9 Ekim 2016 Pazar

YOLGEÇEN HANI

YOLGEÇEN HANI


Farkında mısınız son yıllarda giderek tam bir yolgeçen hanına benzemekteyiz…
Neden mi?
Şunun için…
Bakın ister İngiliz…
Amerikan…
Alman…
Fransız…
İster o ülkelerin elçisi…
İsterse gazetecisi olsun…
Hiç fark etmiyor…
Memleketimizin istedikleri yerine, hiç kimseye sormadan…
Danışmadan…
Hatta haber bile vermeden gidebiliyorlar…
İstedikleri…
Vali…
Kaymakam…
Belediye başkanı…
Ya da herhangi bir örgüt lideriyle görüşebiliyorlar hatta deyim yerindeyse emperyalist ülkelerin müfettişleri gibi davranıp…
Çok ukalaca hatta utanmazca açıklamalar yapıyorlar ya...
Böyle olunca insan ister istemez merak ediyor…
Bu insanlar nasıl böyle kimseden habersiz memleketin her tarafını izinsiz olarak gezebilir Türkiye’yi aşağılayıcı konuşmalar yapabilir?
Bunlara ülkede ne aradıklarını sorabilecek bir yetkili, etkili kimse çıkmaz mı?
Doğrusunu isterseniz çıkması gerekiyor,bizi yönetenler bunun için iktidar oluyorlar ama olmuyor…
Bir emekli albay son günlerde yaptığı açıklamalarda bile diyor ki “Yabancılar Güneydoğu’da diledikleri gibi geziyor, aşiretlerle görüşüyor…”
“borçları kapatılıyor “şeklinde açıklama yapıyor ama inanır mısınız bizimkiler yine oralı değil…
Tabi olup biteni dikkate almaları için ne yapılması gerekir? Bilemiyorum ama insan ister istemez düşünüyor…
Örneğin bizim elçilerimiz…
Politikacılarımız…
Devletimizi yönetenler…
İstedikleri devletin…
İstedikleri bölgesini…
Veya gittikleri ülkelerin o ülke yönetimlerince de sakıncalı bulunan bölgelerini…
Kişilerini ziyaret edebilirler mi?
Babalarının çiftliği gibi hemen her tarafını dolaşabilirler mi?
Veya şöyle soralım…
Bizim yetkililer Yunanistan’da…
Bulgaristan’da…
Çin’de…
Rusya’da
Almanya’da…
Fransa’da…
İspanya’da…
Diledikleri gibi gezip…
İstedikleri kişilerle görüşebilirler mi?
Mümkün mü?
Dünyanın hiç bir ülkesinde bu türden bir davranışa izin verilemez…
Bilinir ki hangi ülkeye gidecekseniz ilgili ülkeye önceden neresini ve kimle görüşeceğinizi bildirmek zorundasınız…
Ama bildirmezseniz buna rağmen gitmekte, görüşmekte ısrar ederseniz bilinir ki…
Casuslukla suçlanabilir…
İstenmeyen adam ilan edilebilir…
Veya sınır dışı edilip apar topar ülkenize geri yollanabilirsiniz…
Eğer biz; tüm bunların hiç birini yapmayıp, üstelik terörle mücadele ettiğimizi düşündüğümüz ülkemizin Güneydoğu’sunda yabancı elçi, devlet adamı ve gazetecilerin cirit atmasına seyirci kalıyorsak, bunun adı artık misafir severlik değil, aymazlıktır…
Hal böyle olunca da sormak zorundayız…
Türkiye yolgeçen hanı mı?

08–10–2016

Nusret KEBAPÇI

2 Ekim 2016 Pazar

LOZAN…

LOZAN…


Farkında mısınız? Son yıllarda Atatürk ve Cumhuriyet’le olduğu kadar Türk devletinin kuruluş senedi olan Lozan Anlaşmasıyla ilgili de bir sürü yalan ortalığa saçılmaktadır…
Tabi burada dikkat çekmesi gereken asıl şey…
Atatürk’le Cumhuriyet’le çıkarları bozulan emperyalizmin işbirlikçilerinin tavırları, saldırıları değil…
Bence bu konuda asıl konuşması gereken ilgili üniversitelerin tarih bölümlerinin giderek artan bir şekilde sessizliğidir.
Tabi bu sessizliğin sadece Lozan, Atatürk, Cumhuriyet konusunda olduğunu düşünmek mümkün değil…
Benzer tutum ne yazık ki Kıbrıs…
Ermeni Soykırımı…
Kurtuluş Savaşı…
Osmanlı konularında da aynen sürdürülmektedir.
Yani duvardan…
Kayalardan ses geliyor ama üniversitelerden değil.
Buradan son yıllarda gündeme getirilen Lozan’a gelecek olursak…
Önce bir şeyi vurgulamak sanırım yararlı olacaktır, çünkü tek taraflı bir Lozan düşmanlığı yok.
Ya da isterseniz şöyle söyleyelim…
Bu gün Lozan’a saldıranların hiç birinin Türkiye’nin parçalanmasını amaçlayan…
Hemen her tarafın işgal edilip doğuda bir Ermenistan, güney doğuda bir Kürdistan kurulmasını amaçlayan Sevr’e yönelik bir tepkileri olmadığı gibi…
Bugüne kadar Ermeni Soykırımı ve Ermenilerin toprak talepleri…
Kıbrıs…
Türk ulus kimliği…
Bölgede kurulmak istenilen büyük Kürdistan…
Hatta ülkemizin bölünmez bütünlüğü ile ilgili herhangi bir politikaları yok…
Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz…
Ya Sevr’den yana olacaksınız ya da Lozan’dan…
Ama hazretler akıllarınca kafa karıştırmaya devam ediyorlar…
Neymiş?
Lozan 2023 yılında bitecekmiş…
Nerede yazıyor?
Kim biliyor?
Kanıt falan gibi şeyler gösterin demeye gerek de yok çünkü bu söylem eğer dondurmacı külahı giyen bir meczubun işi değilse, inanın çok tanınmayan başka bir meczubun yalanından başka bir şey değildir…
Hadi bir an için bu yalanlara inandık diyelim…
Peki, ne olacakmış 2023 yılında…
Olacak şuymuş…
“Biz madenlerimizi çıkarabilecek…”
Hatta “sanayimizi bile canlandırabilecekmişiz…”
İşte tüm bunları yapmamızı; o Lozan var ya o Lozan işte o engelliyor muş…
Aslında buna ne denir bilmiyorum ama…
Şunu söylemek mümkün…
Sadece Atatürk dönemi olarak adlandırılan dönemde bile neredeyse sıfırdan 1000 fabrikaya ulaşılmış…
Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz denen bir anlayışla madenlerimiz faaliyete geçirilmiş…
Rafineriler…
Bankalar kurulmuş…
Tarımda müthiş bir ilerleme kaydedip kendi kendine yeten yedi ülkeden biri bile olunmuş…
Hatta bir zamanlar kendi uçağımızı yapıp kendi otomobilimizi bile yaratmışız ama…
Ne yazık ki sizin uyguladığınız “Babalar gibi satma” politikalarınızla amaçladığınız Türk ekonomisini tasfiye ederek ülkeyi, batının koşulsuz pazarı yapmak çabanız sonunda Cumhuriyetin bu güne kadar edindiği her ne varsa bir bir elden çıkarılmış…
Bugün artık bırakın madenleri, ağır sanayiyi…
Hafifi bile ortada yokken…
Bankalar…
Şirketler yabancılara satılmışken…
Tarımda samanı bile yabancılardan alır duruma gelmişken…
Darbeyi bile memleketin 100’den fazla kurumunu satmak için fırsat saymış bir anlayışın…
2023’de ekonomik bağımsızlığımızı kazanma sözleri tamamen safsatadır…
Şöyle de sormak mümkün…
Siyasette milli olmayan, ülkenin ulusal çıkarlarını korumayan, ekonomide milli olur mu?

01–10–2016
Nusret KEBAPÇI


30 Eylül 2016 Cuma

IŞİD’İN UÇAKLARI…

IŞİD’İN UÇAKLARI…


Şimdi isterseniz önce darbeden başlayalım çünkü birçok olayın başlangıcı ona dayanıyor…
Ne oldu?
15 Temmuz gecesi Yurtta Sulh adında bir Konsey iktidara el koymaya kalktı ve başarısız oldu…
Sonrası biraz da olsa herkesin malumu ama…
Dahası var.
Tamam, darbe başarısız oldu olmasına da…
Sahi aradan iki buçuk ay geçmesine rağmen bu Yurtta Sulh Konseyi nerede?
Kimlerden oluşuyor?
Bilen var mı?
Peki ya bu başarısız darbe girişiminin ardından yaşananlar onlar da mı hiçbir şey öğretmiyor…
İsterseniz hafızaları tazelemek adına biraz hatırlatalım…
Öncelikle askeri okullar tasfiye edilip, askeri hastaneler kamuya aktarılıp komuta kademesi Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıp…
Kamunun 100’den fazla şirketi hemen özelleştirmeye çıkarılmadı mı?
Bireysel emeklilik ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndan memur güvencesi konusunun çıkarılmaya çalışılmasını saymıyorum bile…
Ya darbeyle ilgili ABD’yi suçlayan söylem ona ne oldu?
Daha darbenin ilk saatlerinden itibaren bu darbenin arkasında Amerika’nın olduğu söylenmiyor muydu?
Hatta bu konuda sert, kafa tutan açıklamalar bile yapılmadı mı?
Peki, ne oldu da darbede ABD’yi suçlayan söylem çok kısa bir süre içinde ABD ’ nin darbeyle ilişkisinin olmadığını…
Hatta darbe gecesi bile destek verdiklerini söyler hale geldi, ne değişti?
Ya da tüm bunlarla Suriye’de olup bitenler arasında ne ilişki var?
İlişkisi şu;
O dönemde iktidar,  kendisini ABD tarafından darbe yapılmak istenen bir durumda gösterdiğinden…   
İran ve Rusya tarafından sahiplenildi…
Rusya’dan özür dilenmesiyle de ilişkiler düzelmeye başladı…
Daha önce Rusya’nın tepkisinden çekinen Türkiye, bu gelişmeler üzerine IŞİD’i yok etmek adına Fırat Kalkanı Harekâtıyla Suriye’nin Cereblus kentine giriverdi…
Girilirken de asıl hedeflerden biri Suriye’nin toprak bütünlüğüydü öyle açıklanmıştı…
 Ancak gelinen noktada iş bizim desteğimizle giren ÖSO ve benzeri örgütlerden bir milli ordu kurmaya doğru varınca işin rengi değişti…
Tabi bunu düşünürken, sürekli gündeme getirilen “Uçuşa yasaklı bölge” talebini…
“Katil ESED” söylemini…
Ve son ABD gezisinde ABD’nin üst aklıyla toplantı yapıp ABD başkanı ve eşiyle aile pozu verecek kadar yakınlaşılmasını da gözden uzak tutmamak gerekiyor...
Şimdi soralım
Hemen her fırsatta gündeme getirilen “Uçuşa yasaklı bölge” kimin için isteniyor?
Sakın IŞİD ya da PYD için demeyin, çünkü bu örgütlerin her ikisinin de uçakları yok.
Böyle olunca da bu taleplerin Suriye uçaklarına yönelik olduğunu hemen anlıyorsunuz…
İsterseniz tam bu noktada yazıyı tarihten bir örnekle bitirelim…
Eski Cumhurbaşkanlarından Özal’da Irak’a karşı ABD ‘nin “Uçuşa yasaklı bölge” oluşturmasını istemiyor muydu?
Ne olmuştu sonuçta...
36 paralelin kuzeyi Irak’a yasaklandı ve ABD’nin korumasında nur topu gibi bir Kürdistan doğuverdi…
Şimdi tekrar ABD’ye Suriye’de “Uçuşa yasaklı bölge” oluşturma çağrısı yapılınca aklıma geldi…
Suriye Kürdistan’ı da sakın böyle oluşturulmasın…

29–09–2016
Nusret KEBAPÇI



22 Eylül 2016 Perşembe

TEK DİL TEK DEVLET, ÇOK DİL ÇOK DEVLET…

TEK DİL TEK DEVLET, ÇOK DİL ÇOK DEVLET…


İçişleri Bakanı’nın kayyum atanan belediyelerde indirilen birkaç dildeki tabelaları yeniden astırması her nedense kimsenin ilgisini çekmedi…
Çekmesi gerekir miydi?
Elbette.
Neden?
Şunun için…
Bir ulus devlette…
Yani ulus esasına dayanan bir devlette ulusu oluşturan öğelerin en başında dil gelmektedir.
Çünkü dil, birliğin en önemli harcıdır.
İsterseniz önce tanımdan başlayalım…
Ulus: Ortak bir dili, tarihi, kültürü…
Ekonomisi bulunan bir topluluk değil mi?
Diyeceksiniz tamam da…
Ya ülkede birden fazla kimlik yaşıyorsa bu durumda ne olacak diğer kimlikler kendi dillerinde eğitim göremeyecekler mi?
Görmeyecekler…
Veya göremezler dediğinizde belki sanki demokratik davranmıyor muşsunuz gibi gelebilir ama işin doğası bu…
Olamaz…
İsterseniz ülkelerden örnek verelim…
Sizce Almanya’da sadece Almanlar mı yaşamaktadır?
Değil ama…
Anayasalarına göre tek bir resmi dilleri bulunmaktadır o da Almanca…
O kadar ki Türk öğrencilere teneffüste bile Türkçe konuşma hakkı verilmemektedir…
Ya Fransa; sizce çok mu farklıdır?
İnanın değil…
Orada da Franklar dışında birçok etnik kimlik yaşamasına karşın sadece bir dil kullanılmaktadır…
Fransızca.
Tabi tek tek örnek vermeye kalkmak değil amacım ama bilinmesinde yarar var…
Sadece yukarıda örnek verdiğim ülkeler değil…
Yunanistan’dan…
Bulgaristan’a…
İtalya’dan, İngiltere’ye kadar hemen hemen tüm ülkelerde tek bir dil kullanılmaktadır…
Peki ya ABD orada durum nasıl? Merak ediyor musunuz?
380 civarında dilin konuşulduğu, üstelik de eyaletlerden oluşan ABD’de sadece bir resmi dil kullanılmaktadır…
O da İngilizce.
Bunun için yasa bile çıkarmışlar adı da “Dil Birliği Yasası.”
Neden biliyor musunuz?
Çünkü geçmişte bugün sanki bizde demokratlaşmanın gereğiymiş gibi süslenerek sunulan çok dilliliği ve anadilde kamu hizmetini adamlar denemişler…
Sonuçta ne görmüşler biliyor musunuz?
Her etnik kimlik, her yerde hatta kamuda bile kendi dilini kullanır hale gelince kimse ortak dili öğrenmeye ihtiyaç duymamış…
Sonra aradan bir kuşak geçip de ortak dil unutulunca…
Toplum birbiriyle ancak tercüman aracılığıyla iletişim kurar hale gelip, dil temelinde ikiye bölünüvermiş.
Yani lafı çok fazla uzatmaya gerek yok…
Sen ülkede birden fazla dil kullanılınca ülkede çoğulculuk artıyor demokrasi falan geliyor sanıyorsun ya…
Böyle bir şey yok.
Dil birliği; bir ulus devletin en önemli bileşeni, bir anlamda olmazsa olmazı olduğundan dili ayırdığınız zaman farkında olmadan toplumu da ayırmış oluyorsunuz…
Bunu şöyle de söylemek mümkün…
Tek dil, tek devlet…
Çok dil de çok devlettir.

22–09–2016

Nusret KEBAPÇI

16 Eylül 2016 Cuma

KAMUDA TÜRBAN…

KAMUDA TÜRBAN…


Önce okullarda başlayan…
Sonra adliyelerde hakim ve savcıların türban takmasıyla devam eden süreç…
Sonunda polise kadar geldi…
Bundan sonra öğretmen ve memurlarımız gibi hakim ve savcılarımızla birlikte kadın polislerimiz de türban takabilecek.
Peki, nereden çıktı bu türban konusu…
Şundan…
İktidar yıllardan beri Türk Milleti kavramını ortadan kaldırıp çok kimlikli…
Çok kültürlü…
Hatta çok hukuklu dini federatif bir devlet kurmak istemiyor mu?
Bunun için bölgede Eş başkanlık üstlenilip…
Yeni anayasa adı altında ortak milli kimliği yok sayan bir anayasa hazırladıklarını da sıklıkla kendileri de ifade etmiyorlar mı?
Neredeyse 14 yıldır hedeflerinde ulus kimliğimiz…
Dilimiz…
Ulusal ekonomimiz yok mu?
İşte tüm bu yaşanılanları…
Ya da aşama aşama gerçekleştirmek istedikleri tüm plan ve projeleri bu doğrultuda değerlendirmek gerekmektedir.
Çünkü biliyorlar ki;
Ulus devlet; toplumdaki etnik ve dini farklılıkları görmez…
Bunun ön plana çıkarılmasının toplumda ayrışmaya yol açacağını bilir.
Bu yüzden toplum sadece üst yani ulus kimlik temelinde birleştirilir…
Bunun dışında…
Ayrı bir otorite oluşturan, devlet hiyerarşisine paralel tarikat cemaat türünden hiçbir oluşuma izin vermez…
Onların kendilerini…
Kılık, kıyafet ve çeşitli sembollerle ifade etmelerini de kabul etmez.
Çünkü artık kişi…
Tarikat ve cemaatin bir adamı veya kadını değil…
Cumhuriyetin herkesle eşit yurttaşıdır…
Hem zaten toplumda bu eşitlik duygusunu yok eden, halk arasında kerameti kendinden menkul, sözde üstün özelikler taşıyan ama gerçekte hiç bir vasfa sahip olmayan oluşumların da ulus devlette hayat hakkı yoktur…
Şuraya gelmek istiyorum…şapka
Cumhuriyet;
Kılık Kıyafet ve Şapka Devrimi’ni neden yaptı biliyor musunuz?
Çünkü biliyorlardı ki hemen herkesin mensup oldukları tarikat ve cemaat kıyafetlerini giydiği…
Herkesin kendisini doğru kabul ettiği bir ortamda toplumun bir araya gelip millet olması mümkün görünmüyordu.
Bu yüzden dini, mezhebi, tarikatı ifade eden giysilerin sokakta giyilmesi, yasaklanıp, görünürdeki farklılıklar ortadan kaldırılarak bir araya gelerek millet olmuştuk ya…
Şimdi tam tersi, yani;
Tarikat ve cemaat kıyafetlerini tekrar serbest edip görünürdeki farklılıklar artırılarak millet olmaktan çıkarılıyoruz…
Olay budur…

16–09–2016
Nusret KEBAPÇI




9 Eylül 2016 Cuma

SİYASİ VE İDEOLOJİK MÜCADELE NEDEN YOK?

SİYASİ VE İDEOLOJİK MÜCADELE NEDEN YOK?


Tamam, 15 Temmuzda FETÖ bir darbe girişiminde bulundu ve sonucunda devletin hemen her hücresinden temizlenmeye başlandı…
TBMM hariç…
Ama daha şimdiden sadece kamuda 100 bin’e yakın insanın görevden alındığı dikkate alınırsa, bu sayının çok daha yukarılara çıkacağı anlaşılıyor.
Bakın şu konuda hiç bir itirazım yok.
Eğer gerçekten suç işlemişse…
Darbeye bulaşmışsa, mutlaka hesap sorulmalı…
Yargı önüne çıkarılmalı da…
Şimdiye kadar yapılan sadece polisiye bir mücadele…
Operasyonun siyasi ve ideolojik ayağı yok…
Yani hangi siyasi partilerde…
Dernek…
Vakıf ve sendikalarda…
Kimlerin…
Nasıl…
Hangi yöntemlerle örgütlendikleri, insanların nasıl ikna edildiği veya ne gibi şantajlar yapılarak FETÖ’ nün bu gibi örgütlere ve devlet içine sızdığı açıklanmadığı gibi…
İşin ideolojik boyutu…
Yani tarikat ve cemaatlerin devlet içinde nasıl örgütlenip, otorite kurduklarına ilişkin de herhangi bir şey yok.
Hem zaten iktidarın “diğer cemaatlerin kaygı duymaması gerektiğini”  açıklaması…
Aynı zamanda basında bu yönde çıkan haberler, bir tarikatın yerinin başka bir tarikat tarafından doldurulacağının da ipuçlarını vermektedir.
Bu nedenle çok açık bir şekilde de ortaya çıkmaktadır ki laik ve çağdaş olmayan, ulus bilinciyle donanmamış hiç bir örgüt ki buna devlet de dahildir, tarikat ve cemaatlere karşı ideolojik mücadele veremez.
Diyeceksiniz ki vermesi gerekli mi?
Tarikat ve cemaatler devlet içinde olursa ne olur?
Bakın ne olur biliyor musunuz?
Hani zaman zaman basında…
“Falan devlet yetkilisi tarikat şeyhini ziyaret etti…”
“Bir profesör falan şeyhin elini öptü.”
“General erden emir aldı…”
“Falan kurumda hizmetli genel müdüre bile emrediyordu.” türünden haberler çıkıyor ya…
İşte bu durum, sadece FETÖ ‘ye ait olmayıp neredeyse tüm tarikat ve cemaatlerde benzer tutumlar söz konusudur…
Çünkü hiç bir tarikatta şeyh seçimle falan yönetime gelmez…
Nasıl seçilir biliyor musunuz? Kendisinden önce o mevkide bulunan şeyhin önermesiyle, onun ölümünden sonra.
Şimdi söyleyin; herhangi bir tarikat mensubu, hizmetinin karşılığında öldükten sonra cenneti vaat eden şeyhinin mi söylediklerini yerine getirir?
Yoksa hiç bir dini vasfı olmayan yöneticisinin mi?
Bu durum devlette devamlılığı, liyakati bozucu bir durum ortaya çıkarmaz mı?
Ayrıca bu tür örgütlenmelerde millet bilinci olmadığından, millet, ülke çıkarları, bağımsızlık, vatan, emperyalizm gibi kavramlarla tanışmayan tarikat ve cemaat mensuplarının her zaman için emperyalistlerce kullanılması olasılığı ne olacak…
Demek istediğim sadece devlet kurumlarında liyakat ve hiyerarşiyi sağlamanın değil…
Bağımsızlığın, ulusal egemenliğin, hatta sanayileşmenin, çağdaşlaşmanın, ulusal çıkarları korumanın bile sadece bir tek yolu bulunmaktadır…
Laik bir ulus devlet…
Değilse bir cemaati ortadan kaldırmaya çalışırken kendinizi başka bir dış destekli cemaatin kollarında pekala bulmanız mümkün…

09–09–2016
Nusret KEBAPÇI

  

5 Eylül 2016 Pazartesi

BU POLİTİKALARDAN KİM SORUMLU?

BU POLİTİKALARDAN KİM SORUMLU?


Sadece son yirmi dört saatte bile 24 şehit…
Farkında mısınız zaten bir süredir hemen her gün şehit haberleri gelmiyor mu?
Askeri birliklere saldırılıyor…
Karakollar bombalanıyor…
Hatta bırakın silahla saldırılmasını…
Bomba yüklü kamyonlar, traktörler Cizre’de olduğu gibi Çevik Kuvvet binasının önünde bile patlatılmıyor mu?
Biliyorum, zor, olağanüstü koşullarda mücadele ediliyor ama insan yine de sormadan edemiyor…
Bizim devlette istihbarat denilen bir şey var mı?
Bakın yaklaşık bir yıldan fazladır terörle mücadele ediliyor ve bombalı eylemlerle karşı karşıya bulunuluyor…
Ve üstelik bunun önemli bir kısmı da kamyon ya da traktörle saldırı şeklinde oluyor…
Tamam, istihbarat yok.
Anladık o il ya da ilçelerde kamera sistemi de bulunmuyor…
Ama gelip geçen kamyon veya traktörleri kontrol etmekte mi olanaksız…
Yani hep böyle elimiz kolumuz bağlı teröre teslim olup, nerede ne zaman bombalı kamyon veya traktör gelecek diye beklemek mi zorundayız…
Hep böyle savunmada mı olunacak…
Tabi sorun sadece Cizre değil, benzer durum ülkemizin hemen her yeri için geçerli.
Biz son zamanlarda PKK terör örgütüyle, FETÖ ve IŞİD’le mücadele ediyoruz ya …
Peki, PKK’yı yıllarca görmezden gelen “Açılım… “
“Çözüm süreci” adı altında, dağlardan, şehir merkezlerine yerleşme fırsatı tanıyan politikaların sorumlusu kim?
Benimki de soru, hiç kimse.
Ya FETÖ’yü 1974’lerden beri devletin içine yerleştiren…
Kök saldıran…
Hemen her yerde etkili olmalarını sağlayan…
“Ne istedilerse verdik diyen” kim?
Gelelim IŞİD’e…
Hani biz Celebrus’a bu nedenle müdahalede bulunduk ya onun için söylüyorum…
Sahi; IŞİD’e, gerek Türkiye…
Gerekse çeşitli Avrupa ülkelerinden katılan kişiler, nereden ve hangi ülkenin sınırlarından geçtiler dersiniz?
Ya oradan gelen Petrolu pazarlayan kimdi?
Hangi ülkeye ait tankerlerin görüntüleri çeşitli yabancı televizyon ve internet sayfalarında yayınlandı…
Hadi diyelim ki…
Bunun da sahibi yok.
Biz Celebrus’a Suriye’nin kuzeyine Kürt koridoru kurulmasın diye girdik…
Peki
Irak’ın kuzeyinde kukla bir devlet kurulmasına rıza gösteren, tüm tepkilere karşın Barzani’den petrol alarak onun bağımsızlığa giden yolunu açmaya destek olan kim…
Hangi ülke?
Suriye’nin Kuzeyiyle Irak’ın kuzeyi arasında herhangi bir fark var mı?
Madem güneyimizde bir Kürt Devleti’ne karşıydınız daha başından yani Irak’ın kuzeyinde kurulmadan önce engellenmesi gerekmez miydi?
Hadi diyelim ki Irak’ta geç kaldık ve bu gün Suriye’de Kürt devleti kurulmasını engellemek için müdahale etmemiz gerekiyor…
Peki…
Suriye’de o kantonların nasıl oluştuğunu biliyor musunuz?
Batının ve bizim desteklediğimiz sözde ılımlı muhalefet denilen ÖSO gibi örgütlerin Suriye’nin kent merkezlerinde bombalar patlatması üzerine, Suriye’nin gücünü merkeze toplayıp…
Sınır bölgelerinin kontrolsüz kalmasıyla değil mi?
Yani demek istediğim…
Bugün mücadele etmek durumunda olduğumuz Türk Milletine düşman bu üç örgütün de güçlenmesinin asıl nedeni…
Son on yılda izlediğiniz…
Ulus kimliği yadsıyan, yeni Osmanlıcı…
Ulusal değil, dini ve mezhepsel çıkarları gözeten politikalarınızdır…
Ama ne yazık ki bedelini Türkiye ödemektedir...

04–09–2016

Nusret KEBAPÇI