayan millet kavramını…
Bir de arabalar üzerinden anlatalım istedim ki…
Belki toplumdaki araba sevdası nedeniyle çok daha kolay anlaşılabilir.
Tabi iş gelip arabaya dayandığı için…
Sakın amacımın otomobilleri anlatmak, markalar hakkında bilgi vermek olduğu düşünülmesin.
Burada önemli olan…
Otomobiller üzerinden yola çıkarak ulus kimliğin ne olup, ne olmadığı konusuna birazcık olsun açıklık kazandırmak…
Hani bizde Türkiyeli…
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi kavramlar ısrarla Türk milleti yerine konulmaya, yerleştirilmeye çalışılıyor ya o yüzden…
Sahi aklıma geldi…
Otomobillerden bahsederken…
Neden?
Almanyalı…
Amerikalı…
İtalyalı…
Rusyalı…
İsveçli falan demiyoruz da.
Alman.
Amerikan.
İtalyan.
Rus.
İsveç falan diyoruz.
Ne fark var?
İsterseniz konuya geçtiğimiz yıllarda izlediğimiz bir otomobil reklamı üzerinden giderek biraz daha açıklık getirelim…
Ne dersiniz?
İlgili reklamda bir ülkenin otomobili var…
Ve işin ilginci…
Reklamda oynayan sanatçı bile aynı ülkeden.
Peki, ilgili sanatçı otomobilin sağlamlığını vurgulamak için ne demişti…
“O yolda kalmaz…”
“Çünkü o bir Alman.”
Peki, neden Almanyalı değil de Alman…
Arasında ne fark var?
Şu fark…
O otomobil için…
Almanyalı denildiğinde sadece üretildiği yer ifade edilmektedir.
Hatta…
Soruları devam ettirdiğinizde...
Yani neresinden sorusunu sorduğunuzda…
O otomobilin yapıldığı…
İl…
Kasaba…
Hatta köye kadar ulaşabilirsiniz de…
Ama bu hiç bir zaman, ortak kimliği, değeri ifade eden bir kavram olmayacaktır…
Ama
Alman denildiğinde anlıyorsunuz ki…
O otomobil…
Yüksek Alman sanayisinin…
Teknolojisinin…
Biliminin…
İşçiliğinin…
Sermayesinin…
Kısacası…
Alman Milleti’nin ortak ürünüdür.
Demem o ki…
Türkiyelilik ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, her ikisi de bir anlamda hemşerililiği…
Türk denildiğinde ise …
Ortak kimliğin bir parçası olduğunuzu ifade etmektedir…
Bu kadar açık…

31–05–2017
Nusret KEBAPÇI





24 Mayıs 2017 Çarşamba

SURİYE’DE KÜRT DEVLETİ KURULURKEN…

SURİYE’DE KÜRT DEVLETİ KURULURKEN…


İsterseniz önce Cumhurbaşkanı’nın ABD gezisinden başlayalım…
Aylar…
Evet, aylardır sadece ABD’nin yeni seçilen başkanından randevu almak için uğraşıldı.
Hatta öyle ki bu konuda milyonlarca dolar verilerek lobi şirketleri bile devreye sokuldu.
Sonunda ziyaret gerçekleşti gerçekleşmesine ama daha o ülkeye ayak basar basmaz cumhurbaşkanını kim karşıladı dersiniz…
ABD başkanı mı?
Elbette değil…
Kim karşıladı biliyor musunuz?
Bizim büyükelçimiz…
Tabi görüşmenin topu topu 20 dakikaya sığdırıldığını söylemeye gerek bile yok ancak…
Üzerinde biraz düşünelim…
Bu gezinin bize yansıyan ana amacı neydi?
PYD’nin terör örgütü olduğunu, destek verilmemesi gerektiğini ABD başkanına anlatmak, değil mi?
Sakın!
“Ya öyle mi?”
“Olur mu?”
“O örgütü ABD kurmadı mı?” Falan demeyin, aynen böyle.
En azından biz öyle biliyoruz…
Doğrusunu isterseniz hani hep söylüyoruz ya…
Biz toplum olarak uygulamalara…
Yazılı olana değil de genelde söylemlere inanmayı tercih ettiğimizden…
Çok kolay yanlışa düşüyoruz diye
İnanın bu kez de öyle…
Şimdi şöyle bir düşünelim…
PKK’yı, onun Suriye kolu PYD’yi, PJAK’ı falan, daha ilk baştan kim kurdu dersiniz…
ABD değil mi?
Neredeyse yaklaşık 40 yıldır bu örgütler ABD ve bilümum batılı emperyalistler tarafından da desteklenmiyorlar mı?
Bu örgütleri oluşturmakla amaçları, bölgede bulunan ve tamamı da komşumuz olan ülkelerden topraklar koparılarak, bölgede büyük bir Kürdistan kurmak değil mi?
Yıllardır çeşitli yerlerde yayınlanan ve bize de gösterilen haritalarla da bunu açık açık söylemiyorlar mı?
Demek istediğim ABD ve diğer batılı emperyalistlerin bu örgütleri desteklemesi ne bugünün işi ne de biz bunu yeni öğreniyoruz.
Sahi ta 1993 yılında Jandarma Genel Komutanı Eşref BİTLİS neden öldürülmüştü?
ABD’nin daha o yıllarda bile PKK ‘ya yardım ettiğini açıkladığı için değil mi?
Ya Uğur MUMCU…
Yani bu silah yardımı konusu sadece bu günün değil en az 30 yılın konusu.
Peki ya yakın zaman önce ABD askerleri İncirlik’e geldiklerinde nasıl bir açıklama yaptılar biliyor musunuz?
Sakın kimse biz PYD’ye destek olmayacağız tarafsızız türünden bir açıklama yapıldığını düşünmesin…
Açıklama aynen şöyleydi…
“Biz şimdi PYD’ye daha yakından destek olabileceğiz…”
Böyle bir açıklamadan sonra normalde İncirlik mutabakatının iptal edilmesi lazım, öyle değil mi?
Ama yapılmıyor…
Hatta PYD’nin ağır silahlarla donatılıp, ordulaşmasına bile ciddi bir tepki konulmuyor…
Bu arada ciddi tepki derken kınamayı, ricayı falan saymıyorum…
İncirlikten ABD’yi diğer batılı emperyalistleri kovabiliyor musunuz?
Gerisi hikâyedir…
Üstelik bu yapılamadığı gibi…
ABD’nin “Geçmişte Irak’tan çekilmekle hata yaptık, Suriye’de bu hatayı yapmayıp kalıcılığımızı meşrulaştırmak için Suriye’nin kuzeyinde kalıcı bir üs kuracağız…” Demesi bile sessizlikle geçiştiriliyor…
Demek istediğim lafa değil işe bakmak gerekir, bu nedenle…
“Biz ABD ile görüştük, görüşüyoruz…”
“Şunu söyledik…”
“Bunu söyleyeceğiz…”
Lafazanlığıyla oyalanırken Suriye’de Kürdistan kuruluyor…
Haberiniz olsun…

23–05–2017
Nusret KEBAPÇI








18 Mayıs 2017 Perşembe

19 MAYIS’I KİM YASAKLAR?

19 MAYIS’I KİM YASAKLAR?


Düşünebiliyor musunuz?
Memleketin Mondros ve Sevr anlaşmalarıyla teslim alındığı…
Bundan yararlanan itilaf devletlerinin…
Ülkenin birçok yerine asker çıkarmakta olduğu…
Hatta…
Sarayın karşısında bulunan düşman gemilerinin namlularını saraya çevirdiği koşullarda bile…
Ne yazık ki…
Padişahtan tık çıkmıyor.
Hatta tepki bir yana…
Direnmeyelim de ülke bütünlüğü korunsun gibi bir anlayışa sahip olanlar bile bulunuyor.
Derken…
Memleketin birçok yerinde yerel direnişler de başlıyor…
İşte o dönemde…
Gerçekte…
O direnişleri bastırmakla görevlendirilen…
Ama bunu ülke için bir fırsata çevirerek Kurtuluş Savaşı’nın meşalesini Samsun’da yakmaya başlayan Atatürk…
Amasya’da mücadele ilkelerini belirledikten sonra…
Önce Erzurum…
Peşinden Sivas kongrelerini yapıyor...
Sonrasında da Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisini kurarak bu tek tek yanan çoban ateşlerini birleştirip
Bu güçleri düzenli ordu haline getiriyor…
Sonuçta 3,5 yıl süren büyük bir mücadele sonunda düşman ülkenin her karış toprağından kovularak Türkiye işgalden kurtarılıyor…
Tabi ardından da…
Bunu Cumhuriyet ‘in ilan edilmesi takip ediyor…
Hem zaten ülke kurtuluşu için mücadele edip…
Karar veren…
Ülkeyi yöneten kişilere bile en sert eleştiri yapabilecek kadar demokrasiyi içselleştiren dönemin milletvekillerine…
Hatta
Halka…
Tekrar padişahın tebaası olmayı hiçbir kuvvet kabul ettiremezdi ve nitekim de öyle oldu…
Ama şimdi memleket dahilinde bir takım zevatın…
Stadyumlarda bu bayramı kutlamaktan kaçınmanın yanında…
Akıllarınca 19 Mayıs Atatürk’ü anma Gençlik ve Spor Bayramı etkinlikleri kapsamında yapılan…
Yürüyüşleri…
Törenleri yasaklamaya kalktıklarını üzülerek görmekteyiz…
Hal böyle olunca…
İnsanın aklına da bin bir şey gelmiyor değil…
Öyle ya…
Eğer bir ülke işgal edilmiş…
Çaresiz…
Bitkin…
Bir halde dururken…
Ülkeyi yönetenler saraylarından çıkıp mücadele etmek yerine düşmanla işbirliği içindeyken…
Ömürleri cephelerde geçmiş bir avuç insanın kendi hayatlarını hiçe sayarak umut olup Samsun’a çıkıp mücadeleyi başlattığı günü bile yasaklayabiliyorsanız…
Ya işgal güçlerinin adamı olmanız gerekiyor…
Ya da
Gaflet ve delalet içinde bir hain…
Değilse
Böyle bir günü halkla kaynaşarak kutlamak dururken neden karşı olasınız…
Öyle değil mi?

18–05–2017
Nusret KEBAPÇI



12 Mayıs 2017 Cuma

ÇUKUR TARİH

ÇUKUR TARİH


Ne çukuru? Diye sormanıza hiç gerek yok.
Bu şarlatanların kendilerinden farklı düşünen herkese bu çukurdan attıklarını düşünürseniz sanırım…
Ne çukuru olduğuna ilişkin bir fikriniz olur.
Tamam
Bu kişiler bu ve benzeri davranışları ilk kez yapmıyorlar ama hiç bu kadar pervasız da olmamışlardı.
Peki, o halde neden durup dururken bu kadar tepki uyandıran bir söylemde bulundular dersiniz…
Ya da işin daha da vahimi…
Hadi bunlar bir şekilde birilerinin gazına geldiler diyelim…
Bugün oturdukları makamları tamamen Atatürk’e borçlu olanlardan en küçük bir ses gelmemesi sizce…
“Sükut ikrardan gelir.” özdeyişini doğrulamaz mı?
Aslına bakarsanız bu türden olayları ilk kez yaşamıyoruz ama bu türden saldırıların çok sık olarak…
Üstelik gazeteci denilen hep aynı şarlatanlardan gelmesi…
Ülke yöneticilerinin ise…
Bu tür saldırılara karşı sürekli kayıtsız kalıp, sessizlikle geçiştirmesi…
İster istemez herkeste…
Ülkede yapılmak istenen değişiklerle ilgili tepkiler mi test ediliyor? Gibisinden bir soruyu da akla getirmiyor değil…
Diyeceksiniz tamam da…
Bu yaşananların uygulanan politikalarla hiç bir bağlantısı yok mu?
Yani konu sadece bir kaç densizin sözlerinden mi ibaret?
Doğrusunu isterseniz…
Bu konu ülkemize biçilen başkanlıkla doğrudan ilgilidir…
Çünkü
Nasıl bir başkanlık veya ülke olacağımız konusunda herhangi bir fikriniz varsa zaten kimsenin bir şey söylemesine gerek yok, siz zaten olayı anlamışsınız demektir…
Ama yoksa konuyu biraz olsun açıklamak gerekmektedir…
Sahi nasıl bir başkanlık getirilmek istenilmektedir biliyor musunuz?
Ben söyleyim;
Çok kimlikli, çok kültürlü federatif bir başkanlık…
Daha basit anlatayım…
Tek millet esasına dayalı olmayan, çok milletli, belki çok dinli, eyaletli, dini bir devlet.
Peki, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana birlikte omuz omuza vererek, acıyı…
Sevinci…
Yokluğu…
Savaşı paylaşıp…
Sonuçta bugün…
Tek bayrak, tek dil, tek vatan da ifadesini bulan Türk Milleti, nasıl etnik ve dini kimliklere ayrıştırılabilir hiç düşündünüz mü?
Aynen bugünkü gibi…
Atatürk’e hemen her fırsatta saldırtılır…
Özel hayatı didik didik edilerek en küçük bir bilgi kırıntısı bile çarpıtılarak ortaya atılır…
Tek ulus olmak için yaptığı hemen her şey diktatörlük olarak nitelenip…
Sözde demokratiklik adına tartışmaya açılarak, çok kimlikliliğin demokrasi, özgürlük olacağı düşüncesi ortaya atılır…
Ardından da hemen her türden etnik ve dini kimliklere, tarikat ve cemaatlere fırsat tanınarak…
Sözde demokrasiye geçiyoruz adı altında…
Toplum tek milletten…
Çok millete yani…
Federatif bir başkanlığa geçirilir…
Ama
Bunun için önce Atatürk’ün itibarsızlaştırılması…
Ardından da…
Ulus devletin anti demokratik, baskıcı ve zorba olduğunun gösterilmesi gerekiyor…
Yapılan budur.

11–05–2017
Nusret KEBAPÇI





10 Mayıs 2017 Çarşamba

KILAVUZU KARGA OLANIN…

KILAVUZU KARGA OLANIN…


Toplum olarak sanırım çok okumayı, araştırmayı sevmediğimizden olsa gerek genelde yöneticilerimizi sorgulamak yerine…
İnanmayı tercih etmekteyiz.
Aslına bakarsanız bu tür bir düşünce şekli vatandaş olmakla, padişah tebaası olmak arasındaki en önemli farktır bile denilebilir.
İsterseniz konuya biraz daha açıklık getireyim…
Eğer siz, ister devlet…
İster parti…
Dernek…
Oda fark etmez kendi düşüncenizden olan yöneticilerinin söylediklerini hiç sorgulamadan…
Tartışmadan kabul ediyorsanız…
Sizin düşüncenizin…
Partinizin…
Örgütünüzün adı…
Düşünce şekli nasıl nitelenirse nitelensin…
Siz de kendinize hangi keskin…
Dini…
Sol…
Milliyetçi bir etiket takarsanız takın…
Tebaasınızdır…
Hani siz zaman zaman…
Biz 30 yıldır aynı partiliyiz…
Biz aileden su düşüncedeyiz diyorsunuz ya, doğrusunu isterseniz bu söylenenlerin hepsi de ne yazık ki hep aynı kapıya çıkmaktadır.
Yani tebaalığa.
İşin doğrusu…
Ne partiniz 30 yıl ya da daha önceki yılların partisidir.
Ne de o düşünce.
Yıllar önceki düşüncedir.
Ne demişti Herakleitos;
“Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”
Anlayacağınız
Belki siz aynı gibi görmüş olsanız da içinden gecen su her zaman değişmektedir…
Hani birileri son günlerde hayırcılara akıl vermeye çalışıp yol göstericiliğe soyunuyorlar ya…
Bu yüzden söylüyorum.
Sahi…
Hayırcıların talepleri neydi?
Başkanlık değil, parlamenter sistem devam etsin…
Başka…
Tek adam yönetimi olmasın…
Federatif, eyaletleri olan bir devlet değil…
Üniter devlet korunsun.
Elbette bunu…
Ekonomisiyle, kültürüyle, eğitimiyle…
Ulus devlete sahip çıkmak şeklinde özetlemek de mümkün ama…
Yıllar önce Kemal Derviş’le işbirliği yapmak adına ulus devleti partilerinin bordasından atıp da…
Yaptığı yanlış siyasetle…
Memleketi 15 yıldır küresel politikalara mahkûm eden bir anlayıştan akıl almak…
İşte o hiç mümkün değil.
Hani birileri sanki üstlerine vazife gibi…
Kılavuzluğa soyunup da hayırcılara başkan adayı bulmaya çalışıyorlar ya…
Baştan söyleyim;
Atatürk İlke ve Devrimleri dışında kılavuza ihtiyacımız yok.
Bu nedenle…
Kimse bize kılavuzluk için kargalığa falan soyunmasın…


10–05–2017
Nusret KEBAPÇI



5 Mayıs 2017 Cuma

NE İSTENİYOR?

NE İSTENİYOR?

Referandum bitti…
Şimdi sıra geldi başkanlıkla hedeflenen değişikliklerin yapılmasına…
Sahi siz nasıl bir değişiklik yapılacağını düşünüyorsunuz?
Doğrusunu isterseniz öyle bunu bilmek için çok araştırmaya, öyle uzun uzun incelemelerde bulunmaya falan da gerek yok.
Sadece biraz bilinçli olup algılarınızı açık tutmak yeterli olacaktır.
Hem zaten kendileri de bunu çoğu zaman pek çok şekilde de ifade etmektedirler…
Tabi bunu yaparken de fikirlerin her zaman en yetkililerin ağızlarından değil de…
Genelde danışman ve çeşitli gazeteciler aracılığıyla duyurulması…
Yönetenlere…
Sanki konuyla ilgileri yokmuş gibi davranma…
Hem de hiç oralı olunmayarak toplumun tepkisi ölçmek gibi bir fırsatı da beraberinde sunmaktadır…
Yani bir süredir…
“Hilafet…”
“İkinci Osmanlı…”u
“Eyalet sistemi…”
Hatta “kendi devletlerini kuracaklarını” söyleyenlerin hepsi hiç lamı cimi yok gerçeği söylemektedirler…
Yani uzun sözün kısası…
Başkanlıkla ulus devleti yıkıp…
Yerine etnik ve dini eyaletlere ayrışmış Osmanlı benzeri çok kimlikli…
Çok kültürlü…
Hatta ulusal ekonomisi yerle bir edilen…
Çok borçlu bir ülke olmamız hedeflenmektedir.
Bu ulusal ekonominin tasfiyesi ve aşırı borçlanma, aslına bakarsanız işin olmazsa olmazıdır bile denilebilir…
Çünkü herkes bilir ki…
Ulusal ekonomisi çok güçlü…
Halkının refah düzeyi yüksek…
Gelir dağılımı iyi olan, bir ülkede hiç bir güç, toplumu etnik ve dini kimlikçiklere ayıramaz…
Emperyalizm de bunu bildiğinden
Önce ulusal ekonominin elden çıkarılmasıyla işe başlanır…
Ülkenin gelirleri azalıp, aşırı borç altına sokulup, gelir dağılımı dengesiz hale getirilince de…
Halkın güveneceği, halkına sahip çıkan ulus devletin yerini adım adım özellikle tarikat ve cemaatlerin kurduğu sözde yardım kuruluşları almaya başlar…
Böyle olunca da Toplumda yavaş yavaş bu yönde parçalanma da başlamış olacaktır…
Şimdi siz sanıyor musunuz, başkanlıkta da bugüne kadar olduğu gibi sendikanız, partiniz, meclisiniz olacak…
Sizler de mecliste tartışarak yasa yapıp…
Hak aramak için mücadele falan yapacaksınız…
İnanın sistem tam olarak oturduğunda bunların hiç biri olmayacaktır…
Neden mi? Bakın yıllardır hep aynı anlayış;
Atatürk’ün “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir .” Sözüne karşı çıkıp, egemenliğin tanrıda olduğu bir düzen özlemi çektiklerini söylemiyorlar mı?
Peki, kim yönetecek ülkeyi? En güçlü, en etkili cemaat ve tarikat değil mi?
Peki de değişmez yasaların olduğu bir sistemde…
Meclis…
Muhalefet partisi…
Sendika…
Dernek falan olabilir mi?
Demek istediğim…
Şimdi siz…
Laikliği küçümseyip…
Daha yüksek idealler peşinde falan koşuyorsunuz ya…
Bence bilmenizde yarar var
Laiklik varsa egemenlik millete ait oluyor ve demokrasiyle yönetiliyorsunuz…
Ama yoksa
Sisteminize ne ad koyarsanız koyun diktatörlükle yönetileceksiniz demektir…

04–05–2017
Nusret KEBAPÇI