20 Kasım 2022 Pazar

UZMAN ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…

 

UZMAN ÖĞRETMENİM CANIM BENİM…

 

 

Bilindiği gibi artık öğretmenliğin kariyer değil, sıradan bir meslek olduğu…

Ve öğretmenlerin eğer kariyer yapmak istiyorlarsa da bunu hak edebilmeleri için belirlenen tarihlerde sınava girip kazanmaları gerektiği kabul ediliverdi.

Öğretmen sendikalarından bazıları bu konuda biraz çaba harcasa da pek çok sendikaya ayrışmış bir öğretmen yapımız ve bu sendikaların düşünce birliğinde anlaşamaması…

Ve en çok da yıllardan beri ülkemizde öğretmenlere grevli toplu sözleşmeli bir sendika hakkı tanınmaması nedeniyle bu konuda işverene yani MEB’e geri adım attırılamadı.

Ama anlaşılıyor ki bu iş daha çok su kaldırmaya devam edecek.

Yani uzun zaman, belki de yıllarca…

Hatta kaldırılıncaya kadar tartışılmaya devam edecektir.

Aslına bakarsanız konu son derece ilginç…

Neden mi?

Örneğin TDK sözlüğüne göre Uzman sözcüğünün karşılığı: “Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse. ”denilmektedir.

Sadece olaya bu açıdan bakmak bile konunun anlaşılmasına Yani Öğretmenliğin zaten kariyer mesleği olduğunu anlamaya yeter, hatta artar bile ama anlaşılıyor ki amaç üzüm yemek değil…

Siz aslında anladınız!

İşin o yönüne biraz sonra zaten geleceğiz de…

Şimdi sadece biraz muhakeme yürütelim.

İsteyen herkes ya da her önüne gelen herhangi bir eğitim kurumunda öğretmenlik yapabilir mi?

Sakın ola ki “yapabilir…”

“Bizim okulda falanca derse, falan okuldan mezun ücretli öğretmen giriyor.” gibisinden yanıtlar vermeyin, aslında giremez.

En azından en iyi niyetle girememesi gerekir.

Şimdi bazıları öğretmenliği uzmanlık mesleği olarak saymasa bile...

Uzmanlığın tüm mesleklerde “belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse. ” olarak kabul edildiği göz önünde bulundurulacak olursa, eğitimde uzmanlaşmanın olduğu pekâlâ görülecektir.

İsterseniz konuyu biraz örneklendirelim;

Örneğin; Okul öncesi öğretmeni farklı bir eğitim-öğretim yaparken…

İlkokul sınıf öğretmeni tamamen farklı bir eğitim-öğretim işi yapmaktadır…

O kadar uzmanlaşılmıştır ki; ortaokul ve lisede dersler sadece o bir ders için yetiştirilmiş, yetkin, alanında uzman öğretmenlerle yapılmaktadır…

Tüm buna rağmen bu insanlar hala uzman sayılmadığına göre İnsan ister istemez merak ediyor…

Kişi diyelim ki Türkçe öğretmeni sahi uzman olduğu zaman ne olacak? Sadece sıfatlar, zamirler ya da yazım kuralları üzerinde mi uzmanlaşacak?

Veya coğrafya öğretmeni olduğunu düşünün…

Benim alanım sadece Karadeniz Bölgesi…

Veya Marmara diyebilecek bir uzmanlık söz konusu olabilecek mi?

Ya da bir fen bilgisi öğretmenini düşünün “Ben sadece aynalardan sorumluyum…”

Diyebilir mi?

Bu öğretmenler sınavı kazansalar da, kazanmasalar da aynı şekilde öğrencilerini yetiştirmeye devam edeceklerdir.

İsterseniz soruyu şöyle sormak da mümkün…

Aynı işi yaptığı halde; herhangi bir alan daralması yani daha küçük özel alanlarda yetkin olunması gibi herhangi bir şart aranmadan uzman unvanının verildiği, öğretmenlik dışında başka bir meslek var mı?

Aramayın yok.

Aslında olması da akla mantığa uygun değil.

Hani bazı meslekler vardır doktorluk gibi teknoloji ve bilim geliştikçe onlarda daha küçük alanlarda yetkinleşme vardır ve doğrudur…

Ama siz hiç aynı işi yaptığı halde…

Uzman savcı…

Hâkim…

Uzman defterdar…

Vali…

Kaymakam…

Mal müdürü…

Tapu müdürü…

Sanattan örnek verecek olursak…

Uzman ressam…

Piyanist mümkün mü?

Yine spor için aynı şeyler geçerli değil mi?

O halde az önce söylediğim gibi amaç üzüm yemek değilse;  ne olabilir? Sanıyorsunuz.

Ben söyleyim…

Hani bir süredir ülkedeki güçlü çeşitli meslek örgütlerini bölerek o meslek örgütlerini zayıflatmak gibi bir çaba vardı ya…

Anlaşılıyor ki öğretmenler de bu işten nasibini almaktadır.

Önce unvanlar ayrışacak…

Ardından sendikalar?

Ne demişler böl…

Parçala, yut…

Çünkü biliyorlar ki lokma küçük olunca, Kolay yutuluyor…

 

20-11-2022

Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

26 Ekim 2022 Çarşamba

TÜRKÇE NEDEN HEDEFTE?

 

TÜRKÇE NEDEN HEDEFTE?

 

 

Geçtiğimiz günlerde AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela Fransız Devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate yani dile dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi Mao’nun Çin’de yaptığı kültürel devrimdir ve o da dile dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir." diye konuşmuştu.

Peki, durup dururken…

Yani ortada bu konunun tartışılacağı bir ortam oluşmamışken neden bu sözler söylendi.

Ya da gündeme getirildi…

Bu durumda şöyle bir savunma yapmak mümkün…

Biz zaten Türkler olarak Türkçeyi yaklaşık altı yüzyıl boyunca Arapça harflerle kullanıyorduk ve bu durum Türk ses yapısına uymuyordu.

Cumhuriyet kurulduğunda da okuma yazma oranı o kadar düşüktü ki en basitinden söyleyim…

En iyimser tahminle erkeklerde yüzde altı…

Kadınlarda binde 4 civarındaydı…

Okul sayısına hiç girmeyim…

Osmanlı Balkanlara, Avrupa’ya hemen her türden yatırımı yapmaya çalışırken Anadolu’daki 40bin köyün 37 Bininde okul olmadığı gibi, önemli kısmında yol bile yoktu…

Yani deyim yerindeyse okuma yazma durumumuz perişan durumdaydı.

O zaman şöyle soralım…

Sahi bu açıklamayla hedeflenen nedir?

Ne yapılmak amaçlanıyor?

İşte bu soruların yanıtını verdiğinizde konu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Bazıları iktidar partisinin hani…

Tek vatan.

Tek millet.

Tek devlet.

Tek bayrak gibi sloganlarını görünce sanıyorlar ki iktidar partisi ulus devletten…

Üniter yapıdan yana…

Hiç kimse de sorgulamıyor ki

Ya kardeşim Osmanlı zaten adı üzerinde bir imparatorluktu yani bir ulus devlet değildi…

Böyle olunca…

Tüm uyruklar kendi dillerini…

Hatta dinlerini özgürce yaşayabiliyorlardı.

Hem zaten bu yüzden özellikle dinsel örgütlenmeleri üzerinden birinci dünya savasının ardından hemen herkes kendi devletlerini kurma çabasına girip ayrılmaya çalışmıyorlar mıydı?

Bu arada küçük bir hatırlatmada yapalım Osmanlı da tek dil…

Tek din olmadığı gibi tek bir hukuk düzeni de söz konusu değildi.

Hani söylerken bazılarının çokça istediği şeriat hukuku denilen şey de Avrupalı ve diğer dinden olanlara değil sadece Müslümanlara uygulanabiliyordu…

Diğerleri kendi yargısını kendileri sağlıyorlardı.

Tekrar sadede gelecek olursak…

Hani az önce alt alta yazmıştım ya…

Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet gibisinden…

Duyunca neredeyse pek çok insanda ister istemez ulus devlet kavramı çağrıştırıyor ya

Ama bunun ulus devlet olabilmesi için en önemli bileşeni eksik

Hangisi mi?

Tek dil.

Yani Türkçe

Siz hiç iktidar partisinin devlet olmanın 4 etkenini sayarken ki sayılanlar federe devlet yapısını da pekâlâ uygundur…

Neden tek dili saymadığını düşünüyorsunuz?

Peki dil olmadan millet olur mu?

O halde kimse mevcut iktidar için milli rüyası falan görmesin

İstenilen 100 yıl öncesi gibi çok dilli çok kimlikli

Çok hukuklu bir federasyon…

Hem zaten yıllardır

"Federasyon olmadan başkanlık, altı kaval üstü şişhanedir." denilmiyor mu?

Değilse yıllardır neden Türk ve Türkçe düşmanlığı yapıldığını sanıyorsunuz?

Ortada değil mi?

 

29-10-2022

              Nusret KEBAPÇI

 

 

 

 

NEREDE KALMIŞTIK?

 

NEREDE KALMIŞTIK?

 

Belki bazı okurlarım merak etmiş olabilir.

                 Olur ya…

                 Neredeyse 10 yıl gerek kendi blok sayfasında, gerekse çeşitli günlük gazetelerde köşe yazısı yazan…

                 Çeşitli konulardaki fikirlerini en az haftanın birkaç günü ifade eden bir yazar, neden 2015 yılından sonra gazetelerde…

                2018 yılından sonra da kendi blok sayfasında bile yazmayı bıraksın.

                Yazmasın!

Sahi bir yazarı üstelik yazmayı çok seven birini ne alıkoyabilir?

İşte bu konuyu…

Yani yazmaya tekrar yeniden başlamayı düşünürken ara verme nedenini de siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.

Belki yazılarımı okuyan pek çok kişi yazdığım yıllarda benim halen devlet okulunda görev yapan bir öğretmen…

Hatta bir okul müdürü olduğumu bilmez.

Evet, ben 1979 yılında başladığım öğretmenliğim sırasında 2000 yılında açılan okul müdürlüğü sınavına katılarak o görevi kazandık kazanmasına da…

Ne yazık ki göreve başlamamız 2004 yılına kadar bekletildi…

Başladıktan sonra da

Başkent’imizin çeşitli okullarında okul müdürü olarak görev yaptım…

Amacım: her türden olanaksızlığa karşın, her ne olurda olsun, Atatürk ilke ve Devrimlerini kavrayan, ulus bilincine sahip, ulusal değerleri benimseyen öğrenciler yetiştirmekti ki…

Yaşadığım süreç ve geçirdiğim sayısız soruşturmalar zaten doğru yol üzerinde olduğumun birer kanıtıdır…

Biliyorsunuz Milli Eğitim yönetici yetiştirme konusunu bir türlü düzene koyamadı.

Hem zaten hemen her yıl yönetici seçilmesi konusundaki yönetmelik değişiklikleri de bunun göstergesi değil mi?

Görev yaptığım süre içinde açılan birbirinden rezil soruşturmalar dan bir şey çıkmayınca ki…

O dönemdeki yönetmelikte

Okul müdürünün yeniden değerlendirilmesi gibi abuk bir değişiklik yürürlükteydi…

Pek çoğunuzun bilmediği yönetmeliğin ilgili maddelerine göre öğrenci, veli ve okul öğretmenlerinden seçilen öğretmenler size puan verecek 70 ve üzeri alırsanız başarılı sayılacaktınız…

Ama burada işin en ilginç yönü…

Okul öğrenci veliler ve öğretmenlerin yani paydaşların verdiği puan en fazla yüz üzerinden 40 olabilecekken…

Sizi neredeyse hiç tanımayan ve genelde “ Bir ”sendika üyesi yöneticilerin verdiği puan 60 üzerinden değerlendirilecekti.

Yukarıda ve tamamı “aynı sendikaya üye olan insanlardan oluşan yöneticiler eğer sizi beğenmiyorlarsa hiçbir gerekçe sunmadan tamamen keyfi olarak çok komik puanlar vererek sizi görevden alabiliyorlardı ve neticesinde o yapıldı.

Böyle olunca yeni atandığım ve 2014 yılında yaklaşık 6-7 ay görev yapabildiğim okulumdaki müdürlükten ayrılmak zorunda kaldım.

Elbette tepkisiz kalamazdık, hemen bu işlemin durması için yargıya başvuruldu ve sonuçta haklı olduğum kanısına vararak 2016 yılında yürütmeyi durdurma kararı verildi verilmesine ama kimin umurunda…

Sizin de Tahmin ettiğiniz gibi uygulanmadı…

2017 yılında karar bu kez kesinleşti ancak her ne nedense sonuç değişmedi yani uygulanmadı.

Arada müdürlük kadrosu dolu olan okula verildiğimden bahsetmek bile istemiyorum…

Haliyle başka çare kalmayınca ister istemez yöneticilerimizin yargı kararını uygulamayıp, görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle çareyi Cumhuriyet Savcılığında aradık…

Sonuçta 4 yıl gibi uzun bir aradan sonra savcılık kararıyla görevime döndüm dönmesine ama…

Birileri bundan çok rahatsız oldu ve aynı süreç devam etti uydurma suçlamalar…

Haksız ithamlarla defalarca soruşturma geçirmek durumunda kaldım.

Tabi bu soruşturmalardan hiçbir şey çıkmadı ama bu kez birilerini gözünü iyice karartmış olmalı ki sahte soruşturma raporu düzenlenerek tamamen görev kötüye kullanılarak ceza bile verildi…

Sonuçta hepsinden aklanıldı ancak birileri görevden alınmamı kendilerine görev edinmişlerdi…

Durmadılar, bu sefer de sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek ki hiçbirinde hakaret ve küfür olmamasına hakkımda adli makamlarca hiç bir soruşturma açılmamasına karşın tekrar görevden alınıverdim ve yargı süreci 2 yıldır devam ediyor…

Hani diyorum ki…

Uzun süredir her ne kadar çok okusam ve güncel gelişmeleri izlesem de…

Yazı hayatından biraz koptuk.

Haliyle sormam gerekiyor…

Nerede kalmıştık?

 

 

26-10-2022

Nusret KEBAPÇI

 

26 Ağustos 2018 Pazar

EKONOMİK BAĞIMSIZLIK…


EKONOMİK BAĞIMSIZLIK…


Şimdi biz içinde bulunduğumuz ekonomik krizin tüm faturasını rahip denilen ABD görevlisinin geri verilmemesine bağlıyoruz ya…
Sahi gerçekten öyle mi?
Tamam, bir yere kadar bazı şeyler kabul edilebilir…
Hatta son zamanlarda ABD’den daha çok İran ve Rusya ile yakınlaşmamız, S 400 füzeleri almamız bunda çok önemli bir etken de olabilir…
Ancak 16 yıldır…
Tüm toplumun uyarısına rağmen…
Ülkeye döviz getirecek tüm işletmelerin, sanayinin, tarımın yok pahasına elden çıkarılıp…
Memleketi sadece dışarıdan gelen borç paralarla yönetip de…
Ülkemizde bir tane bile üretime yönelik bir adım atmayıp…
İşini sadece…
Yol…
Köprü…
Havaalanı yapmak olarak gören bir anlayışın varacağı yer neresi olabilirdi ki…
Kaldı ki…
Bu geçmediğimiz yollar, uçmadığımız havaalanları, gitmediğimiz hastanelerde de 40 kusur yıllık bir borçlanma söz konusu olup…
Ödemelerin dolarla yapıldığını da unutmamak gerekiyor.
Diyeceksiniz tamam da ama biz ABD ile ekonomik bir savaş yaşıyoruz bunun hiç mi etkisi yok?
Elbette çok az da olsa olabilir ama…
Şöyle bir düşünün…
Biz ABD ile ekonomik savaş adına ne yapıyoruz?
Bazı vatandaşların dolar yakıp…
Telefonlarını kırması dışında ne yapılabildi?
Doğrusunu isterseniz hiçbir şey…
Zaten birilerinin bir şeyler yapmak gibi bir düşüncesi de yok.
Bugün ülkemizin pek çok yerinde altın madenlerini kim çıkarıyor dersiniz, ABD değil mi?
Ya büyük Atatürk’ün mirası olan AOÇ’nin en güzel yeri elçilik için kime verildi sanıyorsunuz?
Bakın bunları söylerken…
İncirlik üssünden…
Kürecik’te kurulan radardan hiç bahsetmiyorum…
Hatta
Her şeye rağmen Suriye’ye karşı ABD ile işbirliğine devam edip ÖSO militanlarının maaşlarının Türkiye tarafından ödendiğinden de…
Ancak yaptırım demişken sadece ABD’nin devlet olarak yaptığı bir takım göstermelik şeyler aklınıza gelmesin…
Bugün
Ülkemizde yabancılara sattığınız her şirket o ülkelerin elinde bize karşı bir yaptırım üssü olabilir mi?
Pekala olabilir.
Örneğin bazı haberlerde de okuduğumuz gibi ülkemizde bulunan özelleştirmiş olduğunuz rafinerilerin sırf ABD istediği için yine yaptırım uygulanmak istenilen bir ülkeden petrol alımını çok çok azaltıp…
Ülkenin bırakın halkını…
TSK’yı bile akaryakıtsız bırakabilir mi?
Ya yabancılara sattığımız diğer enerji şirketleri yine kışın ortasında veya yazın ya da her an aldıkları bir talimatla ülkeyi elektriksiz…
Susuz…
Gıdasız…
Hatta samansız bile bırakabilirler mi?
Demem o ki…
İşin sırrı ekonomik bağımsızlıkta yatmaktadır.
O varsa siyasi tavır koyup mücadele edebilirsiniz…
Ama yoksa…
Üstelik haberleşmeden, enerjiye yer altı üstü her ne varsa hepsini de yabancılara satmışsanız…
Ekonomik savaşı falan boş verin…
Ciddi anlamda kınamanız bile mümkün olamaz…
Yani uzun sözün kısası…
Ekonomide ulusal bağımsızlığı savunmayan…
Siyasette bağımsız tavır alamaz…
Bilmem anlatabildim mi?

26–08–2018
Nusret KEBAPÇI




17 Haziran 2018 Pazar

EMPERYALİZM BİR ÜLKEDEN NE İSTER?


EMPERYALİZM BİR ÜLKEDEN NE İSTER?


Belki seçim ortamında bu türden bir yazı sizi şaşırtabilir ama ülkemizin yaşadığı kimi değişikleri…
Ekonomide yapılanları anlamak için bence konunun anlaşılması son derece önemli…
Şimdi sorumuzu baştan soralım…
Emperyalizm bir ülkeden ne ister?
Doğrusunu isterseniz pek çok kez yazdık ama yine de tekrar edelim…
Öncelikle istediği…
O ülkenin sanayileşmekten…
Tarımını geliştirmekten vazgeçip, hiç bir koşul olmaksızın kendilerinin açık pazarı olmasıdır.
Tabi bunu yapabilmenin pek çok yolu var ama önce ülkede sanayileşmeye, kalkınmaya, tarımı geliştirmeye ayrılabilecek bir birikimin olmasını engellemek önde gelen amaçlarından biridir…
Haliyle bunun için de sanayi ve tarıma ayrılacak kaynakların dışarıya aktarılması gerekir ki…
O ülkede bunları gerçekleştirebilecek herhangi bir birikim olamasın.
Hani bu gün şaşkınlıkla karşıladığınız…
Hasta garantisi verilmiş hastaneler…
Yolcu sayısı garanti edilmiş hava alanları…
Köprüler…
Yollar var ya…
Mantığı bu...
Tabi her şey bununla da bitmiyor…
Ülkede gümrük birliği öncesinde, korumacılık varken gerçekleşen ulusal sanayi…
Tarım…
Banka, ticaret, rafineri, haberleşme, enerji gibi kurumların bulunması da bilindiği gibi emperyalizmin ülke pazarını ele geçirmesinin önünde en önemli engeldir…
Bu nedenle bunların da kısa sürede piyasaya açılarak hızla yabancıların eline geçmeleri sağlanmalıydı ki…
Ülke tamamıyla yabancıların pazarı olabilsin.
İşte bu nedenle sanayi…
Tarım…
Bankacık…
Ticaret…
Rafineri…
Hatta stratejik olarak kabul edilen madenler ve askeri malzeme ve mühimmat üreten kuruluşlar da içinde olmak üzere hemen her şey…
Hatta düşünce kuruluşları bile yabancılara satılmaya çalışılır ki…
Emperyalizm tamamen ülkeye hakim olsun.
Zaten bunu yapanların…
Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de vurguladığı “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş… ” Sözünden ülkenin emperyalizme karşı direnebileceği ulusal sanayi, tarım, ticaret ve bankacılık haberleşme, enerji gibi kuruluşlarından oluşan ekonomik kaleleri değil…
Çeşitli kentlerimizdeki tarihi kaleleri anladıkları ortada ama ne yazık ki iş bununla da bitmiyor…
Küçülen devletle birlikte devletin sosyalliği de ortadan kalkacağından ülke çok kısa bir süre içinde etnik ve dini yardım kuruluşlarının eline kalıveriyor…
Böyle olunca ulus devletle beraber…
Toplumu bir arada tutan, etnik ve dinsel bölünmesini engelleyecek Türk ulus kimliğinin de yok edileceği, göz önünde bulundurulursa…
Ülkenin etnik ve dinsel parçalanmasının önünde hiç bir engel bırakılmamış oluyor…
İşte birilerinin yıllardır Osmanlı benzeri çok kimlikli, çok kültürlü bir devlet istemelerinin…
Atatürk adını hemen her yerden silmeye çalışmalarının…
Türk ulus kimliğini yok etmeye çabalamalarının…
“Federatif olmayan bir başkanlık altı kaval üstü şişhanedir” Dedikleri halde yıllardır başkanlıkta ayak diretmelerinin nedeni bu…
Bilmem anlatabildim mi?

17–06–2018
Nusret KEBAPÇI


27 Mayıs 2018 Pazar

LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


LAFA DEĞİL, İŞE BAKMAK…


Aslına bakarsanız her ne kadar yukarıdaki sözü hepimiz ezbere biliyor olsak da…
İş bunu uygulamaya gelince her nedense yapabildiğimizi söylemek çok mümkün görünmüyor.
Tabi bunda…
Okuyan bir toplum olmamamızın…
Araştırmaya yönelik bir eğitimden geçmemiş olmamızın…
Hatta
Aile yapımızdan gelen geleneksel itaatkârlığın da payı var, bu nedenle biraz süslü sözler, ister istemez bizi, üstelik de fazlasıyla etkileyebilmektedir.
Doğrusunu isterseniz bunu biraz sorgulayan bir toplum olmamamıza, araştırmaya yönelmediğimize de bağlayabiliriz…
Ama bence burada asıl önemli olan kaldırılmasının üzerinden her ne kadar 100 yıla yakın bir süre geçmesine karşın…
Adları…
Unvanları…
Konumları çok değişmiş gibi görünse de kafamızın içinden saltanatın hiç mi hiç kalkmadığı…
Hem bunu sadece devleti yönetenler açısından söylemiyorum…
Şöyle bir bakın…
Hemen her türden iş yerinde…
Dernekte…
Partide…
Yönetene koşulsuz itaat ve yetkili olanın istediğini yapabilmesi…
Üstelik buna karşın toplumda neredeyse hemen hiç itirazın gelmemesi güncel olaylardan sayılmıyor mu?  
Benzer durumu toplumca pek çok yerde yaşamıyor muyuz?
En küçük bir makama geçenin, kendisine ayrıcalık istemesini bile normal karşılar olmadık mı?
Tabi buna mevcut iktidar her ne yaparsa yapsın yanlış doğru demeden var gücüyle gönülden…
“Padişahım çok yaşa” türünden savunmaları da eklemek gerekir ancak…
Burada asıl önemli olan…
Her ne kadar aradan 100 yıla yakın süre geçmesine karşın bizim padişahın kulluğundan, yurttaşlığa hiç mi hiç geçemediğimiz…
Şimdi burada “Doğru değil…”
“Biz yurttaşız.”
“Üstelik T.C. yurttaşıyız.” falan da diyebilirsiniz de…
Sizce padişahın kulu olmakla, yurttaş arasında ne gibi bir fark var?
Aradaki fark sadece unvan olarak bir padişahın olması ya da olmaması mı?
Elbette değil…
Doğrusunu isterseniz padişahın kuluyla, Cumhuriyet yurttaşı arasında gerçek anlamda ne fark vardır biliyor musunuz?
Ben söyleyim;
Padişahın kulu olduğunuzda bilmelisiniz ki…
Kimliğiniz, düşünceniz hiç önemli değildir. Hem zaten düşünüp de ne yapacaksınız ki…
Birileri yani padişah sizin adınıza da düşünmüyor mu?
Tabi burada eleştiri yapılamadığını, size düşenin, koşulsuz itaat etmek olduğunu da unutmamanız gerekiyor…
Böyle olduğunda her ne yapılırsa, doğru ya da yanlış, mutlaka destek verip savunuyorsunuz da.
Ancak yurttaşlık ne yazık ki bu kadar kolay olamıyor…
Çünkü yükü ağır…
Biliniyor ki yurttaş olunduğunda sadece ödevleri değil hakları da söz konusu oluyor…
Haliyle bunun için de araştırma yapmak…
Sorgulamak…
Tartışmak…
Gerektiğinde yanlışa karşı çıkıp, mucadele ederek değiştirmeye çalışmak da…
Demek istediğim…
Neden ve kimden yana olursanız olun, size söyleneni sorgulamadan, tartışmadan…
Araştırmadan savunuyorsanız padişahın kulu…
Araştırıp, sorgulayıp…
Tartışıp, eleştirip, tepki koyabiliyorsunuz da yurttaş…
Bilmem anlatabildim mi?

27–05–2018
Nusret KEBAPÇI

21 Mayıs 2018 Pazartesi

BAŞKANLIK DEMİŞKEN…


BAŞKANLIK DEMİŞKEN…


Ülke olarak 24 Haziran’da yapılacak bir seçime doğru gidiyoruz ama bu seçim bu güne kadar yapılanlardan ciddi bir farklılık gösteriyor…
Bunu; seçimin nasıl yapılacağına ilişkin söylemiyorum…
Elbette
Her zaman olduğu gibi, her kademede bu seçim için kurulmuş kurullar olacak, oylar sayılacak falan ama…
İşte zaten her şey o amadan sonra başlayacak…
Eğer anayasa değişikliğiyle başkanlığı…
Yani tek adamlığı toplumun önüne getirenler seçimi alırsa ki uyum yasaları çoktan apar topar çıkarılmaya çalışıldı…
Bundan sonra yetkili…
Sorumsuz…
Hesap vermez…
Hatta hesap sorulamaz bir başkanlıkla yönetileceğimiz kesin görünüyor.
Tabi bu konuda bir şeyi de özellikle atlamamak gerekiyor…
Özellikle de…
Federasyonu.
Çünkü federasyon olmadan başkanlığın  “Altı kaval üstü şişhane” olduğu pek çok kez de söylenmedi mi?
Bu nedenle…
Oy verecek hemen herkesin çok kesin olarak bilmesi gerekiyor ki…
Her kim başkanlıktan yanaysa…
Bilin ki…
Aynı kişi…
Aynı zamanda çok kimliklilikten, çok kültürlülükten de yanadır.
Şimdi burada…
“Diyelim ki federasyon olduk ve başkanlıkla yönetilmeyi seçtik ne sakıncası var” da diyebilirsiniz.
Bu nedenle de baştan söylemekte yarar bulunuyor…
Öncelikle bilinmesi gerekiyor ki…
Bugün federasyon bile olsa bu türden yönetilen devletlerin tamamı ulus devlettir…
Yani günümüzün federatif devletleri sizin pek çok kez de tekrar ettiğiniz gibi…
“Eskiden lazistan…”
“Kürdistan vardı” türünden çok kimlikli…
Çok kültürlü devletler değiller…
Üstelik tam tersine…
Tek devlet…
Tek millet…
Tek vatan oldukları gibi…
Ve sizin yok saydığınız tek dil de öncelikleri arasında.
Tabi tek dil olmadan millet olur mu? Bu ayrı bir konu ama bir şeyin daha bilinmesinde yarar bulunuyor…
Bugün dünyada ABD ‘de olmak üzere federasyonla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamı…
Daha kuruluşlarından itibaren federatif bir yapıya sahiptirler. 
Çünkü bu devletler…
Daha baştan küçük küçük devletçiklerin birleşip bir güç olmak amacıyla bir araya gelmelerinden oluşmaktadır…
Dolayısıyla…
ABD emperyalizminin işgal ve saldırısı sonucunda Irak’da…
Suriye’de…
Libya’da yapılmak istenilenleri saymazsak dünyada üniter bir devletin
Üstelik emperyalist işgal ve saldırı olmaksızın…
Sadece seçim yoluyla üniter yapısının sona erdirilip…
Çok kültürlü…
Çok kimlikli federatif bir devlete dönüşmesinin de örneği yok.
Demek istediğim…
Bu seçimle sadece farklı adaylardan birini değil…
Aynı zamanda…
Son ulus devletimizin devam edip etmeyeceğini de oylamış oluyorsunuz…
Benden hatırlatması…

21–05–2018
Nusret KEBAPÇI