22 Ağustos 2017 Salı

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…


Doğrusunu isterseniz bugün toplumca yaşadığımız siyasi çatışmaya bir ad vermek gerekirse…
Bunu basit iki siyasi düşünce olarak adlandırmak inanın mümkün değil.
Aslında bu yaşadığımız çatışmanın sadece…
Evet, sadece bir anlamı bulunmaktadır, o da ulus devleti korumaya çalışanlarla…
Bunu yıkıp…
Yerine çok kimlikli,çok kültürlü…
Çok dilli…
İslamcı federatif bir devlet kurmak isteyenler arasındaki çatışmadır denilse sanırım doğru ifade etmiş olmaktayız.
Hem zaten eğitimden,dış politikaya…
TSK’nın yeniden yapılandırılmasından…
Ticarete…
Hatta Cumhuriyetle oluşturmaya başladığımız sanayinin yabancılara peşkeş çekilmesinden, rafinerilerin satılmasından tutun, haberleşmemizi bile onlara kolayca teslim etmeye varıncaya kadar bu çatışmayı hemen her alanda görmek mümkün…
İsterseniz konunun anlaşılması için biraz örneklendirelim ama hazır eğitimden de bahsetmişken ilk sıraya da onu alalım ne dersiniz?
Sahi eğitim politikası nasıl işliyor daha doğrusu nasıl bir kuşak yetiştirmek isteniyor hiç düşündünüz mü?
Hiç sakın ;“Biz öğrenciliği çok gerilerde bıraktık…”
“Okulları bitireli şu kadar sene oldu, bizi hiç ilgilendirmiyor…” türünden yorgun demokrat edebiyatı falan yapmayın…
Çünkü karnım tok…
Hem zaten konu Türkiye’de ortak değerlerle yetişecek gelecek kuşaklar olunca bununla ilgilenmek kanımca vatan görevi bile sayılmalıdır demiş olsak yanlış söylememiş oluruz.
Bakın ta Cumhuriyetin ilk yıllarında Tevhidi Tedrisat Yasası denilen bugünkü adıyla Eğitim birliği olarak adlandırılan yasanın amacı neydi?
Çeşitli kurumların…
Hatta özel çeşitli vakıfların elinden eğitimin alınıp ortak değerleri olan…
Aynı duyguları paylaşan…
Aynı dili konuşan…
Kısacası milli duygu ve düşüncelere sahip öğrenciler yetiştirmek değil miydi?
Peki ya şimdi…
Bırakın müfredatı…
Devlet kendi okulları için en küçük ekonomik destekte bile bulunmazken, nereden çıktığı belirsiz sayısız tarikat ve cemaate hatta yabancı sermayeli çeşitli kuruluşlara okul açması yönünde destek olup…
Öğrenci başına teşvik vermesi, sahi ne anlama gelmektedir?
Aslında anlamı çok zor değil, burada anlamanız gereken, bundan sonra artık eğitim birliğinin değil…
Eğitim çokluğunun öne çıkacağıdır…
Hem zaten bu süreç, siyasi yönelişimizle de doğrudan ilgilidir…
Çünkü millet olma yolundaki bir Türkiye, eğitimi tek ve milli yapmak…
Milli kimliği yok ederek, siyasi İslamcı federatif bir düzen getirmek isteyenler de eğitimi çoklaştırmak zorundadır.
İşin doğasında da o vardır…
Herkese fırsat eşitliği tanıyan ya da tanıması gereken devlet eğitimiyle, eşit yurttaşlık bilinci ve Millete aidiyet kazandırılırken…
Özel okullarda okuyanlara da o okullar hangi tarikat, cemaat ya da yabancı kuruluşa aitse ona aidiyet kazandırılacaktır…
Hem zaten böyle gittiği takdirde müfredat değişikliklerinin de katkısıyla öğrenciler bir süre sonra ne Atatürk’ü öğrenebileceklerdir, ne de bağımsızlığı…
Emperyalizm…
Sömürge olmak gibi kavramlar bile onları ilgilendirmeyecektir…
Zaten öyle olunmamış olsa yıllardır Türkiye’ye üretim yapan tek bir kuruluş açılmazken…
Atatürk heykellerine yapılan saldırılar bile sessizlikle geçiştirilirken…
PYD’ye silah veriyorlar diye halka şikayet ettikleri bir ülkenin büyükelçiliğine, koskoca AOÇ’nin bir parçası neden verilsin değil mi?

21–08–2017
Nusret KEBAPÇI





15 Ağustos 2017 Salı

YENİ DEVLET

YENİ DEVLET


Bundan kısa süre önce televizyon kanallarından birinde iktidar partisi yöneticilerinden biri…
“Yeni devlet kuruluyor…” deyince…
Hemen bir tepki oldu ve ilgili kişinin özür dilemesi da dahil bir sürü öneride bulunuldu.
Hatta
İktidar partisi bile hemen her zaman olduğu gibi ilgili kişinin partileriyle ilgilerinin olmadığını bile söyledi ama…
Ok yaydan çıkmıştı bir kere ve geri de alınamazdı.
Tabi konuyla ilgili çok şey söylemek mümkün ancak…
O televizyon konuşmasıyla yapılanın da “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş” vakası olduğu da kuşkusuz…
Yani eski devletin yıkılarak yeni Türkiye’nin oluşturulmasının da bir anlamda itirafı.
Belki ben bunları söyleyince…
Her iki devlet arasında ne gibi farkların olabileceği türünden birçok soru aklınıza gelebilir ancak şu kadarını söyleyim…
2002 yılına kadar gelmiş geçmiş tüm yönetimler…
Ama az…
Ama çok…
Üniter devletin…
Bölünmez bütünlüğün…
Milli kimliğin…
Kısacası ekonomisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle ulusal politikaların takipçileriydi ama 2002 yılından sonra bu değişti…
Çünkü artık amaç…
Hemen her konuda milli devleti yaşatmak değil…
Daha önce bazı iktidarların yapmaya çalışıp da yarım bıraktığı ya da tamamlamaya ömürlerinin yetmediği ülke ekonomisini emperyalist talana açma işini sonuna kadar götürüp tamamlamaktı ancak…
Farkına varıldı ki…
Milli kimliğin yani Türk kimliğinin tüm halk tarafından benimsendiği koşullarda bu yapılamazdı…
Çünkü
Hala toplumda ulus bilincinden gelen laiklik…
Emperyalizme karşı bağımsızlık…
Vatan gibi kavramların bulunması…
Ayrıca Atatürk’ün söylediği “Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz…” sözünün Osmanlıdan bu yana defalarca sınanarak doğrulanmış olması…
Bunun yapılmasının önünde ciddi bir engel oluşturmaktaydı…
Bu nedenle işe ulus devletin temel direği olan orduyu çeşitli kumpaslarla teslim almakla başladılar…
Biliyorlardı ki orduyu, ulus devleti koruma düşüncesinden ne kadar uzaklaştırabilirlerse o kadar başarılı olacaklardı…
İşte ulusallığı suç gibi gösteren çeşitli operasyonlarla ve batının da sonsuz desteğiyle bunu sağladılar sonrasını zaten biliyorsunuz…
Türkiye uzun süren çeşitli operasyonlar sonucunda üretim yapamaz hale getirilirken…
Diğer yandan da milli kimlik…
Eğitimde müfredat değişikliği adı altında adım adım yok edildi…
Yani demem o ki sevgili kardeşim;
Hani yeni Türkiye falan deniliyor ya…
İşte yeni Türkiye: ulusal değerlerin tamamını yok edip, ulusal hiç bir şey bırakmazken emperyalizmin sembolü kola şirketini milletin gözünün içine baka baka fabrika diye açmaktır…
Bilmem anlatabildim mi?

14–08–2017
Nusret KEBAPÇI





  

5 Ağustos 2017 Cumartesi

15 TEMMUZ'DAN HEMEN SONRA YAZDIĞIM YAZI

DARBE

15 Temmuz gecesi yaşanan darbe ve sonrasında yaşananlar…
Hatta yazılarlar…
Konunun biraz daha anlaşılamaya ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Diyeceksiniz ki her şey açık…
Fetö darbe yapmaya kalktı ve başarısız oldu.
Şimdi bu konuda hiç bir şey söylemeden, önce yaşananlardan bazı olguları alt alta sıralayalım sonra asıl konuya tekrar geçelim…
Darbe değerlendirilirken…
TSK’ da öğleden sonra bir hareketliliğin olduğu söylendi mi?
Evet söylendi.
Sabaha karşı bile değil üstelik akşamın erken saatlerinde, Türkiye’de ilk defa çok önemli noktalar da değil tanklarla boğaz köprüsünü halka kapatanlara ne demeli…
Ya Marmaris’teki otele Cumhurbaşkanının ayrılmasından yarım saat sonra ulaşılması…
Diyelim ki yetişemediler…
Havada F16’lar tarafından vurulmaması da tesadüf…
Aslına bakarsanız bu tür olaylar değerlendirilirken hep atlanan bir gerçek var…
Denilir ki…
Bu tür olaylar değerlendirilirken…
Hiçbir şekilde olayın ayrıntılarına bakılmaz…
Yani...
Nasıl başladığı…
Nerenin bombalandığı…
Kimlerin tezgâhladığından çok daha önemlisi…
Bu olaydan kimin kazançlı çıktığı?
Kimin çıkarının olduğudur…
Eğer buna odaklanmazsanız, inanın konuyu tartışırken çok uzak, ilgisiz yerlere kadar gidebilirsiniz…
Şöyle de demek mümkün…
Darbeler…
Bunun içine ister bizde yaşanan 15 Temmuz ve öncesinde yapılmış tüm darbeleri alın…
İsterse de dünyada yapıla gelenleri…
Hemen hepsi ilgili ülkede yapısal değişiklik yapmak amacıyla gerçekleştirilmiştir…
Bu kadar net…
Tabi yapısal değişikliğin yapılabilmesi için de önce toplumun bir şok yaşatılarak sersemletilmesi…
Ardından da bu değişikliğe muhalefet yapabilecek her türden örgütün etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir…
Zaten yaşanılan şok yani felaket, muhalefet yapmaya falan da meydan vermeyecektir…
Diyeceksiniz ki ne yapılır bunun için…
Başka ülkelerden başlayarak söylersek…
Örneğin normal zamanda çok dikkat çekecek bir Afganistan işgali, ikiz kulelerin ardından size haklılık bile kazandırabilir…
Yine
Kitle imha silahı türünden bir suçlama da Irak’ın işgaline pekala zemin hazırlayabilir…
Gelelim ülkemize…
12 Eylül’ün gerçekte amacı Türk ekonomisini çok uluslu tekellerin işgaline sınırsızca açmak değil miydi?
Ama bu amaçla kimse ülke yönetimine gelemezdi…
Haklı gerekçeleri olması gerekiyordu…
İşte terörü durdurmak bunu sağlamıştı.
Ordudan, ABD’nin Irak ve Suriye’de oluşturacağı Kürdistan projesine karsı çıkan komutanlar, sahi hangi gerekçeyle tasfiye edilmişti…
Ergenekon ve Balyoz’la değil mi?
Gelelim son konuya…
Nihai hedef başkanlık olduğuna göre…
TSK’nin etkisiz hale getirilmesi, ya da bu kadar büyük çapta bir tasfiye…
YAŞ kararlarıyla yapılabilir miydi?
Demem o ki…
Bu çapta bir tasfiye ancak YAŞ’ ı da ortadan kaldıracak toplumsal bir şok operasyonuyla yapılabilirdi…
İşte 15 Temmuz’da o yapıldı…
Tekrar soralım; sahi darbe başarısız mı oldu?

20–07–2016
Nusret KEBAPÇI




4 Ağustos 2017 Cuma

ATATÜRK’E SALDIRMANIN ANLAMI

ATATÜRK’E SALDIRMANIN ANLAMI


Geçtiğimiz günlerde Siverek’de Tahra denilen bir tür bıçakla Atatürk anıtına yapılan saldırıyı sadece bir meczubun saldırısı olarak düşünüyorsanız bilin ki ciddi bir yanılgı içindesiniz…
Tabi aynı durum bunun bir provokasyon olduğunu düşünenler için de geçerli…
Çünkü Atatürk’e yapılan saldırılar, çok seyrek…
Yani binde bir olarak yapılan bir anlamda münferit olarak nitelenebilen türden saldırılar değil…
Tersine bilinçli, sistemli, son derece programlı…
Ve bir amacı gerçekleştirmek için yapılan saldırılardır.
Zaten öyle olduğu için ki sıklıkla onun İlkeleri,  Devrimleri tartışma konusu yapılıp…
Adı hemen her yerden kaldırılmaya çalışılırken...
Ya da Sevr için bugüne kadar en küçük bir söz bile edilmediği halde neden Lozan ikide bir uydurma bilgilerle sık sık tartışma konusu yapılıyor dersiniz?
Hep aynı amaç için…
Ama bazen bakıyorlar ki tüm bunlar yeterli gelmiyor bu kez belden aşağıya saldırıyorlar…
Bir savaş sırasında düşmanın bile söyleyemediği sözler Cumhuriyetimizin kurucusuna söylenilebilip…
Özel hayatına…
Mahremiyetine
Ahlaksızca dil uzatılabiliyor…
Diyeceksiniz tamam da neden?
Aslına bakarsanız saldırılmasının bir tek nedeni bulunmaktadır o da ulus kimliğin, ulus devletin, ekonominin zayıflatılarak yerine çok kimlikli, çok kültürlü
Çok dilli federatif bir devlet kurmak…
Aslına bakarsanız bu plan hiç birimize yabancı değil…
Çünkü bu plan…
Biliyoruz ki neredeyse Sevr’den bu yana emperyalizmin gerçekleştirmek istediği 100 yıllık hedeflerinden biridir.
Düşünebiliyor musunuz?
Birinci Dünya savası sona ermiş, Mondros ve Sevr anlaşmalarıyla da ülkemizin dört bir yanı işgal edilmiş…
Türklere ise Sevr anlaşmasıyla sadece Ankara ve çevresiyle sınırlı 8–10 kadar il bırakılmış…
Tabi o yıllarda…  
Biraz milliyetçilik akımlarının etkisi biraz da zamanın emperyalistlerinin kışkırtmasıyla Osmanlı’daki azınlıklar da Osmanlı milli bir devlet olmayıp, imparatorluk olması nedeniyle kendi milli kimliklerini yaşatıp, geliştirme fırsatı bulduklarından çok kısa bir sürede kendi devletlerini kurarak ayrılmışlar ama…
Sadece Türkler Türk kimliğini öne çıkarmayı azınlık olmayı kabul etmek olarak değerlendirip, devletin parçalanmasına yol açacağı gerekçesiyle ayrı bir devlet kurma çabasına girişmemiş ve Osmanlı kimliğini ellerinden geldiği kadar sürdürmeye çalışmışlardır ancak gerçek şu ki Türkler devletsiz kalmıştır…
Ta ki Mustafa Kemal ve silah arkadaşları ortaya çıkana kadar…
İşte zaten her şey o zaman başlıyor…
Türkler…
Aralarında Tarihte yenilmez denilen üzerinde güneş batmayan bir devletin de bulunduğu bir grup emperyalisti yenilgiye uğratarak bağımsız bir ulus devlet…
Bir Cumhuriyet kuruyorlar kurmasına ama aması var…
Emperyalizm kendilerine karşı kazanılan bu tarihin ilk bağımsızlık savasını hiç unutmuyor.
Bu nedenle de o tarihten beri gerek dıştan saldırı ve tehdit, gerekse içten ulus devlet ve Cumhuriyet karşıtı gericiliği de kullanarak Türkiye’yi bağımsız, güçlü bölgede söz sahibi bir ulus devlet değil…
Çok parçalı…
Birbiriyle çatışan etnik ve dini kimliklerden oluşan emperyalizmin açık pazarı bir devlet yapmak için elinden geleni yapıyor…
Ancak şunu da biliyorlar…
Atatürk itibarsızlaştırılmadan…
Ulusal günler önemsizleştirilip, ulus bilinci yok edilmeden bunun yapılması mümkün değil…
Şimdi o yapılmaktadır...

04–08–2017
Nusret KEBAPÇI


30 Temmuz 2017 Pazar

“BİR YEMİN ETSEM DE DÖNEMEM…”






“BİR YEMİN ETSEM DE DÖNEMEM…”


Başlığa bakınca bunun eski bir şarkıdan esinlenilen bir yazı olduğunu düşünebilirsiniz ama…
Öyle değil.
Şöyle bir hafızaları tazeleyelim
Yıl 1999…
Zamanın Fazilet Partisi’nden İstanbul milletvekili adayı olan bugünlerde Kuala Lumpur Büyükelçisi olan Merve KAVAKÇI, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan seçimde milletvekili seçiliyor…
Seçimin ardından 2 Mayıs 1999 tarihinde de başörtüsüyle yemin etmeye kalkınca Meclis’te olaylar çıkıyor ve ilgili kişi meclisten çıkarılıyor…
Tabi o tarihte olayın sadece başörtüsü yönü ön plana çıkarıldığından…
Asıl yön…
Yani ilgili milletvekilinin ABD vatandaşı olması konusu hep görmezden geliniyor.
Önemli mi?
Bence asıl önemli olan oydu ama dedim ya olayın bu yönü hep karambola getirildi…
Şimdi burada ABD vatandaşlığı konu olunca ister istemez vatandaşlık yemini akla geliyor ama bu olayı sakın ola…
Bizim vekillerimizin…
Devlet yöneticilerimizin…
Neredeyse on yıllardır mecliste demokratik, laik Cumhuriyeti koruyacaklarına dair yemin ettikleri halde…
Yeminlerinin tam tersini yapmalarıyla falan karıştırmayın…
Hatta birilerinin sözde “Ne Mutlu Kürt’üm diyene…” diyemediği gerekçesiyle Öğrenci Andı’nın bile kaldırılmasını bir kenarda tutun ama şunu bilin ki
Vatandaşlık almak için edilen ABD vatandaşlık yemin olayı bu kadar basit değil.
Çünkü geçmişi 1795’e kadar uzanıyor…
O tarihten önce ABD vatandaşı olmak isteyenler için hazırlanan bu metin, 1795 tarihinde ABD Kongresi’nce Amerikan yurttaşı olmak isteyenler için zorunlu hale getiriliyor…
Sonrasında da…
Federal bürokratlarca 2003 yılında metnin hafifletilmesi yönünde kampanyalar yapılsa da yemin metni 200 küsur yıldır hiç değişmiyor…
Zaten Samuel P.HUNTINGTON’un yazdığı “Biz Kimiz?” adlı kitapta da ABD “Çifte kimlikliler ve çifte vatandaşlık” başlığı altında yer alan yemin metni aynen şöyle:
“ABD Anayasası’nı destekleyeceğime; başvuran olarak önce daha önce bağlı ya da yurttaş olduğum herhangi bir yabancı kral, hükümdar, devlet ya da hükümranlığa yönelik tüm bağlardan ve bağlılıktan bütünüyle ve kesin olarak feragat edip vazgeçeceğime; Anayasa’yı ve ABD yasalarını yerli ve yabancı tüm düşmanlara karsı destekleyeceğime ve savunacağıma; yine Anayasa ‘ya ve yasalara gerçek anlamda inanç ve bağlılık duyacağıma ve yasaların gerektirdiği durumlarda ABD için askerlik yapacağıma, yasaların gerektirdiği durumlarda ABD silahlı kuvvetlerinde geri hizmetlerde çalışacağıma ve yasaların gerektirdiği durumlarda sivil yönetime bağlı olarak ulusal öneme sahip görevleri yerine getireceğime bütün kalbimle Ant içerim.”
Metinden de anlaşılacağı üzere…
Bu yemini eden kişi ABD dışında başka bir otoriteye bağlı kalmayacağını baştan kabul etmektedir…
Sonrasında da zaten iki seçeneği bulunmaktadır…
Ya ABD askeri olmak…
Ya da onların ulusal güvenlikle ilgili birimlerinde görev alan bir ABD görevlisi…
O halde soralım…
Kuala Lumpur’da hangi ülke temsil edilecek?

31–07–2017
Nusret KEBAPÇI




22 Temmuz 2017 Cumartesi

NEDEN DEĞİŞTİRİLİYOR?

NEDEN DEĞİŞTİRİLİYOR?

Bilindiği gibi birkaç gün önce pek çok dersin müfredatı değişti.
Bir süre önce de Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin bazı maddeleri değişmişti.
Ben bunu yazınca belki içinizden…
“Ya bize ne, biz öğrenci miyiz?” gibisinden düşünceler geçebilir ama işin rengi öyle değil…
Doğrusunu isterseniz…
Olay sadece öğrencilerle ilgili olmayıp gelecekte nasıl bir yurttaş istenildiğiyle de doğrudan ilişkili…
İsterseniz lafı dolandırmadan önce değişiklikten bahsedelim ki herkes neler olup bittiğini kolayca anlayabilsin…
Aslına bakarsanız tüm bu yönetmelik ve müfredat değişikliklerinin bir tane amacı bulunmaktadır…
O da; toplumda halen var olan başta Atatürk olmak üzere bizi millet yapan ortak değer ve duyguların adım adım kaldırılıp…
Çok kimlikliliğe izin veren Siyasi İslamcı kimliğin yerleştirilmesi…
Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği’nin değiştirilmesinin nedeni de bu…
Zaten bu durumu anlamak için yapılan değişikliğe birazcık göz atmak bile yeterli…
Bakın ilgili yönetmeliğin kaldırılan 5. maddesindeki Sosyal Etkinliklerin Amacı Maddesi’nde ne diyor…
“Madde 5 — Sosyal etkinliklerin amacı, Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak; öğrencilerin Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Anayasanın başlangıcında ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmelerine, yeteneklerini geliştirerek gerekli donanımı kazanmalarına katkıda bulunmaktır.
Tabi yapılan değişiklikte böyle bir madde bulunmuyor.
Hatta şunu söylemek de mümkün…
Müfredat ve yönetmeliklerden millet kavramının silinmesi olayı ilk defa yapılmıyor, öncesi de var…
Yıl 2006, Hükümet MEB Teşkilat Yasasını bir anda değiştiriveriyor…
Hatırlatmakta yarar var bu yasa MEB’in nasıl bir öğrenci yetiştireceğini belirliyor yani bir anlamda da eğitim felsefemizi...
Eski metinde; Atatürk İlke ve Devrimleri’ni benimsetmenin yanında vatanını, milletini, bayrağını seven öğrenci yetiştirmek önem taşırken…
Yapılan değişiklikle “Küreselleşmenin ihtiyacı olan insan gücünü yetiştirmek” ön plana çıkıveriyor…
Şimdi diyeceksiniz ki, bu ne anlama geliyor…
Anlamı şu: Emperyalizm, siz buna isterseniz küreselleşme…
Küresel sermaye falan diyebilirsiniz…
Bir ülkeden ne ister…
İşte bunu anladığınız zaman…
Eğitimde yapılmak istenilen anlayış değişikliğinin ayrıca uygulanan ekonomik politikaların da iç yüzünü anlayacaksınız…
Evet, emperyalizm bir ülkeden ne ister…
Milli hiç bir kurum ve kuruluş bırakılmadan
İlgili ülkenin; Sanayi, ticaret, banka, enerji, haberleşme hatta düşünce kuruluşu demeden tüm her şeyinin yabancı sermayeye açılmasını…
Onların koşulsuz açık pazarı olmamızı ister.
Peki, ekonomide bunu dayatan emperyalizm, sizce eğitimde milliliğe izin verir mi?
Elbette vermiyor…
Bu nedenle eğitimde de 2006’dan itibaren yapılan tüm değişikliklerle hiç bir milli değeri olmayan…
Vatan, bayrak, millet, emperyalizm, bağımsızlık, Atatürk gibi bir anlayışı taşımayan…
 Ülkesi işgal altında bile olsa sadece verilen işi yapmayı düşünen bireyler yetiştirilmesi hedeflenmektedir.
Aslına bakarsanız ülkede uygulanan ekonomik politikalarla eğitim politikaları birbirinin aynısıdır bile denilebilir
Yani amacınız ekonominizi milli yapmak ve bağımsızlığı sağlamaksa eğitiminiz de milli ve bağımsızlıkçı…
Ama değil de…
Milli olan her şeyi tasfiye edip, ekonominizi küresel sermayeye pazar yapmaksa…
Eğitiminiz de millilikten ve bağımsızlıktan uzak olmaz zorundadır
Olan budur…

22–07–2017
Nusret KEBAPÇI




15 Temmuz 2017 Cumartesi

AFİŞLERİN ANLATTIKLARI…

AFİŞLERİN ANLATTIKLARI…


Aslına bakarsanız konu oldukça ilginç…
Çünkü
Birileri çıkıyor son birkaç gündür televizyonlarda yayınlanan…
Hemen tüm kentlerdeki bilbordlara asılan 15 Temmuz afişlerini görünce feryadı basıyor…
Diyorlar ki:
“Madem bu başarı FETÖ’ ye karşı idi, hazırladığınız pankartlarda neden FETÖ’cülerle değil de…
Suçlu sanki göz bebeğimiz askerimiz miş gibi…
Halkımız askerimizle karşı karşıya getirilmiş. Görünüyor...”
“Neden hiç bir afişte FETÖ yok?”
Tabi bunlar söylenirken…
Talepte de bulunuluyor…
“Bu 15 Temmuz’a yakışmıyor.”
“Değiştirilmeli.”
Doğrusunu isterseniz bu yakınma bence hiçbir gerçeği yansıtmıyor
Üstelik tam tersine…
Bu afişler, oradaki resimler tamamen 15 Temmuz’un mantığını sergilemektedir.
Nasıl mı?
Tabi işin burasında bu tepkiyi gösterenlerin afişi hazırlayanların nasıl bir Türkiye istedikleri…
Toplumu ve devleti nasıl şekillendirmek istediklerine yönelik herhangi bir öngörüleri bulunmuyor.
En azından söylemlerinden öyle anlaşılmaktadır.
Söylemek gerekirse…
Neredeyse 2007 yılında başlayan Ergenekon…
Balyoz…
Ve bugün de FETÖ operasyonlarıyla devam eden süreç birbirinden kopuk
İlgisiz değil…
Aksine
Birbirlerini oldukça sistemli bir şekilde takip eden ve birbirini tamamlayan hamlelerdir dersek…
Kanımca yanlış söylememiş oluruz…
Diyeceksiniz ki tamam da, nasıl?
Yani ne amaçlanıyor da bunlar belirli bir düzen içinde gerçekleşmektedir? Bence asıl sorulması gereken soru budur…
Aslında 2007 yılında başlayan birbiri ardına yapılan operasyonların amacı
AB’nin de desteğini alarak…
Askeri vesayeti kaldırıyoruz söylemi altında ordunun ulus devlete…
Yani Cumhuriyete…
Türk milli kimliğine sahip çıkmasını engellemekti…
Biliniyordu ki…
Ordunun ulus devlet…
Cumhuriyet konusundaki duyarlılığı yok edilmeden…
Yani bu konuda ordu etkisiz hale getirilmeden, Cumhuriyeti yıkıp yerine çok kimlikli bir dini düzenin getirilmesi mümkün olamayacaktı…
İşte Ergenekon…
Balyoz gibi operasyonlarla bu esas olarak yapıldı ama…
TSK…
Hala toplum içinde saygındı ve bu durum da onu tüm yıpratmalara karşın dokunulmaz halde tutuyordu…
Bir düşünün türlü Ergenekon ve Balyoz gibi tertiplerle yıpratma çabalarına karşın toplumda hiç kimse, herhangi bir subaya, bir ere…
Saldırıda bulunmaya…
Onu tokatlamaya…
Kemerle dövmeye cesaret edebilir miydi?
Demek istediğim…
İstedikleri düzenin gerçekleştirilebilmesi için ordunun gözden düşürülmesi, sonrasında da KHK’lerle tasfiyesi yapılıp, orduda kendi istedikleri gibi bir yapılanma yapabilmeleri gerekiyordu…
15 Temmuz’la o yapıldı.
Buradan afişlere tekrar dönersek
O afişlerin tamamı; biz ordudan güçlüyüz, askeri vesayeti kırdık...
Ordu artık bizden korkuyor düşüncesinin resim ve fotoğraflarla ifadesinden başka bir şey değildir…
Ama unutulmamalı ki
“Askere düşmanlık, düşmana askerliktir.”
                                    M.Kemal ATATÜRK

15–07–2017
Nusret KEBAPÇI