7 Mart 2018 Çarşamba

ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…

ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…


Başlığı görünce sakın ola ki bunun çok erken yazılmış bir Öğretmenler Günü yazısı olduğunu düşünmeyin…
Amacım…
Günden güne toplumdaki etkisi azaltılmaya çalışılan…
Eğitimde yaşadığı sorunları kendi başına aşmaya çalışırken bir yandan da yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip olması yanında ısrarla…
Performans değerlendirmesi adı altında ve üstelik…
İşin uzmanı olan müfettişlerce falan da değil…
Bu meslekle uzaktan yakından ilgisi olmamış…
Evdeki kendi çocuğu üzerinde bile otoritesi olmayan kişilere…
Hatta
Öğretmenin uygulayacağı disiplin ve eğitim öğretim yöntemlerinden doğrudan etkilenecek olan öğrencilere…
Öğretmenlerin değerlendirtilmesi.
Başka bir deyişle de…
Tam bir aslanı kediye boğdurma…
Daha da açık söylersek…  
Öğretmenliğin çoluk çocuk, önüne gelen hemen herkesin değerlendirme yapabileceği niteliksiz bir meslek olduğu anlamına gelmez mi?
Hem zaten tüm meslekler içinde sadece öğretmene uygulanması bile bunun böyle olduğunu göstermez mi?
Geçtiğimiz günlerde; bir okulun bir sınıfında yaşanan olay neredeyse tüm medyada uzun bir süre yer aldı…
Neydi o olay; bir ilimizin okullarından birinde ve bir sınıfta öğrenciler öğretmene ders yaptırmadıkları gibi dalga geçip alay etmekteydiler…
Tabi basından okuduğumuza göre öğretmen hakkında soruşturma falan da açıldı yazıldı ama olayın asıl yönü hep es geçildi…
Ya da şöyle soralım
Sahi siz sanıyor musunuz ki bu türden olaylar sadece o haberde adı gecen okulda olup diğer okullarda olmuyor…
Doğrusunu isterseniz hiç öyle değil…
Yüksek puanla girilen ve öğrencilerin ve ailelerin tamamen başarıya odaklandığı az sayıdaki okul dışında…
Geriye kalan tüm okullarımızda benzer görüntüler neredeyse hemen her gün yaşanmaktadır dersek inanın abartma olmaz…
O halde öğrencilerin böyle davranmalarının mutlaka bir nedeni olmalı değil mi?
Aslında var…
Yıllardan beri uygulanan yanlış eğitim politikalarının sonucunda bugün öğrenciler eskisi gibi ders çalışmak zorunda falan değil, öncelikle bunun bilinmesi gerekiyor…
Yani eskiden olduğu gibi sınıfta kalmak, ders sayısı belirli bir sayıya düşünce bütünleme sınavına girmek…
Tek derse düşürülürse de yine sınavla bir üst sınıfa geçmek gibi herhangi bir uygulama ne yazık ki söz konusu değil…
Olmadığı gibi zaten kolay kolay da sınıfta da kalınamıyor…
Sistem gereği öğrencilere ve ailelerine kendileriyle ilgili hiç bir sorumluluk yüklenmeyip tüm sorumluluk öğretmene yüklenince de sınıf geçirilmesi bir anlamda zorunluluk oluveriyor…
Tabi öğrencilerin derse çalışmak gibi bir yükümlülüğü olmadığı gibi…
Özelikle ortaokulda okula devam etmek gibi bir yükümlülükleri de bulunmuyor…
Hem zaten ilgili yönetmelikte de devamsızlık süresi gibi bir kavram da yok…
Gelelim disipline…
Diyelim ki bir öğrenci, arkadaşlarına zarar verdiği gibi, öğretmeni de ders yapmaktan alıkoyuyor…
Hemen çocukluğunuzdan akılda kaldığı için “disipline verilmeli” gibisinden bir düşünce geliyor ama şu kadarını söyleyim ne yazık ki böyle bir şey de mümkün olamıyor…
Ne mi yapılıyor bakın söyleyim…
Önce öğrenciyle; yani size ders yaptırmayan öğrenciyle konuşarak ona yazılı olarak söz verdiriyorsunuz…
Sonra da uyarma ve kınama…
Daha da olmadı mı?
Bu kez de okul değiştirme cezası var ama bunu okul tek başına uygulayamıyor…
Ancak İlçe Milli Eğitim başka okula gitmesini uygun görürse veya başka okul kabul ederse uygulanabiliyor…
Demek istediğim
Sizin gerçekten eğitimde bir şeyleri düzeltmek gibi bir düşünceniz varsa, önce öğrencilere yaptıklarının sorumluluğunu taşımalarını sağlayarak işe başlayın…
Ama asla öğretmene performansla değil…

07–03–2018

Nusret KEBAPÇI

28 Şubat 2018 Çarşamba

TÜRKİYE VE TÜRK KELİMELERİNİ KALDIRMAK…

TÜRKİYE VE TÜRK KELİMELERİNİ KALDIRMAK…


Doğrusunu isterseniz bunun nedenini bugün Türkiye’de yaşayan hemen herkesin sorması gerekiyor…
Neden mi?
Şöyle söyleyelim…
Bir süredir ülkede yaşananlara bakıldığında eğer…
Önyargıyla değil, biraz objektif düşünüyorsanız bunun nedenini kendiniz de merak edeceksiniz…
Ama değil…
Yaşamınızda olanı biteni sorgulamak gibi bir düşünceniz yoksa inanın bana, bu yazı zaten sizin için değil…
Önce şu Türk ve Türkiye kelimelerinin TBB ve TTB ‘nin adlarından kaldırılmak istenmesine bakalım…
Neydi bunu istemenin anlamı…
Anlamı şu;
Memleketi yönetenler TTB’nin savaşla ilgili açıklamalarından rahatsız olmuş ve hemen Türk ve Türkiye kelimelerinin bakanlar kuruluyla kaldırılmasıyla ilgili talimatı da vermişlerdi ama zaten devamını okuduğunuzda…
Burada amaçlananın…
Yanlış davranışta bulunan bir örgütten;  onun hak etmediği bir payeyi geri almak gibi bir düşüncenin değil…
Tam tersine…
Fırsattan istifade, tüm Türkiye’deki hekimleri ve avukatları tek çatı altında toplayarak gerçekten yaşanan haksızlıklar ve onları ilgilendiren konularda çok ciddi anlamda ses getiren bu örgütlerin ortadan kaldırılıp neredeyse hemen her etnik ve dini kimliğin kendi örgütünün ortaya çıkabileceği koşullara kapının aralandığı çok kolay anlaşılacaktır.
Tabi bu durum karşısında şöyle demek de mümkün…
Yıllardır…
Türk Milletine karşı olup da, toplumu etnik ve dini kimliklere ayırmaya çalışan bir anlayışın…
Yargıyı ele alıp…
Sağlıkta da reform adı altında Şehir Hastaneleri gibi bir garabeti uygulamaya koymaya çalışırlarken…
Kendilerine muhalefet edebilecek…
Türk ve Türkiye gibi adları örgüt adlarının önüne koyarak ulusal çapta büyük ve güçlü olan meslek örgütlerine kayıtsız kalmaları düşünülemezdi…
Dolayısıyla onların da aynen memur sendikaları gibi hatta daha da fazla siyasi ve etnik hatta dini kimliklere ayrışarak parçalanması, işleri çok daha fazla kolaylaştırabilirdi ki… 
Bu da ancak ilgili örgütlerin adının başındaki Türk ve Türkiye kelimelerinin kaldırılıp bu örgütlerin tekel durumuna son verilmesiyle mümkündü ki yapılmak istenen de aslında budur…
Böyle olduğunda da biliniyor ki
Sınıfsal düşünceden hareket ederek…
Kendi kitlesinin ekonomik ve sosyal hakları yanında…
İktidarın dayattığı ve bu örgütlerin ilgi alanına giren sağlık ve yargı gibi konularda da gerçekten güçlü ses getirebilen bu örgütler ya yok olup gidecek ya da çok küçülerek etkisiz hale gelecek… 
Yerini ise iktidarın da desteğiyle…
Dini ve etnik kimliklerin ön planda olacağı memleketin başka hiç bir şeyiyle ilgilenmeyecek örgütler alacaktır…
Tabi böyle bir örgütlenme anlayışının bu alanları iktidar açısından dikensiz gül bahçesine çevireceğini söylemeye bile gerek yok ama…
Değişmez ölçüdür…
Her kim…
Atatürk’e, Türk ve Türkiye sözcüklerine sahip çıkıyorsa toplumu ulus kimlik temelinde birleştirmek…
Her kim…
Bunlardan rahatsız olup…
Sözde demokrasi adı altında alt kimliklerin ortaya çıkmasını destekleyip Atatürk adını hemen her yerden kaldırmak istorsa da ayrıştırmak istemektedir…
Ya da daha kestirmeden söyleyelim…
Böl…
Parçala
Yut…
Olay budur!

28–02–2018
Nusret KEBAPÇI




21 Şubat 2018 Çarşamba

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…

EĞİTİM BİRLİĞİ’NDEN EĞİTİM ÇOKLUĞUNA…


Bilindiği gibi Cumhuriyet Devrimlerinden birisi olan Tevhidi Tedrisat yani Eğitim Birliği Yasası’nın amaçlarından biri… 
Eğitimin…
Her türden tarikat ve cemaatlerden…
Dini vakıf, dernek ve benzeri örgütlerin elinden alınarak devletleştirilmesi ise…
Diğeri de eğitimin milli olmasıydı.
Çünkü ulus devlet…
Yani Cumhuriyet kurulmuş bu nedenle de…
Tüm toplumda tek millet esasına dayalı…
Toplumda ortak değerleri geliştirmeye yönelik milli bir eğitim sistemi uygulanması bir anlamda zorunluluk haline gelmişti.
Zaten bir toplumda, hem milli, hem de dini eğitimin bir arada bulunmasına imkân bulunmuyor...
Böyle bir durum eşyanın tabiatına da aykırıdır
Düşünebiliyor musunuz?
Eğitimin bir kısmı, egemenliğin sahibini millet olarak görüp, yurttaşlığı ön plana çıkarırken…  
Diğerinde de tanrı adına yönetenlere itaat etmeyi ve tebaa olunması öğretilecek…
Sizce nasıl? Olabilir mi?
Aslına bakarsanız Milli Eğitim, dini eğitimin tam tersine yönetene değil…
Topluma, millete aidiyet…
Vatana bağlılık…
Emperyalizme karşı mücadele…
Tüm toplumun ortak dil ve duygu etrafında birleşmesi gibi kavramlar esasına dayanırken…
Dini eğitimde ise doğası gereği bunların hiç biri bulunmuyor…
Zaten biraz dikkatle İslam ülkelerine baktığınızda da görüleceği üzere neredeyse bu ülkelerin hiç birinde ortak bir Millet anlayışı olmadığı gibi…
Emperyalizme karşı bağımsızlık gibi bir dertleri de bulunmamaktadır…
Bu arada kadın sesinden tahrik olan…
Heykeli put gören bir anlayışın bilimden, sanattan ne kadar haberdar olabileceğini bilmiyorum söylemeye gerek var mı ama…
Bilinen bir şey var.
O da son yıllarda…
Atatürk Devrimleri’nin tersine…
Eğitim Birliği’nin kağıt üzerinde olmasa bile gerçekte son 16 yıl içinde adım adım kaldırıldığıdır.
Nereden mi biliyoruz?
Aslında bunun için çok fazla bir çaba harcamaya falan da gerek yok.
Bakın bir zamanlar geçerli olan
“Meyhanenin yanında olmasın…”
“Dershaneye şu kadar uzak olsun…” türünden kuralların hiçe sayılarak…
Binaların elverişli olup olmadığına, öğrencilerin ihtiyaçlarına yeterli olup olmadığına bakılmaksızın…
Kentlerin ana bulvarlarında…
Ara sokaklarda…
Neredeyse merdiven altı diyebileceğimiz binlerce…
2+1
3+1 türünden her türden tarikat ve cemaatle…
Yabancı misyonlara ait okulların olduğunu göz önünde bulundurursak...
Böyle bir durumun pekala İktidarın gelecekteki hedefleriyle de doğrudan ilişkili olduğunu söylemek mümkün…
Nasıl mı?
Şöyle:
Memleketi yönetenler yıllardır Atatürk ve ulus devlet düşmanlığı yaparak eğitim sistemini de tekçi eğitim diye niteleyip saldırmıyorlar mıydı?
Ne istiyorlardı onun yerine, yeni Osmanlılık; başka bir deyişle de çok kültürlü, çok kimlikli bir devlet…
Bunu söyleyince aklınıza Osmanlıda eğitim nasıldı gibi bir soru gelebilir bu nedenle onu da bu arada söylemiş olayım…
Aynen bugün ki gibi dersek inanın hiç abartı sayılmaz
Yani milli eğitimin olmadığı ya da bugünkü gibi yok sayıldığı hemen her tarikatın her cemaatin hatta yabancı misyonların da okullarının olduğu bir sistem…
Uzun sözün kısası; Eğitim Birliği’nden, eğitim çokluğuna geçerken aynı zamanda…
Tek kültürlülükten çok kültürlülüğe…
Tek Milletten de çok milletliliğe geçiyoruz haberiniz olsun…

21–02–2018

Nusret KEBAPÇI

14 Şubat 2018 Çarşamba

YANLIŞTA ISRAR…

YANLIŞTA ISRAR…


Derler ki “Bir ceketin ilk düğmesi yanlış iliklenirse sonraki düğmeleri de yanlış iliklenir.”
Bunu neden söyledim?
Şunun için…
Suriye politikamızda daha 2011’de başlayan yanlışlıklar bugün hala sürdürülmeye çalışılmaktadır da onun için.
Şimdi şöyle bir düşünün…
Bizim bu operasyona yönelmemizdeki neden…
PYD’nin ABD ve diğer batılı emperyalistlerin desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurmaya çalışması değil mi?
Peki, o halde herkesin kendine sorması gerekmez mi?
Nasıl oldu da Suriye’nin kuzeyinde böyle bir yapılanma gerçekleşebildi?
Aslına bakarsanız nedeni belli…
ABD Türkiye’deki iktidarı…
Suudi Arabistan ve katar’ la birlikte kullanarak pek çok ülkeden de teröristlerin desteğiyle Suriye’deki merkezi devleti zayıflattı…
Doğada olduğu gibi otoritede de boşluk olamayacağından hemen ABD desteğiyle PYD kantonları kuruluverdi.
İşte bugün yakındığımız ve Afrin operasyonuna gerekçe yaptığımız güneyimizdeki oluşumun nedeni bu.
Bunu söyleyince…
“Tamam, iktidar hata yapmıştır ama bu iş böyle bırakılabilir mi?”
“Türkiye bu konuda hiç bir tepki göstermemeli mi?” De diyebilirsiniz ama…
Bence bunun için önce hatanın kabul edilip ders çıkartılıp sonucunda da doğru politika izlenmesi gerekir ancak kimsenin böyle bir niyeti yok…
Nereden mi anlaşılıyor?
Şuradan…
Hani iktidar, Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız falan diyor ya…
Gerçekten bu düşüncede olan bir devlet, adı Suriye muhalifi olarak anılan bir örgütü yanına alan bir politika izler mi?
Bu işin bir yanı…
Ya merkezi devletle konuşmama sorununa ne demeli?
Gerekçeleri de hazır…
Neymiş “Esad kanlı katilmiş,1milyon kişiyi öldürmüş…”
El insaf…
Adamlar bizim de içinde olduğumuz pek çok ülkeye karşı ülkelerini koruma mücadelesi vermiyorlar mı?
Kaldı ki siz…
Yunanistan’la; üstelik bizi Ermeni soykırımıyla suçlamasına…
Ege adalarını işgal etmesine…
Ve Kıbrıs’ta bizi işgalci olarak görmesine rağmen konuşmakta hiçbir sakınca görmüyorsunuz…
Ya İsrail’le ilişki kurarken
Bu devletin bugüne kadar kaç Müslüman’ın katili olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi?
Papa’ya gelince…
Adam bizden Heybeliada Ruhban Okulunun, Fener Rum Patrikhane’sinin açılmasını istiyor mu?
İstiyor…
Yetmiyor…
Bizi Ermeni soykırımıyla da suçluyor…
Ama her nedense tüm bunlar sizin Papa’yla konuşmanıza engel falan da olmuyor…
ABD’ye gelirsek…
Bu devletin bölgeyi yeniden düzenlemeye çalışıp 22 ülkenin haritasını yeniden çizmek istemesine…
Irak, Libya, Afganistan ve Suriye’yi hallaç pamuğu gibi atıp parçalamaya çalışmasına…
Üstelik yetmez gibi PYD’ye silah vermesine…
Ülkemizdeki de dahil olmak üzere tüm dünyada ulusal bağımsızlığı korumak isteyen yönetimlere darbe düzenleyip, emperyalizmin oyunlarına karşı çıkan yazar ve çizerleri öldürmesine…
Hatta FETÖ’yü bile vermemesine rağmen…
ABD ile konuşmakta hiç bir sakınca görmeyebiliyorsunuz…
Yani demek istediğim…
Bölgede kurulmak istenen Büyük Kürdistan’ı engellemenin bugün tek yolu bulunmaktadır…
O da Suriye ile birlik olup, bu planı bozmak…
Aksi halde bunun dışında ki her girişim ABD’nin değirmenine su taşıyacak, ABD’nin Suriye’yi parçalama planının bir parçası olacaktır…

14–02–2018
Nusret KEBAPÇI










7 Şubat 2018 Çarşamba

EMPERYALİZM

EMPERYALİZM


Farkında mısınız?
Son zamanlarda medyada bir takım tipler türedi.
Hangi kanalı açarsanız açın, karşınıza bu kişiler çıkmaktadır…
Bakınca…
Adamlar muhalif.
Hatta öyle ki, eleştirileri oldukça sert bile sayılabilir…
Belki birçok insan sadece iktidarı eleştirmesine bakarak bu kişileri demokrat…
İnsan haklarına saygılı…
Vatansever bile sayabilir ama…
İşte o konuşmaları sırasında ağızlarından çıkan bazı sözler var ki, onlar ilgili kişilerin gerçek amaçlarını ortaya koymaktadır…
Tabi bunu anlamanın dikkat, ulus bilinci…
Bağımsızlık ruhu…
Vatan sevgisi gerektirdiğini sanırım söylemeye hiç gerek yok…
Evet, bu kişiler…
Hemen her defasında iktidarın çok net olmasa bile Suriye,Irak,İran,Rusya gibi ülkelerle yakınlaşıp…
Batılı ülkelerle yaşadığımız gerginliği görünce veryansına başlıyorlar…
“Ne oluyor?”
“Çağdaşlıktan uzaklaşıyor muyuz?”FETÖ
“Batıdan kopup, Doğuya mı yaklaşıyoruz?”
“Batıdan kopmamız hata olur…”
Hatta öyle ki…
Dünyada batının neler yapıp yapmadığı ortadayken…
Batıyı hala demokrasinin…
İnsan haklarının, özgürlüğün temsilcisi gibi görme ve gösterme çabaları da tam gaz devam etmekte…
Ve doğu ülkeleriyle yakınlaşıldığında demokrasiden…
İnsan haklarından, özgürlükten de uzaklaşılacağı korkusunu tüm topluma aşılamaya çalışmaktadırlar…
Tabi bu beyler ya da bayanlar çok da fark etmiyor…
Çağdaşlığı sadece kılık kıyafet olarak algıladıklarından olsa gerek…
Bu kıyafetlerin arkasına saklanmış olan kanlı elleri yani batının gerçek emperyalist yönünü hiç görmemekte…
Toplumun da görmemesi için ellerinden ne gelirse yapmaktadırlar…
Dahası bunların sözlüğünde emperyalizm gibi bir kavram da bulunmamaktadır.
Şöyle bir düşünün…
Suriye’yi bölmek ve parçalamak isteyen Doğulu dedikleri bizim de komşumuz olan ülkeler miydi, yoksa batı mı?
Irak yine o batılı koalisyon saldırılarından nasibini almamış mıydı?
Peki, bizde durum çok mu farklı?
Beyler…
Daha dün denilen bir tarihte; Ergenekon ve balyoz gibi operasyonlarının arkasında “ordu sivil otoritenin emrinde olmalı…”
“Ordu ulus devleti koruma amacından uzaklaştırılmalı” Diyen batı yok muydu?
Ya FETÖ’ nün arkasında kim var dersiniz?
Memlekete özeleştirmeyi dayatarak…
Tüv’den tutun, bankalara, fabrikalara…
Haberleşme ve enerji dahil…
Memleketin nesi var, nesi yoksa hemen her şeyinin yabancılara teslim edilmesini isteyenler yine onlar değil mi?
Peki, hemen her türden bölücü ve gerici örgütlere ülkelerini açan, onları barındıran, örgütlenmelerini sağlayıp destek olan kim?
Veya
Kendileri her türden birliklerini sağlamak için çalışırlarken bizim gibi ülkelere “ulus devletlerin modası geçti” diyerek çok kimlikliliğe dayalı bir başkanlığı dayatanlar da yine onlar değil mi?
Demek istediğim hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ülke olarak iki seçeneğimiz bulunmaktadır…
Ya komşularımızla birlikte batı emperyalizminin planlarına karşı çıkarak hem onların, hem de kendimizin toprak bütünlüğünü korumak…
Ya da küçük hesaplar peşinde koşarak, batının emperyalist politikalarına alet olup komşularla birlikte bölünmek…
Ortası yok!

07–02–2018

Nusret KEBAPÇI

29 Ocak 2018 Pazartesi

SURİYE’DE NELER OLUYOR?

SURİYE’DE NELER OLUYOR?


İsterseniz asıl konuya geçmeden önce, genelde bilinen bir sözle başlayalım…
Denir ki;
“Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır.”
Nedir anlamı
Anlamı şu; siyasette neyin mücadelesini veriyorsanız, savaşta da aynısını yapıyorsunuz demektir…
Tek fark: Birinde fikir…
Düşünce, propaganda ön plana çıkar, diğerinde de…
Asker ve silah…
Ama amaç aynıdır.
Devam edelim…
Biz şimdi Afrin’e terör örgütü ülkemizin güneyinde devlet kuramasın diye girdik öyle değil mi?
Peki
Bu terör örgütü biz hangi politikaları yanlış yaptık da tamı tamına 900 km.lik sınırımıza yerleşti…
Yanlışımız şu…
Bizim ülkemizi yönetenler, özellikle söylüyorum ne ABD’nin emperyalist bir ülke olduğunun farkındadırlar…
Ne de onun bölgeye ilişkin projelerinden…
Örneğin siz hiç bugüne kadar, adamlar harita bile gösterdiği halde, bizim ülkemizi yönetenlerden bir gün bile olsun ABD’nin BOP ‘undan bahsedildiğini…
Hatta bizden de koparılacak parçayla beraber dört ülkeden koparılacak parçalarla büyük bir Kürdistan kurmaya çalışıldığını…
Bunu yaptığında da bölgede petrol ve doğalgaz açısından çok önemli toprakları ABD’nin kendi denetimi altına alacağını, hiç duydunuz mu?
Elbette duymadınız.
Çünkü bizde kimsenin böyle bir derdi yok.
Bugün hala “ABD silah vermeyeceğine söz verdi…”
Yada “Sen binlerce kilometreden gelip nasıl dizayn yaparsın?”
Veya “işleri ABD ile birlikte yürütmek istiyoruz.” türünden ABD ile ilgili serzenişler duyuyorsunuz ya…
Sizce tüm bunları söyleyenler ABD’nin gerçekten bölgede ne yapmak istediğini anlamış olabilirler mi?
Elbette böyle bir şey mümkün görünmüyor…
Hatta tersine bu tür söylemlerin, verdiği sözü tutamamış bir müttefike duyulan bir tepki olduğunu söylemek bile mümkün…
Zaten 14 Kasım’da ABD Dış İşleri Bakanı’nın açıkladığı yeni Suriye siyaset belgesi değişikliğinin ardından başlayan “Esad teröristtir…”
“Mutlaka çekilmeli…”
Bunun yanında uçuşa yasak güvenli bölge oluşturmak adına dün tam tersi düşünülürken birden bire “3 milyon Suriyelinin geri gönderilmesi” benzeri söylemlerin de kaynağının bu açıklanan belgeden çok da kopuk olduğunu düşünmek söz konusu değil…
Çünkü
Bu açıklanan yeni belgede de ABD Suriye’den çekilmek için IŞİD hedefine bağlılığı reddedip tamamen olayı Esad’ın gönderilmesine bağlamış…
Hatta 3 milyon Suriyeliyi Suriye’ye göndermekten bile söz etmişti…
Bu nedenle bizdeki açıklamalarla da olay tamamen örtüşmektedir dersek asla yanlış olmaz.
Sahi biz Afrin’e neden girmiştik? ABD 30 bin kişilik bir ordu kuramasın ve orada ABD destekli PKK devleti kurulmasın diye değil mi?
O zaman adama sormazlar mı?
Bu 30 bin kişilik orduyu kuran, üstelik 5000 tır silahı oraya sokan ABD değil mi?
Peki, o zaman biz neden ABD’nin üslerinin de olduğu Fırat’ın doğusunda değil de Rusya’nın denetimindeki batısına girdik…
Üstelik adamlar bizdeki üslerinden PYD’ye desteğe de devam ettiği halde…
Yani demek istediğim hani siz ÖSO ile işbirliği yapıyorsunuz ya…
Bunda; ABD nasıl olsa Suriye’yi parçalayacak bu arada biz de Suriyeli cihatçı örgütlere fırsat varken hamilik yapıp bir bölge oluşturalım gibi bir düşünceniz de varsa ki, uzak bir ihtimal değil…
Siz hiç olup biteni, yani ABD’nin hala yürüttüğü BOP’u, Suriye’den sonra büyük Kürdistan’ın diğer kalan iki parçasının koparılması için sıranın Türkiye’ye ve İran’a geleceğini hiç mi hiç anlamamışsınız demektir…
Ancak bilmelisiniz ki bugün ülkemizi parçalanmaktan kurtarmanın tek yolu…
Ülke olarak Ulusal birliğimize ve ulus kimliğimize sonuna kadar sahip çıkmaktan ve Suriye’ de ABD planlarına karşı durmaktan geçmektedir…
Ama asla alet olmaktan değil…

29–01–2018
Nusret KEBAPÇI




19 Ocak 2018 Cuma

AFRİN

AFRİN


Şimdi biz Afrin’e girmeye hazırlanıyoruz ya…
Ne için?
Nedeni şu…
ABD bizim Suriye sınırımızda PYD’den oluşacak 30 bin kişilik bir ordu kuruyormuş…
Tamam.
Bu çok önemli bir gerekçemiz olabilir, ancak…
Ya ABD’nin bölgede gerçekleştirmek istediği hiçbir projeyi anlamayıp da
Tepkiler üzerine sözde geri adım atar gibi yapmasını kabul ederek ABD karşısında sürekli aldatılan ülke olmayı nasıl değerlendirmek gerekir?
Anlaşılmadı mı?
Bakın biraz basitleştirerek anlatmaya çalışayım…
ABD yaklaşık 15 yıldır BOP olarak adlandırdığı 22 ülkenin sınırlarını değiştireceği bir projeyi uygulamaya çalışmıyor mu?
Çalışıyor.
Peki, adamlar bunun için fiilen de müdahale edip terör örgütlerini her yönden de desteklemiyorlar mı?
Tam 4900 tır silahın o bölgede PYD’ye teslim edilmesi bile bunun çok acık göstergesi değil mi?
Üstelik tüm bu silahlar bir gecede falan da taşınmıyor…
Ama her nedense…
Bizim ülkemizi yönetenlerden bir gün bile ABD’nin BOP’ una karşı en küçük bir söz duymadık neden dersiniz?
Devam edelim…
Geçtiğimiz günlerde eski bir ABD Büyük Elçisi:
“PYD’ye giden silahlar Türkiye’den gidiyor ve bunu da Türk devleti biliyor.” Dedi mi?
Peki, nereden gidiyor bu silahlar…
İncirlik ve diğer ABD üslerinden değil mi?
Normalde bir ülke yöneticisinin yapması gereken de…
İlk olarak hamasi söylemler yerine…
Hemen o üslere el koyup bu silah gönderilmesini engellemek olmalı ancak ne yazık ki öyle olmuyor…
Kaldı ki…
Bu aymazlığımız yeni bir şey de değil, oldukça eskilere dayanıyor…
Şöyle bir düşünün…
Uğur MUMCU bu yüzden öldürülmedi mi?
Ya eski jandarma Genel Komutanı Eşref BİTLİS?
Peki, bugün hala Suriye’yle işbirliği yapmayıp da yabancı bir ülkede ve onların karşı çıkmasına rağmen ÖSO denilen başıbozuk çeteyle iş tutmaya çalışmanın mantığı nedir?
Şöyle bir düşünün…
Biz 2011 yılında ABD ile birlikte Esad Düşmanlığı yapıp çeşitli cihatçı örgütlerle işbirliği yapmamış olsaydık…
Yani Esad komşumuz olarak kalmış olsaydı…
Bölgede IŞİD diye bir örgüt olabilir miydi?
Olamayacağı gibi PYD…
ÖSO falan da olamazdı…
Yani demem o ki…
Bölgede yaşadığımız tüm bu sorunlar…
ABD’nin desteklediği siyasal İslamcı bakış açısı ve onun getirdiği mezhep düşmanlığından kaynaklanmaktadır…
Düzelir mi?
Elbette ama bunun yolu da;
Önce kendi birliğinizi ulus kimlik temelinde sağlayıp…
Başka uluslara da yönetiminde kim olursa olsun, saygı ile yaklaşmaktan geçmektedir…
İsterseniz Atatürk’ün o ünlü sözüyle daha açık söyleyim…
“Yurtta sulh, cihanda sulh…”

19–01–2018
Nusret KEBAPÇI