3 Nisan 2017 Pazartesi

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ


Aslına bakarsanız durum oldukça ilginç…
Hani siz referandumda evet çıktığı takdirde nasıl bir başkanlıkla yönetileceğinizi falan merak ediyorsunuz ya…
Doğrusu…
Merak etmenizi gerektiren hiç bir şey yok.
Her şey ortada…
Nasıl mı?
Bakın şimdi…
Şu andaki Cumhurbaşkanı mevcut anayasaya uyma, tarafsız olma adına mecliste yemin etti mi?
Etti.
Peki sonuç…
Sonuç şu…
Anayasaya uyulmadığı gibi…
Çoğunluk desteğiyle…
Bir daha iktidardan gidilmemek üzere anayasa bile değiştirildi.
Tarafsızlığa gelince…
Bu gün için Cumhurbaşkanının toplumun her kesimi için eşit davrandığını…
Hemen herkese aynı mesafede durduğunu…
Adil bir tutum içinde bulunduğunu söyleyebilecek tek kişi çıkabilir mi?
Çıkamaz.
İşte başkanlık da bugün ki mevcut durumun çok daha fazla bir baskıyla sürmesi anlamına gelir ki…
Bence belirleyici olan odur.
Hem zaten değişiklik kabul edildiği takdirde, mevcut başkanlık, partili olmayacak mı?
Olacak.
Bu durumda sadece iktidar partisi seçmeninin dediği olacağına…
Onların talepleri yerine getirileceğine göre, bugün meclisin duvarında asılı olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Sözünün de herhangi bir anlamı kalmayacaktır.
Zaten…
Meclis olmasının da fazla bir anlamı olmayacaktır ama…
Burada asıl önemli olan şey şu…
Yüksek yargıyı kim seçecek?
Partili başkan.
Siz hiç partililerin bu konuda etkili olmayacağını…
Tarafsızlıkla seçim yapılabileceğini…
Adaletli olunabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Mümkün mü?
Ya yüksek bürokrasinin…
Kuvvet komutanlarının seçilmesi…
Sizce bu durumdan daha farklı olabilir mi?
Elbette olamaz…
Böyle olunca da…
Bugüne kadar hangi partiyi tuttuğunu bilmediğimiz kuvvet komutanları…
Rektörler…
Yüksek yargı mensupları…
Yani Cumhurbaşkanının tek başına atamaya yetkili olduğu Validen, kaymakama kadar…
Hemen herkes…
İster istemez…
İktidar partili olacaktır.
Demek istediğim şimdi siz eskiden olduğu gibi Cumhurbaşkanının devleti temsil etiğini düşünerek tarafsız olacağını falan düşünüyorsunuz ya…
Bence düşünmeyin.
Çünkü evet çıktığı takdirde…
Tarafsızlık değil, taraf olmak yasal hale gelecektir ki, bunun adı da
Milli egemenlik değil…
Parti egemenliğidir…

02–04–2017
Nusret KEBAPÇI


29 Mart 2017 Çarşamba

AB SEVİCİLİĞİ

AB SEVİCİLİĞİ


Son günlerde köprüleri attığımız ülkelerin sayısı giderek artıyor da şöyle bir haritaya bakıp…
Dost olduğumuz kaç ülke kaldı diye kendi kendimize sorduğumuzda Suudi Arabistan ve Katar’dan başka herhangi bir ülke görünmüyor.
Tabi AB konusunu bunun dışında biraz da farklı düşünmek gerekiyor ama benim burada asıl anlatmak istediğim…
Çakma, tamamen referandum odaklı Hollanda olayı değil, genelde AB politikalarının neyi amaçladığını, hedeflerinin ne olduğu…
Bizim gibi ülkelerden neler istenildiğidir…
Bakın ülkemizle AB arasında ne zaman herhangi bir gerginlik yaşanmış olsa…
Bir kısım AB sever tarafından ki…
Bunların bir kısmı, politikacı yazar, çizer falan da olabildiği gibi.
Büyük gazetelerin köşelerini bile işgal edenleri vardır…
Feryada başlarlar;
“Demokrasiden ayrılmayalım…”
“Batıdan kopmayalım…”
“AB sürecinden vazgeçmeyelim” falan…
Öyle ki
İçlerinde “NATO’ya daha sıkı sarılmamız gerekir” diyen bile çıkıyor…
Zaten onlara göre AB…
Devlet, hatta emperyalist amaçları olan
Pazar peşinde koşan, ülkeleri birçok şekilde ele geçirmek…
Projelerle toplumlarını etkilemek isteyen Avrupa Birleşik Devletleri değil de…
Tamamen insani amaçlarla hareket eden…
Demokrasiden…
Özgürlükten yana olan…
İnsanların sömürülmesinin karşısında olan demokratik kitle örgütü…
Aslına bakarsanız böyle göstermek, pek çok bakımdan işlerine de gelmektedir…
Öyle ya
Bu ülkeleri emperyalist olarak nitelendirip nasıl onlarla proje yapılıp…
Destek, para, hibe falan alınabilir ki…
Ama iş bu kadar basit değil.
AB her ne kadar ABD karşısında etkili olmaya çalışsa da sonuçta pazar peşinde olan emperyalist bir devlet…
Üstelik hedef aldığı ülkelerdeki ulus devletlerin de yıkıcısı…
Çünkü onlar da ABD gibi güçlü ulus devletlerin kendi pazarlarına sahip çıktıklarını bildiklerinden…
Bu türden devletleri sözde demokrasi masalıyla aldatıp, parçalayarak kendileri için etkisiz, zayıf devletler olmaları istenmektedir…
Hani bugünkü iktidar, referandum uğruna sahte bir AB karşıtlığına soyunuyor ya, o da hikayedir.
Çünkü
Gerek iktidarın gerekse AB ve ABD’nin çıkarları ortak olup bunların tamamı Türk ulus devletinin parçalanması konusunda işbirliği içindedirler.
Çünkü amaçları ortaktır…
Baştan beri nasıl bir ülke olmamız hedefleniyordu?
Ulus devletin ekonomik dayanaklarıyla…
Ordusuyla…
Değer ve sembolleriyle falan yok edilip…
Çok kimlikli, çok kültürlü…
Hatta çok hukuklu…
Emperyalizmin koşulsuz pazarı ve padişah tarafından yönetilen bir Türkiye değil mi?
İşte
Tüm ülke kaynaklarının elden çıkarılarak, Ordunun Ergenekon ve Balyoz benzeri operasyonlarla ulus devletten vazgeçirilmesi…
Eğitimden ulus kimlikle ilgili kavramların temizlenmesi…
TC’nin hemen her yerden kaldırılması…
Ve bugün gündeme getirilen başkanlık konusu bile…
AB ve ABD dayatmalarıyla gerçekleştirilmektedir…
Demem o ki…
İşin sırrı tamamen ulus bilincidir…
O varsa ülkenizi kalkındırır, bağımsız, onurlu müreffeh yaşarsınız.
Ama yoksa…
Kendinize hangi unvan ve ismi takarsanız takın…
Varacağınız yer…
Emperyalizmin sömürgesi olmaktan daha farklı bir yer olmayacaktır…

28–03–2017
Nusret KEBAPÇI



23 Mart 2017 Perşembe

OLAĞANÜSTÜ BİR REFERANDUM…

OLAĞANÜSTÜ BİR REFERANDUM…

Bildiğiniz gibi referanduma olağanüstü hal koşullarında giriyoruz…
Böyle olunca da…
Tabi her şey olağan dışı bir hale gelmektedir.
Normalde devletin tarafsız…
Her iki kesime de eşit uzaklıkta olması gerekir değil mi?
Ama değil…
Öyle de olmuyor…
Bir taraf…
Buna kısacası evet tarafı da demek mümkün.
Her türden devlet olanaklarıyla…
Televizyonlar…
Medya…
Açılışlar…
Devlet törenleriyle desteklenir…
Diledikleri yere…
Afiş…
Pankart asabilir…
Hemen her yerde toplantılar yapabilirlerken…
Diğer taraf olan kesim için Hayır demek…
Oldukça cesaret isteyen bir duruma bile dönüştürülebiliyor.
Düşünebiliyor musunuz?
Sadece anayasa değişikliği istemeyip…
Birilerinin hayalini kurduğu…
Bir anlamda padişahlığı bile gölgede bırakan bir başkanlığı kabul etmediğiniz…
Sırf parlamenter demokrasiyi savunduğunuz için…
Terörist olmakla suçlanabildiğiniz gibi…
Bırakın televizyonlarda propaganda yapabilmeyi…
Sokakta afiş asmanız…
Bildiri dağıtmanız bile yasaklanabiliyor.
Hatta öyle ki; sabah anlaştığınız salonlar bile akşamüzeri iptal edilebiliyor…
Tabi bu arada salonların basılmasını…
Yaşanan göz altıları falan söylemeye hiç gerek yok ama…
Tüm bunları yaşamanızın nedeninin
Gelişmiş bir demokrasi isteği değil de…
Sadece
Bugün İçinde yaşadığımız parlamenter sistemi savunmak olduğu düşünülürse…
Evet, çıktığı takdirde…
Nasıl bir başkanlıkla karşı karşıya kalacağımız da sanırım anlaşılacaktır…
Öyle bir başkanlık gelecek ki…
Kimse muhalif olamayacak…
Düşünemeyecek, tartışamayacak, sesini çıkaramayacak…
Hem zaten başkanın da partili olup Türk Milletini değil…
Sadece kendi seçmenini temsil ettiği…
Egemenliğin kayıtsız şartsız millette değil…
İktidar partisi seçmeninde olduğu da düşünülürse…
Ortaya çıkacak devlet…
Olsa olsa parti devleti olabilecektir.
Böyle olduğunda da, eski sistemde olagelen Başbakanın hükümeti…
Cumhurbaşkanının tarafsızlığıyla devleti temsil etmesi…
Devlet kurumlarının da, hükümet hangi partiden olursa olsun…
Tarafsızlığını koruması…
Kamuda çalışan herkesin de…
İktidar partisinin değil…
Devletin memuru olması gibi durumlar da haliyle sona erecek...
Sonrasında da…
Aklınıza hangi makam ve kurum gelirse gelsin…
Yani validen, kaymakama…
Öğretmenden hizmetliye…
Hakimden, polise herkes iktidar partili olacaktır.
Demek istediğim;
Referandumda değişiklik isteği kabul görürse…
Tüm toplumun ortak çıkarlarını savunan Türk Devleti olmaktan çıkıp…
Sadece bir partinin seçmeninin çıkarlarının savunulduğu parti devleti olacağız…
Bilmem anlatabildim mi?

22–03–2017
Nusret KEBAPÇI



17 Mart 2017 Cuma

HOLLANDA

HOLLANDA


Sanırım referandum yaklaştıkça birileri toplumda etkili olabilecek spekülatif işler yapmayı çok seviyor…
Hollanda olayı da işte tam da bu türden bir olay…
Hatta
Bir zamanlar İsrail’le yaşadığımız Van münite olayının aynısı bile diyebiliriz.
Çünkü o dönemde de…
Sözde İsrail’le çatışmamıza karşın…
Mavi Marmara olayıyla ilgili ne bir özür…
Ne de tazminat alabilmiştik…
Ve bugün İsrail…
İktidarın bölgede en iyi anlaştığı ülkelerden biri bile denilebilir.
Gelelim Hollanda’ya…
Adamların 14 Mart’ta seçimleri var.
Öğreniyoruz ki
Başbakan da bu konuda hassas ve gidilmesinden yana değil.
Ayrıca…
İktidarın 2008 yılında seçim yasasında değişiklik yapıp yurt dışında ve dış temsilciliklerde seçim propagandası yapılmasını yasaklaması gibi bir durum da söz konusu…
Ama emir daha üstten gelince
Her zaman olduğu gibi akan sular duruyor ve bizimkiler apar topar Hollanda yolcusu oluveriyor…
Tabi gidiş emrivaki olup seçimler de gündemde olunca haliyle işler de sarpa sarıyor…
Girerdin giremezdin derken…
Olaylar büyüyor…
Zaten istenilen de bu…
Biliyorlar ki bu yaşananlar birileri için tam bulunmaz bir fırsat yaratacak…
Hem zaten…
Durduk yere batılı devletlerle ilişkileri gerip, sonra da ; “ Bakın bu batı biz İslam olduğumuz için bize düşman…”
“Ve bu kadar parti içinden sadece biz onlara karşı mücadele ediyoruz…” mantığının başka türlü bir açıklaması bulunmuyor.
Neyse olanlar oldu ve ülkemiz yöneticileri…
Başta Hollanda olmak üzere bazı ülkelere…
“Bedelini ödeyeceksiniz…”
“Hesabını soracağız…
Türünden sözlerle tepki gösterdiler…
Sonra hükümetin ekonomiden sorumlu bakanı açıklama yapıverdi…
Dedi ki;
“Ekonomik yaptırım uygulama durumumuz söz konusu değil.”
Hem nasıl olacaktı ki…
Bizim o ülkede başbakanın oğlunun şirketi dışında herhangi bir şirketimizin olduğu bile bilinmezken…
Kabaca bir hesapla…
Adamların bizim ülkemizde yaklaşık 2500 şirketinin olduğunu…
Bu yetmezmiş gibi…
Ülkenin en önemli bankalarından birinin…
Dahası…
En büyük milli petrol şirketimizin şu andaki sahibinin de bir Hollanda şirketi olduğunu öğreniyoruz…
Böyle olunca da haliyle…
Ekonomik yaptırım falan da lafta kalıyor…
Demek istediğim…
Devletler ekonomik bağımsızlığı oranında tavır alabilir…
Tepki koyabilir…
Yaptırım uygulayabilirler.
Değilse tüm yapabilecekleri
Danaları kesmekle tehdit etmek ve portakal bıçaklamaktan ibaret olacaktır…
Daha ötesi değil…

16–03–2017
Nusret KEBAPÇI



10 Mart 2017 Cuma

EYALETSİZ BAŞKANLIK OLUR MU?

EYALETSİZ BAŞKANLIK OLUR MU?


Elbette olmaz ama inanın bu sözü ben söylemiyorum…
Kim mi söylüyor?
Bugün devleti yönetenler…
Hem de bir kez değil, pek çok kez…
Hani zaman zaman konuyla ilgili olarak Türk tipi başkanlık sözleri falan da ediliyor ya…
hikayedir.
İş Aslında…
Atatürk önderliğindeki Kurtuluş savaşı öncesinde yarım kalan
Osmanlı’nın parçalanarak Türklere çok küçük bir alan bırakılmaya çalışılan Sevr haritasının, aradan 100 yıl sonra tekrar gündeme getirilmesinden başka bir şey değildir…
Yani birileri bir oldubittiyle Türk Milletini federatif bir başkanlığa…
Sonrasında da bu eyaletlerin bağımsızlığı yoluyla da paramparça etmeye razı etmeye çalışmaktadır ki…
Asıl amaç da budur bile demek mümkün.
Şöyle diyebilirsiniz…
Tamam, belki öyle olabilir ama ya değilse…
Aslına bakarsanız hani ne denir, perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir…
İşte şimdi içinde bulunduğumuz durum tam da böyledir.
Çünkü yıllardır ülkede gerçekleştirilenler zaten çok kimlikliliğin…
Çok kültürlülüğün…
Hatta
Çok hukukluluğun işaretleri değil miydi?
Böyle olunca da…
Bu başkanlığın nereye doğru gideceğini söylemek kanımca hiç de zor falan değil…
Üstelik yapılan açıklamalarla yönü bizzat kendileri bile göstermektedirler…
Bakın şimdi…
Neredeyse 15 yıla yakındır…
Anayasa komisyonları kurularak Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesi, tartışmaya açılmadı mı?
Açıldı.
Hatta “Türk Milleti kavramı birleştirici değil, Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor…”
“Tüm etnik kimliklerin adı anayasaya mutlaka yazılmalı.” denildi mi?
Denildi.
Peki
“Anayasa’da etnik kimlik vurgusu yapılmayacak, Türkiyelilik esas olacak…” diye Anayasa’dan Türk Milleti kavramının kaldıracağı, seçim bildirgelerine bile yazıldı mı?
Yazılmadı diyenler varsa bir zahmet partilerinin 7 Haziran seçim bildirgelerine göz atıversinler…
Diyelim ki…
“Osmanlı’nın Kürdistan, lazistan eyaletleri vardı.” denilerek etnik bir federasyona yeşil ışık yakılıp…
Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat yasasından bile vatanını, milletini seven öğrenci yetiştirmenin kaldırılıp yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan iş gücü yetiştirmenin konulması da…
Sizde üniter devletin kaldırılacağıyla ilgili hiç bir kuşku uyandırmadı…
Taslağın içindeki üniter devletin tasfiyesine yol açabilecek maddeleri de fark etmeyip…
İlk dört maddenin şimdilik kaldırılmamasıyla da teselli buldunuz diyelim…
Ya kardeşim!
Barzani’nin bayraklarının ülkemiz gönderine çekilmesi de mi sizi uyandırmadı…
Eğer tüm bunlar sizi uyandırmaya yetmediyse…
O zaman uyuyun kardeşim…
Uyuyun ama…
Yaşayacaklarımızın rüya olmayacağını da bilin…

10–03–2017
Nusret KEBAPÇI


8 Mart 2017 Çarşamba

KADINLARIMIZ

KADINLARIMIZ


Bu gün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ama ben size bu günün tarihsel öneminden…
Nasıl kutlanmaya başlandığından falan değil…
Biraz daha özele inersek…
Türkiye’de kadınların içinde bulunduğu durumdan…
Biraz da sözde kadın hakkıymışçasına toplumun önüne getirilen bazı konulardan bahsedeceğim…
Haliyle kadınlar günü deyince aklımıza öncelikle  son günlerde kadına yönelik şiddet…
Hatta cinayetler aklımıza gelmektedir…
Peki, bu şiddet ve cinayetler hani deniyor ya Türkiye çağdaşlaştığına ve kalkındığına göre…
Birileri öyle söylüyor…
Neden giderek azalacağına günden güne artıyor?
Sorun şu…
Kadının yeri Cumhuriyetin kurulduğu döneme göre çok geriye gitti…
Burada bazıları itiraz edebilir…
Bakın bizde kadınlar doktor, hakim oluyor. Hemen her meslekte kadınlar var da diyebilir ama tüm bunlar kadınların haklar bakımından giderek geriye gittiği sonucunu değiştirmez…
Başta ders kitapları olmak üzere televizyon dizileri de dahil…
Topluma nasıl bir mesaj verilmektedir…
Kadının yeri evidir!
Son yıllarda emeğiyle geçinen, onurunu koruyan, meslek sahibi, yani topluma günümüz deyimiyle rol model olarak sunulan kaç kadın bulunuyor…
Şöyle izlediğiniz dizileri, filmleri gözünüzün önüne bir getirin…
Neredeyse hemen hemen hiç birinde yok…
Bunun yerine ise…
Evde çok rahat bir yaşam süren…
Lüks içinde yaşayan…
En büyük evlerde oturan bir sürü kadın var ama dedim ya hiç birinin yaptığı herhangi bir iş yok…
Gerçi
Emeğiyle geçinen erkekleri konu alan film ve diziler var mı da diyebilirsiniz…
Hatta Yılmaz GÜNEY ya da Kemal SUNAL’dan sonra bunun yapılmadığını da söyleyebilirsiniz de…
Baştan söylediğim gibi konumuz kadınlar olduğundan, bu seferlik sadece kadınları konuşacağız…
Bu arada son yıllarda kadın hakkı olarak toplumun önüne ne getirilmektedir…
Öyle eşitlik, mecliste temsil edilme falan değil, kastettiğim sadece türban…
Hem zaten bu tür hakların mücadelesini veren de ortalıkta yok…
İşte bu türbanla sözde demokrasi mücadelesi veren kadınlarımız…
Ne yazık ki erkeklerin sınırsız egemen olduğu bir rejime ulaşmak için koç bası olarak kullanılıyorlar…
Türbanla beraber istenilen, tüm toplumun dini kurallara göre yönetilmesi değil mi?
Peki dine göre yönetilen hangi ülkede demokrasi var?
Suudi Arabistan’da mı?
Bakın birkaç örnek vereyim ki işin nereye varacağını biraz düşünün…
Örneğin bu ülkede 22 yasına kadar kadınların kimlikleri bile yok, üstelik o yaştan sonra da yasal vasinin izniyle sahip olunabiliyor…
Miras, çocukların velayeti falan da hak getire…
Bu arada seçim, oy kullanma falan asla söz konusu değil…
Yani sözün kısası; farkında olsanız da, olmasanız da…
Laiklikle birlikte var oluyorsunuz…
Laiklik yoksa siz de yoksunuz…

Nusret KEBAPÇI


6 Mart 2017 Pazartesi

94 YIL ÖNCE…

94 YIL ÖNCE…


Bizde son yıllarda bir Osmanlı’cılıktır gidiyor…
Böyle olunca sanırım Cumhuriyete saldırmak da farz oluyor.
Bununla ilgili…
“90 yıllık reklam arası” diyen de çıkıyor.
“Prangalardan kurtulduk” diyen de…
Hatta
İşi çok ileri götürüp
“94 yıllık sarhoşların kurduğu rüya bitti” diyenler bile olabiliyor.
Tabi bunlar Osmanlı’cı olunca…
Öyle tarih okumakmış…
O tarihlerde neler yaşanmış mış…
Haliyle önemli falan da olmuyor.
İktidar sarhoşluğundan olsa gerek…
Cumhuriyet’e…
Atatürk’e…
Türk ulus kimliğine ne kadar yüksek sesle hakaret ederlerse…
O kadar taltif göreceklerini…
Birilerinin gözüne gireceklerini sanıyorlar ama iş o kadar kolay değil…
Bu fikir fukaralarının söylediklerini göz önünde bulundurarak diyelim ki bir an için 94 yıl öncesine yani Cumhuriyet öncesine döndük diyelim…
Ne göreceğinizi sanıyorsunuz?
Sanayileşmiş…
Tarımda kalkınmış…
Bilimde çok ileri gitmiş…
Dünyada hemen her konuda etkili hatta büyük devletlerle egemenlik savaşı yürüten…
Şirketlerinin dünyanın en ücra köşelerine kadar gittiği, çok gelişmiş…
Demokrasisinin ülkenin dört bir bucağına yerleştiği bir ülke mi?
Eğer gerçekten böyle bir düşünceye sahipseniz şu kadarını söyleyim, birileri sizi fena halde kandırmış…
Üstelik
Düşündüğünüzün tam tersi bir durum bile söz konusu…
Ayrıca o yıllarda ülkede kayda değer bir sanayi, ticaret olmadığı gibi…
Gelişmiş bir tarım falan da yok.
Zaten olanlar da yabancıların elinde.
O kadar ki, o yıllarda…
Limanlar…
Demiryolları…
Elektrik…
Bankalar…
Hatta bazı yerlerde su bile Osmanlı’nın değil yabancıların…
Tabi bu arada sarayın lüks tüketimi, Osmanlı’nın artık sefere çıkamaması ve ulus devletlerin bir biri ardına kopmaya başlaması nedeniyle borcun arşı alaya çıktığını…
Bu nedenle de alacaklı ülkelerin ülke maliyesine el koyduklarını…
Vergiyi onların topladığını sanırım söylemeye bile gerek bulunmuyor…
Tabi o yıllarda bırakın eşit vatandaşlığı, daha vatandaşlık bile söz konusu değil…
Yabancılar hemen her şeyde ayrıcalıklı.
Öyle ki…
Adamlar askere gitmeyip, vergi vermediği gibi mahkemelerde bile yargılanamıyor…
Öyle Kadın haklarıymış, seçimmiş, demokrasiymiş böyle bir şey de söz konusu değil…
Bakın tüm bunları söylerken zamanın hanedanının Mondros Ateşkes anlaşmasıyla teslim olduğunu…
Sevr’i kabul ederek Osmanlı’nın yok olmasının fermanını imzaladığını…
Yetmezmiş gibi…
Kuvayi Milliye’ye karşı Kuvayi İnzibatiye’yi kurarak dönemin emperyalistleriyle birlikte mücadele ettiklerini de unutmamak gerekiyor…
Demek istediğim…
Tüm bunlara rağmen bugün hala Osmanlıcılığı savunuyorsanız…
Ya ayrıcalıklardan yararlanan yabancı olmanız gerekiyor…
Ya da sömürü planları yarıda kalan emperyalist…
Değilse…
Ulusal ekonominin tasfiye edilerek…
Türk Milleti kavramının yadsınarak…
Türk Ulus devletinin parçalanıp federatif devlet oluşturulmaya çalışılması başka türlü nasıl açıklanabilir ki…

06–03–2017
Nusret KEBAPÇI