17 Mart 2017 Cuma

HOLLANDA

HOLLANDA


Sanırım referandum yaklaştıkça birileri toplumda etkili olabilecek spekülatif işler yapmayı çok seviyor…
Hollanda olayı da işte tam da bu türden bir olay…
Hatta
Bir zamanlar İsrail’le yaşadığımız Van münite olayının aynısı bile diyebiliriz.
Çünkü o dönemde de…
Sözde İsrail’le çatışmamıza karşın…
Mavi Marmara olayıyla ilgili ne bir özür…
Ne de tazminat alabilmiştik…
Ve bugün İsrail…
İktidarın bölgede en iyi anlaştığı ülkelerden biri bile denilebilir.
Gelelim Hollanda’ya…
Adamların 14 Mart’ta seçimleri var.
Öğreniyoruz ki
Başbakan da bu konuda hassas ve gidilmesinden yana değil.
Ayrıca…
İktidarın 2008 yılında seçim yasasında değişiklik yapıp yurt dışında ve dış temsilciliklerde seçim propagandası yapılmasını yasaklaması gibi bir durum da söz konusu…
Ama emir daha üstten gelince
Her zaman olduğu gibi akan sular duruyor ve bizimkiler apar topar Hollanda yolcusu oluveriyor…
Tabi gidiş emrivaki olup seçimler de gündemde olunca haliyle işler de sarpa sarıyor…
Girerdin giremezdin derken…
Olaylar büyüyor…
Zaten istenilen de bu…
Biliyorlar ki bu yaşananlar birileri için tam bulunmaz bir fırsat yaratacak…
Hem zaten…
Durduk yere batılı devletlerle ilişkileri gerip, sonra da ; “ Bakın bu batı biz İslam olduğumuz için bize düşman…”
“Ve bu kadar parti içinden sadece biz onlara karşı mücadele ediyoruz…” mantığının başka türlü bir açıklaması bulunmuyor.
Neyse olanlar oldu ve ülkemiz yöneticileri…
Başta Hollanda olmak üzere bazı ülkelere…
“Bedelini ödeyeceksiniz…”
“Hesabını soracağız…
Türünden sözlerle tepki gösterdiler…
Sonra hükümetin ekonomiden sorumlu bakanı açıklama yapıverdi…
Dedi ki;
“Ekonomik yaptırım uygulama durumumuz söz konusu değil.”
Hem nasıl olacaktı ki…
Bizim o ülkede başbakanın oğlunun şirketi dışında herhangi bir şirketimizin olduğu bile bilinmezken…
Kabaca bir hesapla…
Adamların bizim ülkemizde yaklaşık 2500 şirketinin olduğunu…
Bu yetmezmiş gibi…
Ülkenin en önemli bankalarından birinin…
Dahası…
En büyük milli petrol şirketimizin şu andaki sahibinin de bir Hollanda şirketi olduğunu öğreniyoruz…
Böyle olunca da haliyle…
Ekonomik yaptırım falan da lafta kalıyor…
Demek istediğim…
Devletler ekonomik bağımsızlığı oranında tavır alabilir…
Tepki koyabilir…
Yaptırım uygulayabilirler.
Değilse tüm yapabilecekleri
Danaları kesmekle tehdit etmek ve portakal bıçaklamaktan ibaret olacaktır…
Daha ötesi değil…

16–03–2017
Nusret KEBAPÇI



10 Mart 2017 Cuma

EYALETSİZ BAŞKANLIK OLUR MU?

EYALETSİZ BAŞKANLIK OLUR MU?


Elbette olmaz ama inanın bu sözü ben söylemiyorum…
Kim mi söylüyor?
Bugün devleti yönetenler…
Hem de bir kez değil, pek çok kez…
Hani zaman zaman konuyla ilgili olarak Türk tipi başkanlık sözleri falan da ediliyor ya…
hikayedir.
İş Aslında…
Atatürk önderliğindeki Kurtuluş savaşı öncesinde yarım kalan
Osmanlı’nın parçalanarak Türklere çok küçük bir alan bırakılmaya çalışılan Sevr haritasının, aradan 100 yıl sonra tekrar gündeme getirilmesinden başka bir şey değildir…
Yani birileri bir oldubittiyle Türk Milletini federatif bir başkanlığa…
Sonrasında da bu eyaletlerin bağımsızlığı yoluyla da paramparça etmeye razı etmeye çalışmaktadır ki…
Asıl amaç da budur bile demek mümkün.
Şöyle diyebilirsiniz…
Tamam, belki öyle olabilir ama ya değilse…
Aslına bakarsanız hani ne denir, perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir…
İşte şimdi içinde bulunduğumuz durum tam da böyledir.
Çünkü yıllardır ülkede gerçekleştirilenler zaten çok kimlikliliğin…
Çok kültürlülüğün…
Hatta
Çok hukukluluğun işaretleri değil miydi?
Böyle olunca da…
Bu başkanlığın nereye doğru gideceğini söylemek kanımca hiç de zor falan değil…
Üstelik yapılan açıklamalarla yönü bizzat kendileri bile göstermektedirler…
Bakın şimdi…
Neredeyse 15 yıla yakındır…
Anayasa komisyonları kurularak Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesi, tartışmaya açılmadı mı?
Açıldı.
Hatta “Türk Milleti kavramı birleştirici değil, Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor…”
“Tüm etnik kimliklerin adı anayasaya mutlaka yazılmalı.” denildi mi?
Denildi.
Peki
“Anayasa’da etnik kimlik vurgusu yapılmayacak, Türkiyelilik esas olacak…” diye Anayasa’dan Türk Milleti kavramının kaldıracağı, seçim bildirgelerine bile yazıldı mı?
Yazılmadı diyenler varsa bir zahmet partilerinin 7 Haziran seçim bildirgelerine göz atıversinler…
Diyelim ki…
“Osmanlı’nın Kürdistan, lazistan eyaletleri vardı.” denilerek etnik bir federasyona yeşil ışık yakılıp…
Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat yasasından bile vatanını, milletini seven öğrenci yetiştirmenin kaldırılıp yerine küreselleşmenin ihtiyacı olan iş gücü yetiştirmenin konulması da…
Sizde üniter devletin kaldırılacağıyla ilgili hiç bir kuşku uyandırmadı…
Taslağın içindeki üniter devletin tasfiyesine yol açabilecek maddeleri de fark etmeyip…
İlk dört maddenin şimdilik kaldırılmamasıyla da teselli buldunuz diyelim…
Ya kardeşim!
Barzani’nin bayraklarının ülkemiz gönderine çekilmesi de mi sizi uyandırmadı…
Eğer tüm bunlar sizi uyandırmaya yetmediyse…
O zaman uyuyun kardeşim…
Uyuyun ama…
Yaşayacaklarımızın rüya olmayacağını da bilin…

10–03–2017
Nusret KEBAPÇI


8 Mart 2017 Çarşamba

KADINLARIMIZ

KADINLARIMIZ


Bu gün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ama ben size bu günün tarihsel öneminden…
Nasıl kutlanmaya başlandığından falan değil…
Biraz daha özele inersek…
Türkiye’de kadınların içinde bulunduğu durumdan…
Biraz da sözde kadın hakkıymışçasına toplumun önüne getirilen bazı konulardan bahsedeceğim…
Haliyle kadınlar günü deyince aklımıza öncelikle  son günlerde kadına yönelik şiddet…
Hatta cinayetler aklımıza gelmektedir…
Peki, bu şiddet ve cinayetler hani deniyor ya Türkiye çağdaşlaştığına ve kalkındığına göre…
Birileri öyle söylüyor…
Neden giderek azalacağına günden güne artıyor?
Sorun şu…
Kadının yeri Cumhuriyetin kurulduğu döneme göre çok geriye gitti…
Burada bazıları itiraz edebilir…
Bakın bizde kadınlar doktor, hakim oluyor. Hemen her meslekte kadınlar var da diyebilir ama tüm bunlar kadınların haklar bakımından giderek geriye gittiği sonucunu değiştirmez…
Başta ders kitapları olmak üzere televizyon dizileri de dahil…
Topluma nasıl bir mesaj verilmektedir…
Kadının yeri evidir!
Son yıllarda emeğiyle geçinen, onurunu koruyan, meslek sahibi, yani topluma günümüz deyimiyle rol model olarak sunulan kaç kadın bulunuyor…
Şöyle izlediğiniz dizileri, filmleri gözünüzün önüne bir getirin…
Neredeyse hemen hemen hiç birinde yok…
Bunun yerine ise…
Evde çok rahat bir yaşam süren…
Lüks içinde yaşayan…
En büyük evlerde oturan bir sürü kadın var ama dedim ya hiç birinin yaptığı herhangi bir iş yok…
Gerçi
Emeğiyle geçinen erkekleri konu alan film ve diziler var mı da diyebilirsiniz…
Hatta Yılmaz GÜNEY ya da Kemal SUNAL’dan sonra bunun yapılmadığını da söyleyebilirsiniz de…
Baştan söylediğim gibi konumuz kadınlar olduğundan, bu seferlik sadece kadınları konuşacağız…
Bu arada son yıllarda kadın hakkı olarak toplumun önüne ne getirilmektedir…
Öyle eşitlik, mecliste temsil edilme falan değil, kastettiğim sadece türban…
Hem zaten bu tür hakların mücadelesini veren de ortalıkta yok…
İşte bu türbanla sözde demokrasi mücadelesi veren kadınlarımız…
Ne yazık ki erkeklerin sınırsız egemen olduğu bir rejime ulaşmak için koç bası olarak kullanılıyorlar…
Türbanla beraber istenilen, tüm toplumun dini kurallara göre yönetilmesi değil mi?
Peki dine göre yönetilen hangi ülkede demokrasi var?
Suudi Arabistan’da mı?
Bakın birkaç örnek vereyim ki işin nereye varacağını biraz düşünün…
Örneğin bu ülkede 22 yasına kadar kadınların kimlikleri bile yok, üstelik o yaştan sonra da yasal vasinin izniyle sahip olunabiliyor…
Miras, çocukların velayeti falan da hak getire…
Bu arada seçim, oy kullanma falan asla söz konusu değil…
Yani sözün kısası; farkında olsanız da, olmasanız da…
Laiklikle birlikte var oluyorsunuz…
Laiklik yoksa siz de yoksunuz…

Nusret KEBAPÇI


6 Mart 2017 Pazartesi

94 YIL ÖNCE…

94 YIL ÖNCE…


Bizde son yıllarda bir Osmanlı’cılıktır gidiyor…
Böyle olunca sanırım Cumhuriyete saldırmak da farz oluyor.
Bununla ilgili…
“90 yıllık reklam arası” diyen de çıkıyor.
“Prangalardan kurtulduk” diyen de…
Hatta
İşi çok ileri götürüp
“94 yıllık sarhoşların kurduğu rüya bitti” diyenler bile olabiliyor.
Tabi bunlar Osmanlı’cı olunca…
Öyle tarih okumakmış…
O tarihlerde neler yaşanmış mış…
Haliyle önemli falan da olmuyor.
İktidar sarhoşluğundan olsa gerek…
Cumhuriyet’e…
Atatürk’e…
Türk ulus kimliğine ne kadar yüksek sesle hakaret ederlerse…
O kadar taltif göreceklerini…
Birilerinin gözüne gireceklerini sanıyorlar ama iş o kadar kolay değil…
Bu fikir fukaralarının söylediklerini göz önünde bulundurarak diyelim ki bir an için 94 yıl öncesine yani Cumhuriyet öncesine döndük diyelim…
Ne göreceğinizi sanıyorsunuz?
Sanayileşmiş…
Tarımda kalkınmış…
Bilimde çok ileri gitmiş…
Dünyada hemen her konuda etkili hatta büyük devletlerle egemenlik savaşı yürüten…
Şirketlerinin dünyanın en ücra köşelerine kadar gittiği, çok gelişmiş…
Demokrasisinin ülkenin dört bir bucağına yerleştiği bir ülke mi?
Eğer gerçekten böyle bir düşünceye sahipseniz şu kadarını söyleyim, birileri sizi fena halde kandırmış…
Üstelik
Düşündüğünüzün tam tersi bir durum bile söz konusu…
Ayrıca o yıllarda ülkede kayda değer bir sanayi, ticaret olmadığı gibi…
Gelişmiş bir tarım falan da yok.
Zaten olanlar da yabancıların elinde.
O kadar ki, o yıllarda…
Limanlar…
Demiryolları…
Elektrik…
Bankalar…
Hatta bazı yerlerde su bile Osmanlı’nın değil yabancıların…
Tabi bu arada sarayın lüks tüketimi, Osmanlı’nın artık sefere çıkamaması ve ulus devletlerin bir biri ardına kopmaya başlaması nedeniyle borcun arşı alaya çıktığını…
Bu nedenle de alacaklı ülkelerin ülke maliyesine el koyduklarını…
Vergiyi onların topladığını sanırım söylemeye bile gerek bulunmuyor…
Tabi o yıllarda bırakın eşit vatandaşlığı, daha vatandaşlık bile söz konusu değil…
Yabancılar hemen her şeyde ayrıcalıklı.
Öyle ki…
Adamlar askere gitmeyip, vergi vermediği gibi mahkemelerde bile yargılanamıyor…
Öyle Kadın haklarıymış, seçimmiş, demokrasiymiş böyle bir şey de söz konusu değil…
Bakın tüm bunları söylerken zamanın hanedanının Mondros Ateşkes anlaşmasıyla teslim olduğunu…
Sevr’i kabul ederek Osmanlı’nın yok olmasının fermanını imzaladığını…
Yetmezmiş gibi…
Kuvayi Milliye’ye karşı Kuvayi İnzibatiye’yi kurarak dönemin emperyalistleriyle birlikte mücadele ettiklerini de unutmamak gerekiyor…
Demek istediğim…
Tüm bunlara rağmen bugün hala Osmanlıcılığı savunuyorsanız…
Ya ayrıcalıklardan yararlanan yabancı olmanız gerekiyor…
Ya da sömürü planları yarıda kalan emperyalist…
Değilse…
Ulusal ekonominin tasfiye edilerek…
Türk Milleti kavramının yadsınarak…
Türk Ulus devletinin parçalanıp federatif devlet oluşturulmaya çalışılması başka türlü nasıl açıklanabilir ki…

06–03–2017
Nusret KEBAPÇI



27 Şubat 2017 Pazartesi

ASKERE TÜRBAN TAKILIRSA…

ASKERE TÜRBAN TAKILIRSA…


Milli Savunma Bakanlığı yayınladığı bir talimatla TSK’da görev yapan bayan subay ve astsubaylarda türbanı serbest bırakıverdi…
Yani bundan sonra
Bayan subay ve astsubaylara baktığımızda…
Hangisinin Nurcu…
Nakşibendî…
Aczmendi…
Kadiri…
Veya milli görüşçü olup olmadığını anlamak mümkün olacak.
Tabi sonrasında da…
Tüm dünya ordularında geçerli olan silah arkadaşlığı kavramı da sona erecektir.
Çünkü üzerinde siyasi, etnik ve dini herhangi bir sembol taşımayan
Sadece emir komuta zincirinin gereği olan işaret ve sembollerin bulunduğu ortak kıyafet…
Hiçbir ayrım yapmaksızın Türk Ulusuna aidiyeti ifade etmektedir…
Ama
Etnik ve dini işaret ve semboller ise
Hangi etnik ve dini kimliğin işaretini taşıyorsa onu ama asla tüm ulusu değil.
Tüm dünya devletlerinde de bu iş böyledir…
Eğer siz çıkarlarınız için orduyu da…
Üstelik kıyafetleriyle dışarıdan belli olacak şekilde tarikat ve cemaatlerin çiftliği yapmaya kalkarsanız…
Bir süre sonra toplumda…
Türk ordusu imacı yavaş yavaş silinip…
Tarikat veya cemaat subayı ya da astsubayı kavramları kullanılmaya başlanır ki bu durum ordunun parçalanmasından başka bir şey değildir.
Tabi böyle olduğunda orduda…
Şeyhlerin, imamların, abla ve abilerin cirit atıp emir komuta birliğinin aynen Fetö’de olduğu gibi yok olacağını söylemeye bile gerek yok ama…
Unutulmaması gereken bir şey var…
Atatürk Kılık Kıyafet ve Şapka Devrimlerini neden yaptı biliyor musunuz?
Ben söyleyim…
Osmanlı bilindiği gibi çok kültürlü, çok kimlikli bir imparatorluktu öyle milli bir eğitim sistemi falan da yoktu.
Hemen her tarikat…
Cemaat…
Tekkelerde…
Zaviyelerde…
Kendi eğitimlerini kendileri verirlerdi…
Ve tabi her birinin kıyafeti de bir anlamda günümüzdeki okul formaları gibi dışarı’dan hangi tarikat ve cemaatin mensubu olduğu anlaşılsın diye de birbirinden oldukça da farklıydı…
İşte Atatürk…
Birbirinden gerek düşünce, gerekse kılık kıyafetleriyle de ayrı olan bu tarikat ve cemaatlere ayrışmış topluluklardan bir millet yaratmak istiyordu…
Biliyordu ki…
Toplumun bu tarikatlara, cemaatlere…
Tekkelere falan ayrılması…
Kılık kıyafetleriyle bu ayrımın hemen her tarafta belirgin halde bulunması…
Millet olmanın önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır.
İşte bu yüzden bu ülkede yaşayan hemen herkesi…
Tek millet…
Yani Türk ulus kimliğinde birleştirmek için…
Toplumu parçalayan etnik ve dini kimliklerin kıyafetleriyle birlikte yasaklanması gerekiyordu.
İşte bu nedenle tekke ve zaviyeler kapatılırken, tarikat ve cemaatlerin kılık kıyafetleriyle sokaklarda gezmesi de yasaklanıverdi…
Ve biz…
Görünürdeki farklılıklarımız ortadan kaldırılınca bir araya gelerek Türk Milletini oluşturduk.
İşte şimdi tekrar görünürdeki farklılıklarımız artırılarak
Tarikat ve cemaat kıyafetlerini her yere sokarak Millet olmaktan çıkarılıyoruz
Çünkü
Çok dinli, çok kimlikli bir başkanlık için buna ihtiyaçları var…

26–02–2017
Nusret KEBAPÇI





24 Şubat 2017 Cuma

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİYLE NE AMAÇLANIYOR?

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİYLE NE AMAÇLANIYOR?


Görünen o ki, eğer son günlerde herhangi bir iptal olmazsa 16 Nisan’da anayasa değişikliği referandumuna gidiyoruz.
Tamam, gidiyoruz da…
Bir ülkede anayasa değişikliği ile sistem değişikliğine doğru gidilir de bunun uluslararası bağlantısı falan olmaz mı?
Elbette olur
Yani eğer bir ülkede bir sistem değişikliği yaşanıyorsa…
Bunu sadece o ülke dinamikleriyle değil emperyalistlerin çıkarları açısından da değerlendirmek gerekmektedir.
Böyle olunca da bu değişikliği kimin istediği haliyle büyük bir önem kazanmaktadır.
Sahi
Kim bu anayasa değişikliğiyle başkanlık sistemini istiyor? hiç düşündünüz mü?
Bunu ülkemiz içinden halkın tercihlerini sorgulamak anlamında değil emperyalist ve büyük devletler anlamında soruyorum…
Evet kim?
Saymak gerekirse ABD…
AB…
İsrail…
Rusya…
Hatta
Bölgedeki Arap ülkelerinin bu anayasa değişikliğiyle getirilmek istenilen başkanlık sistemini desteklediğini söylemek mümkün…
Bunu söylediğim için sanmayın ki konuyla ilgili çok özel bilgilere sahibim…
Ama değil…
Bu ülkeler…
Başkanlık konusundaki tavırlarını çeşitli söylemleriyle hiç bir yoruma ihtiyaç duyulmayacak şekilde zaten kendileri de ifade etmişlerdir…
Öyle ki
Bazılarının resmi açıklamaları bile bulunmaktadır.
Peki, neden bu ülkeler başkanlık sistemi istemektedirler?
Aslında amaçları son derece açık…
Yıllar önce ABD’nin BOP çerçevesinde ortaya koyduğu gibi aralarında Türkiye ve bölge ülkelerinin de bulunduğu 22 ülkenin sınırlarını yeniden çizmek değil miydi?
Niçin çizilecekti, bu sınırlar?
Doğrusu iki nedene dayandırıyorlardı…
Bunlardan birincisi…
Bölgede ABD’nin çıkarlarına karşı koyabilecek…
İsrail için herhangi bir zaman tehdit ya da engel olabilecek güçlü bir ulus devletin olmamasıysa…
Diğeri de…
Bölgede önemli doğalgaz ve petrol kaynaklarının bulunduğu bölgeleri dört ülkeden kopararak büyük Kürdistan adıyla aynı İsrail gibi Arap olmayan kendine bağımlı bir ülke kurmaktı…
Bilindiği gibi bunun için de bölgedeki güçlü ulus devletlerin etnik ve dini kimliklerin kışkırtılması yoluyla parçalanarak ya çok kimlikli devletler ya da küçük devletçikler olması gerekiyordu…
İşte yıllardır Ulus devletimizin hedef alınıp…
Ulus kimliğimizin yıpratılmaya çalışılıp
Kendilerini Türk saymayarak sözde yeni Osmanlıcılık adı altında federatif bir sistem kurmaya çalışmalarının asıl nedeni budur…
Anlayacağınız bu seçim sadece basit bir evet, hayır arasındaki bir tercih değil…
Ulus devletle federatif bir başkanlık arasında bir seçimdir de aynı zamanda…
Değilse
Adamlar ne demeye…
“Halifelik geliyor…”
“Osmanlıyı yeniden kuruyoruz…”
“90 yıllık zulme son vereceğiz…” desinler öyle değil mi?

23–02–2017

Nusret kebapçı

20 Şubat 2017 Pazartesi

TEK ADAM YÖNETİMİ

TEK ADAM YÖNETİMİ


“Tek adam yönetimi değil.”miş…
Öyle söylüyorlar…
Biliyorlar ki Toplumumuzun bir kısmı okumaz, araştırmaz…
Liderlerinin ağzından çıkan söze inanır.
Bu durumda konunun açık, ayrıntılı tartışılmasına gerek olur mu?
Elbette olmuyor.
Böyle olunca da topluma konuyla ilgili, hatta ilgisiz istediğin her şeyi söyleyebiliyorsun…
Çünkü soran, sorgulayan, araştıran…
Okuyan bir kültürden değil…
İtaat eden bir kültürden geliyoruz ve duruma bakılırsa da padişahlığın tebaalığından yurttaşlığa geçmemiz için…
Öyle az buz değil en az 40 fırın ekmek yememiz gerekiyor…
Zaten yurttaş olsaydık…
Değişiklik yayınlanır yayınlanmaz okur ve toplumca maddelerin somut olarak neler getirip götürdüğünü tartışıyor olurduk ama…
Dedim ya bunun için epeyce zaman var…
En azından şimdilik öyle görünüyor.
Peki…
Gerçekte ülkemizde getirilmek istenilen sistem…
Ülkemizi tek adam yönetimine mi götürüyor?
Yoksa…
Demokrasiye mi?
Nasıl öğrenmemiz gerekecek?
Elbette araştırıp, sorgulayarak, başka bir yolu var mı?
Önce şu kadarını söyleyim…
Getirilecek olan başkanlık sistemiyle değil 600, 1600 milletvekili de olmuş olsa…
Hükümetin hiç bir türlü denetimi söz konusu değil.
Öyle güvenoyuymuş, meclis soruşturmasıymış, genel görüşmeymiş…
Hepsi hikaye.
Soruyorsunuz yazılı soruyu,15 gün içinde size yanıtı veriliyor…
Öyle mecliste sorgulamak…
Açıklama beklemek falan da yok…
Ayrıca bakanlar da…
Başkan tarafından seçilip…
İstenildiği an görevden alınabiliyor…
Tabi başkan yardımcıları da…
Diyeceksiniz tamam da ya meclisin yasa çıkarması, oda mı kaldırılacak?
Aslında tabi ki kalkmıyor ama…
Şöyle bir düşünün…
Vekillerin genel başkan sıfatıyla başkan tarafından seçilip…
Seçime 1 yıldan biraz fazla kala meclisi fes edip tekrar seçildiği takdirde de önceki sürelerin hesaba katılmayıp…
Çok uzun yıllar başkanlık yapabilme olanağının bulunduğu…
Kararnameyle merkezi devlet yapısında bile değişik yapabilme yetkisinin olduğu bir durumda…
Yasa çıkarmanın bir önemi olur mu?
Gelelim başkanın yargılanmasına, daha doğrusu yargılanmamasına…
Bizim vatana ihanet diye bir yasamız olmadığını…
Gerektiğinde yüce divan görevi de yapacak olan Anayasa Mahkemesinin
15 üyesinden 12 üyesini de başkanın seçtiğini…
Üstelik
İsteği zaman olağanüstü hal ilan edip muhalefeti baskı altına alabileceğini de unutmazsanız…
Seçilen kişinin padişahtan daha fazla yetkisinin olduğunu da bilirsiniz…
Yani demem o ki…
1920’de padişahtan aldığımız yetkiyi aradan 97 yıl sonra tekrar başkana veriyorsak…
Biz zaten Cumhuriyeti hiç mi hiç anlamamışız demektir…
Hem bir saltanat düşkününün parlamenter sistemi hedef alan sözlerine ve Galatasaray Adası dahil taleplerine sessiz kalıp, tepki gösterenlere saldırılması, başka türlü nasıl açıklanabilir ki…

19–02–2017

Nusret KEBAPÇI