TEK MİLLET
Strazburg’da yapılan “Milyonlarca nefes teröre karşı tek ses “ adlı mitingde yapılan konuşmada…
“Tek millet.”
“Tek bayrak.”
“Tek vatan.”
“Tek devlet” kavramlarına da değinildikten sonra : ” Tek millet diyoruz. Tek millet demek sadece Türk anlamına gelmez, bunu biliniz. Tek millet kavramının içinde ülkemde yaşayan 81 milyon var. Kimse bunu sağa sola çekmesin. Tek millet bu. “Denilmemiş miydi?
Denilmişti ama İnsan ister istemez merak ediyor…
Bu adı söylenmeyen gizli tek milletin adı ne?
Ya da şöyle soralım…
Bir adının olması gerekmez mi?
“Tek millet, tek millet”, tamam da…
Eğer bu millet kavramını bizim bildiğimiz şekliyle ulus anlamında kullanıyorsanız, öncelikle ortak kimliği ifade eden bir adının olması gerekiyor.
Yok değil de…
Din yerine kullanılıyorsa, işte o zaman zaten durum değişmektedir…
Bakın bu konudaki kafa karışıklığını gidermek için konuyu biraz açalım…
Bugün dünyada yaşayan çeşitli ülkelerdeki halkların tamamına yakını bizde olduğu gibi pek çok etnik ve dini guruplardan oluşmalarına karşın tek millet çatısı altında birleşmişlerdir…
Dünyaya baktığınızda da bunu hemen her ülkede görebilmek mümkündür…
Örneğin; Almanya’da sadece Almanların değil, başka etnik kimliklerden insanların da yaşadığını biliyoruz ama bu durum kimseyi Almanyalı falan yapmıyor…
Ne yapıyor? Alman…
Ya İtalya’da yaşayan etnik grupların durumu çok mu farklı?
Elbette değil.
Onların da ortak adı İtalyalı falan değil, düpedüz İtalyan…
Gelelim Fransızlara…
Sizce Fransa; kendi içindeki etnik kimlikler konusunda çok mu özgürlükçü?
Değil ve onların da ortak kimlikleri Fransalı falan değil, Fransız…
Yani uzun sözün kısası; dünyadaki devletlerin tamamına yakını tek millet esasına dayanmaktadır.
Ama tüm bunlara rağmen, İktidar partisi uzunca bir süredir, özelikle de 2007 den sonra Anayasa’dan Türk milleti kavramını kaldıracağını çok açık olarak beyan etmiş bunun için komisyonlar kurmuş ancak halktan gelen tepkiler üzerine bu güne kadar bu değişikliği yapmaya cesaret edememişti…
Ancak…
7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri için hazırlanan seçim bildirgelerinde de Anayasa’dan Türk milletini kaldırma maddelerinin bulunması…
İktidarın bu amacından vazgeçmediğini de göstermektedir…
Peki neden?
Ya da şöyle soralım…
İktidar niçin Türk kimliğini anayasadan kaldırmak için bu kadar çaba harcamaktadır?
Doğrusunu isterseniz nedeni belli…
Çünkü iktidar…
Bölgede üstlendiği rol gereği Türk milli kimliğini Anayasa’dan kaldırarak Osmanlı benzeri, çok kimlikli…
Çok kültürlü…
Yasamanın, yargının ve yürütmenin tek elde toplandığı, dini bir başkanlık sistemi oluşturmak istemektedir…
Tüm bunların olabilmesi için de haliyle, ulus devletin yıkılıp…
Türk Milleti’nin etnik ve dini kimliklere ayrışması gerekiyor…
Yani kısacası; yaklaşık 13 yıldır milletin isminin söylenmemesinin…
Türk adının Anayasa’dan kaldırılmak istenmesinin gerçek nedeni budur…
Bilmem anlatabildim mi?
19–10–2015
Nusret KEBAPÇI
19 Ekim 2015 Pazartesi
12 Ekim 2015 Pazartesi
ABD’NİN SURİYE’YE
SINIRI VAR MI?
Çok
değil birkaç gün önce Rusya’nın IŞİD’e müdahalesi üzerine Cumhurbaşkanı ne
demişti…
“Rusya’nın Suriye ile sınırı yok ki,
neden bu kadar ilgileniyor…”
Aslında
bu soruyu şimdi değil, çok daha önce…
Özellikle
de ABD’ye sormak gerekmez miydi?
Afganistan’da
Irak’ta…
Libya’da…
Suriye’de…
Ne
işlerinin olduğunu…
Sınırları
bu ülkelere çok mu yakındı?
Değildi
ama bu güne kadar da hiç kimse ABD’ye…
Bölgede
ne işin var? gibisinden herhangi bir soru da sormadı.
Üstelik
sadece Irak’ta 2 milyona yakın kişinin ölmesine rağmen.
Buna;
Afganistan
Ve Suriye’de ölenleri eklemiyorum bile.
Yani
Siz
Müslüman olacaksınız…
Din
konusunda hemen her fırsatta mangalda kül bırakmayacaksınız…
Ama
Dünyanın
bir büyük devletinin bölgeyi düzenlemek…
Sınırlarını
yeniden çizip şekillendirmek için oluşturduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin
uygulanmasında eş başkan sıfatıyla görev üstleneceksiniz…
Yetmeyecek…
Komşularda
içi savaş çıkarılması, bu ülkelerin parçalanması için çaba harcayıp, bu süper
devletin taşeronluğunu bile üstleneceksiniz…
Bununla
da kalmayıp…
ABD’ye
ülkenizin en önemli…
Üstelik
stratejik yerlerinde asker bulundurması için izin vereceksiniz…
Sonra
da…
Rusya’nın
sınırı var mıymış?
Geçin
bunları beyim, geçin…
Sizde
biliyorsunuz ki artık sizin ve ABD’li müttefikiniz için deniz bitti.
Siz
değil misiniz o büyük ortağınızla halkının neredeyse yüzde 88’inin oyunu alan meşru
bir liderini devirmek için plan üstüne plan yapan…
Bu
olmayınca neredeyse yüz ülkeden ne kadar psikopat, katil varsa o ülkeye göndererek…
O
ülke insanlarını AB kapılarına gidecek kadar mülteci yapan…
Denizlerde
boğulmasına neden olan…
Sahi;
bütün bunları…
Yani
Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini…
Türkiye’nin
güneydoğusunu ilgili ülkelerden kopararak ABD’nin Büyük Kürdistan amacına
ulaşmak uğruna yapmadınız mı?
IŞİD’i
PYD’yi
Bu
amaçla desteklemediniz mi?
“Kobani’ye selam” göndermenizin nedeni de bu değil miydi?
Yani
demem o ki Suriye’yi parçalamak için o kadar tezgâh hazırladınız ama sonuçta
Rusya’nın bölgeye gelmesiyle tüm bu planlarınızın hepsi çöpe gidiverdi…
Bir
anlamda tam bir sükutu hayal.
Bundan
sonra ne olur? Elbette şimdiden kestirmek zor görünüyor ancak şunu söylemek pekala
mümkün…
Rusya’nın
ve bölge ülkelerinin kaderleri bu anlamda ortaktır bu nedenle
Rusya’nın
kazanması aynı zamanda…
Suriye…
Türkiye…
İran
ve Irak’ın da kazanması anlamına gelecektir…
Değilse,
zaten kaybedilmişti…
12–10–2015
Nusret KEBAPÇI
4 Ekim 2015 Pazar
ÖZEL VE GÜZEL EĞİTİM…
Aslında
konu oldukça ilginç…
Doğrusunu
isterseniz ilginç olmak ta bir yana, yapılanları akıl ve mantıkla açıklama
şansı bulunmuyor.
Neden
mi bahsediyorum
Şundan;
MEB
geçtiğimiz yıl, özel okulda okuyan yaklaşık 250 bin öğrenciye, öğrenci başına
yılda 3000 TL’ye varacak bir destekte bulunmuştu.
Bu
sene ise bu rakamlar artırılarak öğrenci sayısı 350 bine…
Verilen
para miktarı da yıllık 3700 TL’ye kadar çıkarılmış…
Elbette
insan merak ediyor…
Neden?
Çünkü
yıllardır devletin okullarına bir kuruş kaynak verilmezken…
Okullarda
hizmetli, memur, güvenlik görevlisi…
Hatta
Bir
kısmında öğretmen bile bulunmazken…
Sizce
MEB…
Niçin?
Özel
okullara bu kadar kaynak aktarmakta ısrar ediyor…
Ya
da şöyle soralım…
Özel
okullar…
Tıpkı
Dershaneler…
Oteller…
Pastaneler…
Halk
otobüsleri…
Dolmuş…
Veya
ticari taksiler gibi…
Tamamen
para kazanmak…
Kar
elde etmek için kurulmuş işletmeler değil mi?
Öyle
ise…
Zarar
eden, batan, müşteri bulamayan diğer ticari işletmelere yardım edilmez…
Desteklenmezken…
Hangi
gerekçelerle özel okullara
Orada
okuyan öğrencilere destek olunuyor…
Aslında
niyet bellidir…
Nasıl
siyasette Türk Milleti kimliği yok edilip Türkiyelilik adı altında özerk bir sistem
kurulması amaçlanıyorsa…
Eğitimde
de gerçekleştirilmek istenilen aynıdır…
Kolayını
da bulmuşlar…
Devlet
okulları ne kadar ekonomik kaynaktan yoksun…
Güvenliksiz,
köhne, ihtiyaçlarını karşılayamaz, çaresiz halde bırakılırsa
Özel
okullara yönelim de, o oranda artacaktır…
Elbette
şunu da bilmektedirler…
Devlet
okulları…
Öğrenciye
eşit yurttaşlık bilinci ve ulusa aidiyet kazandırırken…
Özel
okullar…
Sahibi
olan cemaate…
Tarikata…
Sermayeye…
Ya
da yabancı devlete aidiyet kazandırmaktadır.
Bu
durumda ulus devleti parçalamak, çok kültürlü bir sistem getirmek isteyenlerin
yapacağı şey de bellidir…
Tekçi
eğitim dedikleri, ulusal eğitim sistemini çökertip, hemen her etnik ve dini
kuruluşun, her türden sermayenin kendi okullarını açacağı bir sistemi getirmek…
Uzun
sözün kısası; eğitimde de ulusal olandan, özerkliğe geçiyoruz haberiniz olsun…
04–10–2015
Nusret KEBAPÇI
29 Eylül 2015 Salı
ATATÜRK MÜ? ÇAY
BARDAĞI MI?
Rize
Belediyesi Cumhuriyet Meydanı’ndan kaldıracağı Atatürk heykelini yeniden koymak
için halk oylaması yapacak ve soracakmış…
Bu
meydanda Atatürk heykeli mi olsun?
Çay
bardağı mı?
Doğrusunu
isterseniz…
Çay
bardağı işin görünürdeki yüzü…
Bir
anlamda da sembol…
Gerçekte
oylanacak olan zaten hiçbir şekilde Atatürk ve çay bardağı olmayacaktır…
Ne
mi oylanacak?
Bakın
söyleyim…
Bu
oylamanın bir tarafında…
Cumhuriyetçilik.
Laiklik.
Devrimcilik.
Halkçılık.
Devletçilik.
Biraz
daha ayrıntıya girersek…
Tek
vatan.
Tek
bayrak.
Tek
dil olan, ulus devlet bulunacak…
Diğer
tarafında ise…
Gericilik.
Tarikatçılık.
Yeni
Osmanlıcılık.
Çok
kültürlülük.
Çok
kimliklilik.
Ulus
devlet düşmanlığı yer alacaktır.
Buradan
çay konusuna gelecek olursak…
Osmanlı
döneminde memlekette çay falan üretilmeyip, Ortadoğu’dan ithal edilmekteydi…
Ne
zaman ki Meclis kuruldu…
Atatürk’ün
emriyle bu konudaki araştırmalar da başladı…
1921’den
1924’e kadar ilk Meclisin iktisat bakanlığının İlk Tarım Genel Müdürü olan Muğlalı
bir aileden gelen Zihni DERİN Bey; Rus devrimi sonunda Batum sınırının kapanmasıyla
Doğu Karadeniz’de ortaya çıkan işsizliğe çözüm bulmak, bölgeyi kalkındırmak
için araştırmalar yaparken…
Halkalı
ziraat mektebi öğretmenlerinden Ali Rıza Beyin 1917 yılında yazdığı rapora
ulaşıyor…
1917
yılında yazılan raporda; “Rize ve çevresinin çay üretimi için çok elverişli olduğu”
anlatılıyordu…
Sonuçta…
Hemen
Rize’de 15 dönümlük bir parsele denemek amacıyla ilk çay fidanları dikiliyor ve…
Verim
alındıkça da bu alan günden güne genişletiliyordu…
1939
‘a varıldığında artık bu alan 1550 dönüme kadar ulaşmıştı…
Giderek
verimin daha da artması ile…
1947’de
de ilk çay fabrikası kurulmuştu kurulmasına ama…
Bütün
bunlar bize şu gerçeği asla unutturmamalıdır…
Eğer
bugün Rize’de çay üretiliyor, halkın önemli bir kısmı çaydan geçimini
sağlayabiliyorsa…
Dahası
Dünyanın
birçok ülkesine çay ihraç edilebiliyorsa…
Bunu
çay bardağına değil…
Atatürk’e
borçlusunuz…
Bilinsin
istedim…
29–09–2015
Nusret KEBAPÇI
26 Eylül 2015 Cumartesi
MİTİNG
Geçtiğimiz
günlerde Cumhurbaşkanının desteğiyle biri Ankara diğeri de İstanbul’da olan iki
tane terör mitingi düzenlendi.
Miting;
özellikle katılanlar açısından ilgi çekiciydi…
Çünkü
bu güne kadar terör konusunda en küçük bir laf etmeyenlerle…
Sözde
çözüm süreci adına PKK’ ile Diyarbakır’da halaya tutuşanların hepsi bu mitingde
buluşmuştu…
Elbette
söz konusu miting olunca insan ister istemez sormak durumunda kalıyor…
Sahi;
miting nedir?
Kimler
yapar?
Neden
yapılır?
Gerçi
soruları çok fazla uzatmakta mümkün ama işin mantığı şudur…
Tek
tek sesleri çok fazla çıkmayan…
Ya
da çok önemsenmeyen…
Kişiler…
Topluluklar…
Sendikalar…
Dernekler…
Partiler…
Odalar…
Bir
araya gelerek büyük kalabalıklara dönüşür ve seslerini çok daha kolay
ilgililere duyurabilirler…
Yani
miting
Eğer
bir seçim nedeniyle yapılmıyorsa ki söz konusu Miting terör gerekçesiyle düzenlenmiştir…
Genelde
Konuyu
çözme yetkisi elinde olan ilgili makamları uyarmak, çözüm için baskı oluşturmak
amacıyla yapılmaktadır…
O
halde bu miting…
Cumhurbaşkanı,
hükümet ve onlara çok yakın Türkiye’nin en büyük odaları, dernekleri,
sendikaları tarafından düzenlendiğine…
Ve
bu mitingde terörün sona erdirilmesi…
Bitirilmesi
de talep edildiğine göre…
Sormak
gerekiyor…
Bu
talepleri yerine getirecek olan kim?
Ya
da terörün bitirilmesi konusu kimlerden istenecek
Öyle
ya…
Gerek
saray…
Hükümet…
İlgili
kuruluşlar, orada bulunan herkes, terörü bitirmek için bir talepte bulunuyorlarsa…
Çözmek
durumunda olan bir yerin de olması gerekiyor…
Ve
tüm bunları söylerken şunları da akıldan hiç çıkartmamak gerekiyor…
Siz;
2007 yılından beri ABD İle birlikte TSK’yi kafesleyeceksiniz, çözüm süreci
diyerek Emasya 97 protokolünü ve TSK iç hizmetler kanununun 35.maddesini
değiştirip askerin elinden terörle mücadeleyi alacaksınız…
Terör
örgütünün propagandasını serbest hale getirip…
Ekonomik
kaynaklarını kesmek konusunda parmağınızı bile kımıldatmayacaksınız…
Bayramlarda
bile bayrağı yasaklayıp…
Türk
olmayı neredeyse suç durumuna getireceksiniz…
Valilerinizle
bir yıl içinde kendilerinden talep edilen 290 operasyon isteğinin sadece 8
tanesine izin vereceksiniz…
Terör
örgütüne en önemli desteği veren ABD ve AB ülkelerine tepki bile
koymayacaksınız…
Sonra
da tüm bunlar olmamış gibi mitinge sığınacaksınız…
Uzun
yıllar öncesinde bir devlet yetkilisi;
“İktidar makamı ağlama, yakınma
makamı değil…
Muktedir olma…
Gücünü gösterme…
Çözme makamıdır.” Dememiş miydi?
Evet,
beyler iktidarın anlamı bugün de aynı, değişen bir şey yok…
26–09–2015
Nusret KEBAPÇI
17 Eylül 2015 Perşembe
ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞINDA
BULUŞULAMAZ…
Aslına
bakarsanız konu yeni değil oldukça da eskilere dayanmaktadır…
Yani
100 yıl öncesine falan.
Mondros’tu…
Sevr’di
Bunların
tamamı emperyalistlerin Türkiye’yi parçalamak için kurduğu tuzaklardı…
Başaramadılar.
Ama
ilginçti
Mustafa
Kemal Atatürk önderliğindeki Türkiye halkı o günkü koşullar içinde…
Kendisinden
kat be kat güçlü emperyalistlere karşı bir bağımsızlık savaşı verirken…
Onlar
Yani
hemen her türden gerici ve bölücü örgütler, emperyalistlerin yedeğinde milli
mücadele veren güçlerin üzerine saldırıyorlardı…
Sonuçta
emperyalistlerle birlikte onlar da yenildiler
Ama
vazgeçmediler…
“Durmak
yok, yola devam”dı…
Tam
Cumhuriyet kuruldu kalkınma başlayacak derken…
Bu
kez de hedeflerinde Cumhuriyet vardı…
Bunda
da daha öncekiler gibi yenileceklerdi yenilmesine ama
Durmayacaklardı…
Hem
zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet yapısını parçalama isteklerinden hiç mi
hiç vazgeçmediler…
Kimi
zaman bunu düşmanca, baskıyla yapmaya çalıştılar…
Kimi
zaman da…
Tekçi
ilan ettikleri ulus devleti asılsız suçlamalarla yıpratıp…
Sözde
demokratikleşme adı altında çok kimliklilik ve çok kültürlülüğü dayatarak…
Dedim
ya amaçları 100 yıldır hiç değişmemişti…
İstiyorlardı
ki Türkiye etnik ve dini kimliklere göre ayrışsın federatif bir devlete
dönüşsün…
Kafanız
mı karıştı
Bakın
şimdi iktidar partisi ülkenin yaşadığı sorunların kaynağı olarak neyi
görmektedir?
Ulus
devleti…
Peki
ya ana muhalefet…
İnanın
onlar da çok farklı değil…
Hem
onlar da son seçim bildirgelerine yazdıkları anayasa değişikliğiyle ilgili
maddede…
Anayasada
etnik kimliğe yer verilmeyeceğini…
Öyle
gizli saklı falan da değil…
Ayan
beyan…
Açıklamadılar
mı?
Bunun
anlamı şuydu…
Bundan
sonra Anayasa’da Türk Milleti diye herhangi bir kavram olmayacak…
Peki,
ne olacaktı…
İşte
sonrası oldukça karanlıktı…
Kimileri
bunu anayasal vatandaşlık olarak tanımlıyordu…
Kimisi
Türkiyelilik…
Kimisi
de Türkiye milleti olarak yepyeni bir kavram ortaya koymaya çalışıyordu…
Doğrusunu
isterseniz…
Sonuçta
bunların tamamı aynı kapıya çıkıyor ve bir tane anlamı bulunuyordu…
Emperyalistler…
Ortak
dili, tarihi, kültürü bulunan, ekonomisi güçlü bir Türkiye istemiyordu…
Ne
mi istiyordu?
Türklerin
de Sevr’ de sınırları çizildiği gibi küçük özerk bir bölgede yaşadığı, mini
mini devletçikler…
İşte;
emperyalizmin bu oyununu bozmak için önümüzde sadece iki seçenek bulunmaktadır…
Ya
Atatürk’e, ulus devlete, Türkiye’ye sahip çıkarak millet olarak yaşamaya devam
edeceksiniz…
Ya
da emperyalizmin sözde yeni Osmanlıcılık adına sergilediği çok kimliklilik, çok
kültürlülük oyunlarına sessiz kalıp, seyrederek parçalanacaksınız…
Ortası
yok!
16–09–2015
Nusret KEBAPÇI
11 Eylül 2015 Cuma
ŞU 400 MİLLETVEKİLİ
KONUSU…
Doğrusunu
isterseniz durum vahim…
Neden
mi?
Bakın
söyleyim…
Olayların
başlamasından bu güne kadar yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin
sayısının 100 civarında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından
yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…
Yani
mermi atmadan…
Savaşılmadan
gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa…
Ve
bu canlarımızın sadece mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek
hayatta kalabileceklerini de düşünülünce
Üzüntü
duymamak elde olmuyor
Üstelik
milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz
önündeyken…
Aslına
bakarsanız…
Daha
çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin
silah bırakıp…
Ülkenin
dışına çıkmadığı…
Çıkılmadığı
gibi…
Tam
tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı
pek çok yerde yazıldı…
Oslo
görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı…
Olunmadığı
gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm
bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu
önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…
Aslında
bunun anlamı şuydu
“Biz; PKK güçlenip her tarafı bombalarla,
mayınlarla doldurup özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya kadar
görmemezlikten geldik. “
Hem
zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.
Gelelim
şu 400 milletvekili konusuna…
Dağlıca’nın
ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili
olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç
yaşanmazdı…”demedi mi?
Şimdi
soralım…
Bu
400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı?
Elbette
hayır!
Ya
asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci
olacaktı…
Onun
da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki…
Çok
özel alınacak silahlarla…
TSK’nin
Savaşma
gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…
Böyle
bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…
O
halde
Sık
sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle
belirtmeliyim ki eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı ilk
yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…
Kürtlere
özerklik tanınması olacaktı ki…
Böyle
olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için
herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte
400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi budur…
Ama
bununla kalınmayacağı da açıktır…
İlk
olarak yıllardır kaldırma için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı
tamamen ortadan kaldırılacak…
Ardından
da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden
Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile
başlatmadılar mı?
Böyle
olunca insan devamında olacakları tahmin edebiliyor…
Aralarında
Türklerin de özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir
devlet…
Yargıyı,
yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda
belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…
Olay
budur…
11–09–2015
Nusret KEBAPÇI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)